19 Mayıs 2022

Bir kere hemen en baştan söyleyelim, Suriye Halk Meclisinin beyannamesi doğrudan ‘Hatay’ meydan okuması değil, Osmanlı Devleti’nden miras ‘Liva-i İskenderun’ ile ilgilidir, sevgili okurlar. Suriye Yönetimi, 1939’dan bu yana 82 yıldır bir devlet politikası olarak ‘Liva-yi İskenderun’ diğer bir deyişle ‘İskenderun Sancağı’nı kabul etmekte, ‘Hatay’ı akıllarının köşesinden bile geçirmemeye özel dikkat ve önem atfetmektedir. Bu bir anlamda bir varlık meselesidir. Yani tam bir Aristo mantığı egemendir. “İskenderun Sancağını Türkler çaldı, o halde Suriyeliyim.”  Bu betimlemeye söylenecek, tek söz vardır, o da “gel de al.” Bunun bana göre sözde Ermeni soykırım söyleminden hiçbir farkı yoktur. İbn Haldun’un belirttiği gibi, bir öteki, bir düşman yaratarak, millet oluşturmaya çalışmak. Yani kısaca yapay bir ulus-devlet mimarlığına soyunmak. Olur mu? Olmaz. Esas olan benzerlikleri kurumsallaştırmak. Benzerlikleri kurumsallaştıran Atatürk Türkiyesi gelişmeye devam etmektedir. 

Diğer bir konu ise, başta Baas Partisi olmak üzere Suriye Yönetiminin bütün amacı de Türkiye’yi dünya kamuoyuna irredendist olarak göstermektir. Malum irredentizm, bir ülkenin kendi sınırları içerisinde yaşarken savaş sonrası başka bir ülkenin siyasi sınırları içerisinde kalan, dil ve etnik köken bakımından kendisinden, soydaş saydığı topluluklar üzerinde hak iddia edilmesi, bu topluluğun yaşadığı toprakları kendi sınırlarına katmak istenilmesi anlamında kullanılagelmiştir. İşte bu nedenle Suriye Hatay için Türkiye Cumhuriyeti’ni irredentistlikle suçlamaktadır. Meselenin aslı ve faslı budur.

İskenderun Sancağı; Birinci Dünya Savaşı sonunda Sykes-Picot gizli anlaşması koşutunda Fransa’nın nüfuz bölgesine dahil edilmiştir. Burası önemli. Millî Mücadele sırasında Türkiye ile Fransa arasında 20 Ekim 1921 tarihinde imzalanan Ankara İtilafnamesi ile, Suriye sınırları içinde bırakılan İskenderun Sancağına özel bir idare şekli tanınmıştır. Bu anlaşmada yer alan hükümlere göre, büyük çoğunluğunu Türklerin oluşturduğu Hatay'da özerk bir yönetim kurulacaktı. Türklere milli kültürlerinin korunmasında her türlü kolaylık sağlanacak ve Türkçe resmi dil olarak kullanılacaktı. Bunun üzerine Fransa, Hatay ve çevresini “Kuzey Suriye Hükümeti” adı altında Milletler Cemiyeti'ne tescil ettirmiştir. İşte bu nedenle Hatay, özerk bir yönetim olarak uluslararası alanda kabul görmüştür. Diğer taraftan Sancak Bölgesi Misak-ı Millî sınırları içinde olmasına karşın Kurtuluş Savaşının henüz kesin bir zafere ulaşmadığı bir sırada bölgenin anavatandan ayrı kalmasını kabul etmek zorunda kalınmıştır. Yine bu antlaşmaya göre, Hatay’ın iki garantör devletinden biri Fransa, diğeri TBMM Hükümeti olmuştur. Kurtuluş Savaşı içerisinde bu kazanım son derece değerlidir.

İkinci kazanım Türkiye Cumhuriyeti’nin Hatay’da asker bulundurma yetkisidir. Açıklayalım. Hatay’ın dışında Fransa egemenlik haklarını Suriye’ye devretmeden önce 3 Temmuz 1938 tarihinde Türk ve Fransız heyetleri arasında yapılan antlaşma ile Hatay'da eşit sayıda olacak şekilde toplam 5000 kişilik Türk ve Fransız askeri gücü konuşlandırılmıştır. Bu şekilde Hatay'ın statüsü korunmuştur.  Fransız sömürge yönetimi Suriye’de Osmanlı Devleti idari bölümlenmesini, bu bağlamda ‘İskenderun Sancağı’ terimini kullanmış olduğunu da bu arada not edelim. ‘Hatay’ın ismine gelince bu üçüncü kazanımdır. 6 Eylül 1938 tarihinde toplanan Hatay Meclisi, daha önce Mustafa Kemal Atatürk'ün adını verdiği ''Hatay'' adını almış, Milletler Cemiyeti tarafından hazırlanan anayasa onaylanmış, devletin resmi adı “Hatay Devleti” olarak değiştirilmiş, ulusal marş olarak Türk İstiklal Marşı ve yeni Bayrak Kanunu kabul edilmiştir. Hatay Devleti’nin bayrağı da Mustafa Kemal Atatürk’ün bizzat kendisinin çizmiş olduğu kırmızı yıldız dolgulu bayrak olarak kabul edilmiştir.

