16 Ocak 2022

    Belki bir senedir bakmıyorum posta kutusuna. Belki daha fazla; ama daha az değil. Faturalar kutunun üstteki açıklığından sarkmasın diye otomatik ödeme talimatı vermiştim.  Otomatik yaşamaya başlayalı da bir seneden fazla oluyor. Ancak bazı şeyler var ki hâlâ manuel. Çiçekleri sulamak, yemeyeceğim halde her sabah çift kaşarlı ve karışık tost yapmak… Çeyrek ekmek… İki  günde bir, banyo yapmak… Kendimi çırpıp asmıyorum eskisi gibi. Şöyle gelişigüzel sıkıp, suyum iyice süzülsün diye küvetin kenarına bırakıyorum. Suyun damlayacağı yerlerimi küvetin içine sarkıtıp damlaların parmak uçlarımdan ve kirpiklerimden ve kulak memelerimden ve burnumdan ve çenemden süzülüp gidere doğru yol almasını izliyorum. Şimdi bu manzaraya ne şiir yazılırdı diye düşünüyorum. Gider ne kadar çok benziyor çay süzgecine. Benden arta kalanları süzüyor. Saçlarımı, deri parçalarımı, kirimi… Su beni demliyor. Tekrar ve yeniden süzüyor; sonra şekersiz, buruk tadımla doğaya sunuyor ince belli borulardan. 

    Belki bir senedir telefon kullanmıyorum. Belki daha fazla; ama daha az değil. Hayatımdan kimse endişe etmesin diye –belli ki etsinler istiyorum- akşamüzeri yanlarına uğruyor ve ayaküstü sohbet ediyorum. Endişe edecekler gibi bir ifade yakalayamıyorum yüzlerinde. Hayat normal seyrinde devam ediyor diye sevinmek istiyorum bir yandan. Petrol yeşili, çevirmeli telefonum sehpanın üzerinde kadavra gibi duruyor. Beyin ölümü gerçekleşince fişini çekmiştim. Belki bir seneden fazla… Çay süzgecine benzeyen ahizesinden kim bilir kaç insanın sesi arınıp geldi kulağıma. Kim bilir kaç kişiye cümlelerimi süzerek söyledim ben de. Üstelik hepsi tavşankanı sohbetlerdi. Kaçak olanları da oldu ve böyle olanları uykumu kaçırdı ve fikrimi ve ruhumu. Şimdi hepsi uzay boşluğunda biliyorum. Milyonlarca yıl orada yankılanıp duracaklar. Belki daha fazla… Evren seslerden demlenmiş çayını bol şekerli içecek.

    Dün sabah kapıcı, posta kutumu boşaltmam gerektiğini söyledi. Ona da apartman yöneticisi söylemiş. Apartman yöneticisine de apartman sakinleri söylemiş. Oysa ben onlardan daha sakinim. Onlara da diğer apartmandakiler söylemiş. Diğer apartmandakilere de diğer mahalle sakinleri, diğer mahalle sakinlerine de diğer şehir… Kapıcı belki beş derece miyop –belki daha fazla; ama en az beş- gözleri ile bakıyor yüzüme. Şu görüntüdeki saflığa bir an kapılıyorum. Gözlük camlarında spiral iki halka döndükçe beynimin beynine aktığını hissediyorum. Gözleri beni süzüp içine alıyor ve zihninin labirentinde dolaşmaya başlıyorum. Bir köşeden dönünce temizliğe giden karısını görüyorum, on ikinci katın pencerelerini siliyor. Başka bir köşeden dönünce topal oğlu elindeki patlak topa sımsıkı sarılmış bisiklete binen çocukları izliyor. Bir başka köşede nişanlı kızının derme çatma sandığındaki bohçaları görüyorum, hepsi kırmızı kurdeleli. Labirentten çıkınca göz göze geliyoruz:

    ‘’Tamam, bugün boşaltacağım posta kutusunu’’

    Bir senedir sigara içmiyorum. Belki daha fazla; ama daha az değil. Paketlerin üzerine yasal uyarı yazılmasıyla ilgisi yok. Yasal satış yaşının altında olmamla da ilgisi yok. Çünkü ilk sigaramı lise birdeyken evin tuvaletinde içmiştim. Ben dumanını içime çekip ergen sorunlarımı tütsüledikçe annem de göz ucuyla sanki amansız bir hastalığım varmış gibi beni süzüyordu. Ama tuvaletin havalandırması dumanı dışarıya yeterince süzmüyordu. Çünkü her defasında babam ‘’Şu zıkkımı burada içme!’’ diyordu. Keşke ölmeden evvel görselerdi sigarayı bıraktığımı. Keşke annem küllüğümdeki ‘Süzen’ marka filtreleri çöpe boşaltırken bıraksaydım tiryakiliği. Keşke o zaman başlasaydım mektup yazmaya. Sonuçta 5727 sayılı kanun gereği kapalı alanda mektup yazmak yasaklanmamıştı. Dumanlı kafa sahamın içinde kendi kaleme istediğim kadar gol atmaya keşke o zaman başlasaydım. 

    Bir senedir onu görmüyorum. Belki daha fazla; ama daha az değil. Sigarayı bırakıp çaya başladığım dönemlerde arkadaşlarla sıkça buluştuğumuz bir kafeteryada çalışıyordu. Adı S ile başlıyordu. Belki Ş… Ama ben şimdi S olarak hatırlamak istiyorum. Sanırım o zamanlar bu kadar kel değildim. Sanırım süzülmeyi de pek beceremiyordum. Öyle olmasa gözlerinden içeri hırsız gibi süzülürdüm ve en saklı fikirlerine ellerimle dokunabilirdim. Öyle olmasa yazdığım mektupların adresini bir de gözlerimle göreyim diyebilirdim. Belki de demezdim. Ama kesinlikle bu kadar kel olmazdım. 

    Akşamları beş kırk beşte, aç karnına çay içmek ne berbat bir duygudur bilemezsiniz. Sevgiliniz bir servis elemanı olsa da –garson demiyorsam garsonluğu hep erkeklere yakıştırdığım için- babanızın hayrına oturtmuyorlar sizi kafeteryada. Saat dokuza kadar boş mideyi çay bahçesine çevirmek âşıkken pek zor gelmiyor demek ki. Sırf birlikte yemek yiyebilmek için onun iş çıkışlarını bekledim. Siz âşıkken neler yaptınız da zorunuza gitmedi bir düşünün. ‘’Şimdiki aklım olsa…’’ diye başladığınızda neler saçma ve fazla geliyor? Hayır, ben şimdiki aklımla yine yapardım aynı şeyi. Bakayım dedim içinizden kaçınız pişman. Evet, bağırsaklarımda litrelerce çay ile beklerdim saatin dokuz olmasını. Yemek yerken sürekli tuvalete gitme ihtiyacı duyup da mesanemin sancılarına kulak tıkamaya çalışmam da ayrı bir işkence tabii. Hayır, niyetim ciddi değildi. Yani evliliği düşünmüyordum. Onun düşünüp düşünmediğini de düşünmüyordum. Bir insanı sevince illâ mülkiyetine talip olmak mı gerekiyordu? Hatta mülkiyeti başkasında olsa dahi sevemez miydik birini? Sevmek sadece kalple neden yapılamıyordu sanki? Kaldı ki kendi bedenlerimiz bile tam anlamıyla bize ait değilken fazlaca sevmiyor muyduk kendimizi? Hanelerimizi, vasıtalarımızı, kat kat kıyafetlerimizi, renkli gözlerimizi, uzun bacaklarımızı, kaslı kollarımızı, birikimlerimizi… Bir gün kaybedebilme tehlikesini düşünmeden seviyorduk onca şeyi. Gerçi sevginin bendeki karşılığı hepsinden daha fazla ve daha farklıydı. Yunusça seviyordum ben. Sırf yaradan için, yaratandan ötürü. Hani yılan çiçeğe âşık olunca, önce onun etrafına sarılır sonra da kimsenin olmasın diye sıkar öldürürmüş, öyle işte. Ben çiçeği koparmadan sevdim. Onu ait olduğu ağaçta, dalda, toprakta, iklimde sevdim. Onun da beni sevip sevmediğini, dahası ne kadar ve nereye kadar sevebileceğini sorgulamadan sevdim. Bir gün ‘’Ama ben bu gerçekle yaşayamam’’ diyebileceğini düşünmeden… Çünkü o zaman kel değildim. Daha yakışıklıydım.