Evet sevgili okurlar, Suriye yönetiminin kolpocu bir tavırla Türkiye Cumhuriyeti’ne meydan okuması Hatay’ın anavatana katılma serüvenini bir türlü kabullenememesinden, kısaca Hatay Meclisinin oybirliğiyle anavatan Türkiye’ye katılmasını bir türlü içlerine sindiremediklerinden kaynaklanmaktadır. Yeri gelmişken söyleyelim. Sancak aynen nahiye gibi, kaza gibi bir idari bölümlenme tabiri. İlçe’den büyük, il’den küçük bütçe kullanan kendi kendine yeterli bir kamu yönetsel bölgesidir. Tıpkı vilayet gibi merkezi yönetimden verilen ödenekleri kullanabilen bir idari yönetim mekanizmasıdır. Kars, Ardahan, Batum Elviye-yi Selase (Üç Liva) gibi, Sırbistan’daki ‘Voyvodina’, Cebel-i Lübnan gibi bir sancak. Günümüzde ‘Tarsus’ gibi büyük bir ilçe. Neden böyle, niçin Milletler Cemiyeti gözetiminde yapılan çalışmalar ile legal ‘Hatay’ lafzı kabul edilmez? Çünkü kabul edilirse Türkiye’nin işgalciliğinden dem vuramayacaklardır da ondan. Bu şekilde Suriye merkezî yönetiminden beslenen Türk karşıtlığı, Türk düşmanlığı Suriye halkını bir arada tutmada, safları sıklaştırmada bir ‘Baas Partisi’ klasiğidir de ondan. Baas Partisi yeniden doğuş temelinde Arap coğrafyasını Bölgesel Liderlik (Kıyade Kutruyye) örgütlerken, Arap milliyetçiliği bağlamında ise bütünleşikliği sağlamaya çalışmaktadır. Oysa Birinci Dünya Savaşı sonrası Osmanlı Devleti’nin parçalanmasıyla bölgeye gelen yayılmacı Fransızlar Suriye’yi bir sömürge olarak ‘Beş Parçada Suriye’ düşünmüşlerdir. “Devle Aleviyyun(Alevi Devleti), Devle Halebi (Halep Devleti), Devle Dimaşki (Şam Devleti), Devle Durzi (Dürzi Devleti), Devle Maroni (Maroni Devleti)” alana yansıyan bir uydu devletçik sistematiğidir. Günümüzde İsrail bu görüşün bir numaralı takipçisidir. Aslında bu görüş doğrudan doğruya bölgeye bizzat gelerek Siyonizmi örgütleyen Marx'ın yerden yere vurduğu Napolyon Bonapart’ın Bonapartist görüşüdür. Bonapartizm, cumhuriyet maskesi altında, güçlü merkezî hükümet, tüm merkez ve periferik karşı koymaların askerî güçler tarafından kanlı bir şekilde bastırıldığı ve bir popüler sınıf reformizmi sayesinde mutlak monarşinin sağlanmasıdır. Yeri gelmişken söyleyelim, Alevi Devleti toprak olarak Lazkiye vilayeti merkezli nispeten Kuzey Suriye’yi kapsarken; Dürzi Devleti de Golan, Havran ve kuzey Ürdün'ü; Hıristiyan Maroni Devleti ise bugünkü Lübnan’ı kapsamaktadır. Bizdeki Balıkesir’in Havran ilçesi gibi, Suriye’deki Havran bölgesi batı da Golan Tepelerini; Ürdün’de Rift Vadisini, doğuda Jabal ad-Duruz (Dürzi Dağı) bölgesini de içermektedir. Dürzilik ise, Ortadoğu kaynaklı Sâbiîlik ve Ezidilik gibi dinlerin etkisiyle, XI. yüzyılda İslâmiyet'in Şiilik mezhebinin İsmailiye kolundan köken alarak ortaya çıkmış olan tektanrılı bir dinî inanç topluluğudur.  Diğer iki uydu devletçik, neredeyse “Eski Yunan Site Devleti” gibi Halep ve Şam vilayet sınırları içerisine oturtulmuştur. İlginçtir bu sistematikte dinsel yapıyla coğrafi bölge popülizmi birbirleriyle hemhal edilmiştir. Kurumsallaşmanın tam olarak oturmadığı bu tür durum ve yapılarda politik ve ideolojik açıdan birbirinden oldukça farklı –hatta karşıt– çizgilerde bulunan birçok siyasi hareketi ve aktörü tanımlama ve niteleme maksadıyla, çağdaş siyaset biliminin temel bir kavramı olan popülizm ve coğrafi popülizm kavramına başvurulmaktadır. Belirsiz bir kavram olmasından dolayı popülizm, bir taraftan gerçek demokrasi diğer taraftan faşist diktatörlük şeklinde birbirine tamamen zıt siyasi pozisyonlar üzerinden tanımlanacak kadar geniş bir kullanıma sahiptir. (1)