    Bir senedir hastaneye daha sık gidiyorum. Belki daha fazla; ama daha az değil. Saç ektirmek için gitmiyorum tabi ki. Hem bu halimle daha çok beğeniyorum kendimi. Gözlerim daha çok çıktı ortaya. Daha anlamlı bakışlara sahip oldum. Ya da kendimi kandırıyorum. Kendime dürüst davranamıyorum uzun zamandır. Belki bir seneden fazla… Bu zaman içinde çay içmeyi de bıraktım. Etrafımda bana onu hatırlatan ne çok şey var. Neye baksam ona benzetiyorum. Elbette sevgilime değil. Yoksa siz öyle mi sandınız? Evet, çayı ona benzetiyorum bu doğru; ama her ne görsem süzgece benzetiyorum. Saat meselâ, ömür süzgeci; koridorlar sabrın süzgeci; kitaplar hayatın, evler kalabalıkların süzgeci. Her nesne başka bir nesneyi, başka bir duyguyu ayrıştırıyor. Meselâ en son girdiğim ilik naklinde narkozdan hemen önce tepemde yanan ışık, hani şu ameliyat masasına uzanınca huzmeler halinde gözlerime dolan lamba… Beni az sonra, şimdiki zamandan süzüp zamansızlığa taşıyacak dev bir süzgece benziyor. Ondan geriye saydım. On, dokuz… Beş… İki, bir. Uyandığımdaysa kendim etten bir süzgece dönüşmüş oluyorum. Göğsümdeki kateterden içime yeni demlenmiş sıvılar süzülüyor. Benden dışarıya umut… Kemoterapiden sonraysa ağzım ve midem süzgece dönüşüyor. Bundan önce neysem onu kusuyorum sanki. Dışım çok yıpranmış, biraz da içimi çevirip giyeyim der gibi, eski bir gömleği ters yüz eder gibi… Ter içinde kalana kadar, kendimden geçene kadar, içim dışıma çıkana kadar kusuyorum. Birkaç gün sonra da evime dönüyorum. Telefon çalıyor. O zamanlar telefon kullanıyorum. Ahizeden, yeterince süzülmemiş sitemler doluyor kulağıma. Nerdeydin bunca zaman, ne yapmaya çalışıyorsun, amacın ne, gönül eğlendireceksen çık karşıma açıkça söyle. Bir de şekersiz olunca içilmiyor bu cümleler. O vakit hastalık da süzgeç olup dostu düşmandan ayırıyor. Tamam, yarım saat sonra kafeteryaya geleceğim diyorum. Gerçeği yalandan ayırıp, gizli kalan ne varsa süzüp çay içmeye hazırlanıyorum. 

    Bir seneden fazla terk edilmiş biriyim. Belki daha fazla; ama daha az değil. Ben bu gerçekle yaşayamam deyip terk edilen bir hastayım. Adımın ne önemi var. Siz beni Mektupçu diye çağırabilirsiniz. Çünkü mektup yazmayı çok seviyorum. Ancak son bir senedir gönderdiğimden daha fazla mektup almaya başladım. Şurası açık ki ben mektupları okumayı değil yazmayı seviyorum. Bu yüzden yalnız kaldığımdan bu yana mektup yazıyorum. Ama gelenleri okumak istemiyorum. Dün kapıcı uyarmıştı ya hani posta kutusunu boşaltmam için. Meğer asıl sebebi posta kutusundan gelen iniltilermiş. Gece gündüz ağrıdan inler gibi ses çıkarıyormuş mektuplarım. Apartmanın sakinleri rahatsız olmuşlar iyice. Korkmasınlar dedim kapıcıya; çünkü benim ne mektuplarım ne de hastalığım bulaşıcı. İyi de dedi kapıcı ‘’Efendim geçen gün postacı kutuları karıştırmış karşı komşunuzun kutusuna atmış mektubunuzu, üstelik gönderici ve alıcının hem adı hem adresi aynı, siz neden kendi kendinize mektup yolluyorsunuz ki?’’

    ‘’Söyle’’ dedim kapıcı A. Efendiye -siz ona Ahmet mi demek istiyorsunuz, peki diyebilirsiniz- ‘’Korkmasınlar benim yalnızlığım da bulaşıcı değil’’ 

    En az beş derece miyop gözlerini üstüme dikti. Eline bir mektup verdim ve ‘’Şunu giderken postaneden atıver, adres üzerinde yazılı’’ dedim. 

    Mektubu kime gönderdiğimin ehemmiyeti yok. İçinde ‘’Bir senedir kanser mücadelesi veriyorum, acılarım dayanılmaz, bu gece şöyle güzel bir çay demleyip yalnızlığımla baş başa içeceğim ve ardından bu ağrılara bir son vereceğim’’ yazıyor. Bakalım mektup hanginize gelecek. Belki de gelmez; ama daha fazla yazmam emin olun. 

 Ayşe YAZICI YAVUZ

TRABZON

14/6/2017 

‘’Yağmurlu bir Salı akşamı’’

    

    

Bu kategorideki Makalelerden