Geçmiş yıllarda olduğu gibi Türkiye’ye terör ihraç eden Baas Yönetimi Suriye iç savaşıyla birlikte bu meydan okumaların dozunu da enikonu arttırmıştır. Kuşkusuz işin bu duruma gelmesinde Beşar Esad olduğu kadar rejimin Dışişleri Bakanı Faysal Mikdad’ın Türkiye’ye yönelik meydan okumaları da önemli rol oynamıştır. Suriye rejiminden Türkiye’ye yapılan meydan okumaların odak noktasında bulunan, Beşar Esad’ın gözdesi, Suriye Dışişleri Bakanlığına 1994'te katılan ve 2006'dan 16 Kasım 2020 tarihinde Dışişleri Bakanı Velid Muallim'in ölümüne kadar yardımcılığını yapan Mikdad, Muallim yerine Dışişleri Bakanı olarak atanmıştır. Hemen yeri gelmişken söyleyelim, Mikdad seçilmiş değil, atanmış bir meslek memurudur.  2021 yılında New York'ta Birleşmiş Milletler (BM) 76'ncı Genel Kurul toplantıları çerçevesinde yaptığı konuşmada Mikdad, ülkesinin kuzeyindeki Türk ve Amerikan askeri varlığını kınamış, Türk ve Amerikan askerlerinin varlığının yasa dışı olduğu ve uluslararası hukukun apaçık ihlali anlamına geldiğini belirtmiştir. Mikdad sadece bu kadarla da kalmamış Türkiye’ye meydan okumasını aşağıdaki sözleriyle üst perdeden seslendirmiştir:

“Suriye'nin büyük bölümünden teröristleri nasıl silip attıysak, işgali de aynı azim ve kararlılıkla, uluslararası hukukun mümkün olan tüm araçlarını kullanarak sona erdireceğiz.” (2)

Bu meydan okumaların en son noktası, bardağı taşıran son damlası ise Suriye Halk Meclisinin Türkiye Cumhuriyeti’ni hedef göstererek 29 Kasım 2021 tarihinde yayımlamış olduğu beyannamesi olmuştur. Esad rejiminin yasama organı konumunda 250 üyeden oluşan Suriye Halk Meclisi, 19 Temmuz 2020 tarihinde yapılan seçimlerde 167’si Baas Partisinden olmak üzere 183 sandalye ile BM seçim denetimine karşı oluşturulan Ulusal İlerici Cephe’yle mecliste çoğunluğu elde etmiştir. Meşruiyet kavramı izafi olan Halk Meclisinde muhalefet neredeyse hiç bulunmamaktadır. (3) Şimdi gelelim Beşar Esad yönetimindeki Suriye Parlamentosunun, ‘Hatay Devleti'nin kendi özgür iradesiyle Türkiye'ye katılmasının 82. Yıldönümündeki beyannamesine. Açıklamanın adı doğrudan İskenderun Sancağının Türk İşgaline uğramasının 82. Yıldönümünde (Suriye) Halk Meclisi Beyannamesi’dir. Sözde Halk Meclisinin yaptığı bu açıklama Türk milletini tahkir etmesi tam anlamıyla sabırların tükenmesine neden olmuştur.  Hatay'ın Suriye toprağı olduğunu öne süren rejim parlamentosu, bölgenin geri alınması için her bir şeyin yapılacağını da küstah bir şekilde açıklamıştır. Bakıldığında adı geçen beyannamedeki kışkırtıcı ifadelerin doğrudan hedefi Cumhurbaşkanı Erdoğan yönetimi ve Türk Halkının hedef alınmasıdır. Beyannamede hakaretamiz bir biçimde ‘Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın Kardeşleri ve Avenesi’ denilmektedir. Kışkırtıcı ifadelerin belki de en önemlisi doğrudan “Çalmak” sözcüğünün kullanılmış olmasıdır.  Yapılan açıklamanın en çarpıcı yanlarından birisi ve de en önemlisi aşağıdaki şekilde betimlenmiştir:

“Çalınan Sancak Suriye topraklarının ayrılmaz bir parçasıdır, (…) çalınan hak sahibine dönene kadar Suriyeliler en değerlisini yapacaklardır. Gasp edilen tüm toprakları geri almada Suriye Arap Ordusu mensuplarının çabalarıyla zafere ulaşmada ısrarlıdırlar.”(4)

Evet Sevgili okurlar bu durum bugüne mi özgüdür? Hayır değil. Seksenli yılların sonuna doğru Şam’da Türk büyükelçiliğinde Askeri Ataşe olarak görev yaparken, aynı tarihte Türkiye Büyükelçiliği önünde Baas Partisinin yönlendirdiği benzer nümayişlere şahit olmuştum. Ne yaparlardı? Bağırıp bağırıp giderlerdi. Bir dahaki yıla kadar böyle bir şey yapmadıklarını bile hatırlamaz, unuturlardı. Bu gösterilerin, birilerinin dürtüsüyle hazırlandığı açık seçik belli idi. Peki Hatay nasıl anavatana katılmıştı. Gelin şimdi de bu olayın ayırt edici özelliklerini bir bir irdeleyelim.

1930'lu yıllarda İtalya ve Almanya'nın yayılmacı-saldırgan-faşist politikaları nedeniyle diğer ülkeler gibi Fransa da mandalarını terk etmeye başlamıştı. 1936'da Fransa; Suriye ve Lübnan üzerindeki mandaterlik haklarını çektiğini belirtmişti. Fransa'nın 1935'de Suriye ve Lübnan üzerindeki mandasını kaldırmasıyla birlikte bölgede dengeler değişmişti. Fransa, 9 Kasım 1936'da bölgedeki tüm haklarını Suriye'ye devretmiş, ancak bu durum Türkiye'yi memnun etmemiştir. Türkiye, bunun üzerine Ankara İtilâfname’sinin ihlal edildiğini vermiş olduğu sert bir notayla ilan etmiştir. Fransa ve Türkiye arasında sorun çözülemeyince konu Milletler Cemiyeti'ne götürülmüştür. Suriye'nin bağımsızlık kazanma süreci bir başka evreye evrilirken, Türkiye de ‘İskenderun Sancak Sorunu’ (Hatay Sorunu) ‘nu hemen uluslararası hukuk zemini üzerinden gündeme taşımıştır. Fransa'nın Sancak Sorununu Milletler Cemiyetine götürme teklifi Türkiye tarafından kabul görmüş, sorun Milletler Cemiyetini götürülmüştür.  14-16 Aralık 1936 tarihleri arasında meseleyi görüşen Milletler Cemiyeti uyuşmazlığın giderilmesi amacıyla İsveçli raportör Büyükelçi Sandler görevlendirmiştir. Sandler'in hazırladığı raporda; bölgeye üç kişilik gözlemci heyet gönderilmesi, tarafların raportör aracığıyla görüşmelerini ve Milletler Cemiyetinde Ocak 1937 toplantısında sorunun tekrar ele alınmasını tavsiye etmiştir. Ancak, bu süreçte görüşmelerde uzlaşma sağlanamamış, Hatay'da halk arasında zaman zaman gerginlikler yaşanmıştır. Nihayet 20 Ocak 1937 tarihinde Milletler Cemiyeti toplantısında görüşmeler ilerlemiş, 26 Ocak'ta Türkiye ve Fransa prensip anlaşmasına varmıştır. 27 Ocak 1937 tarihinde ise günümüzün Birleşmiş Milletleri konumundaki Milletler Cemiyeti tarafından ‘Sandler Raporu’ onaylanmıştır. Bu rapora göre;

- Sancak Suriye sınırları içinde “ayrı varlık” olarak içişlerinde bağımsız, dışişlerinde ise Suriye’ye bağlı olacak, ancak Suriye, Milletler Cemiyeti Konseyi’nin izni olmadan Sancak’ın statüsünü bozacak kararlar alamayacaktı. (6)

- Sancakta, resmi dil Türkçe olacak. İkinci bir dil için MC Konseyi karar verebilecek.

- Suriye ile sancak arasında bir gümrük ve para birliği kurulacak; ortak yapılacak işler hususunda özel memurlar ile eş güdüm sağlanacak.

- Bölge, gayri askeri hale (silahsızlandırılmış) getirilecek.

- Sancak statüsü ve anayasasına uyulmasını denetlemek için Fransız uyruklu bir delege sancağa atanacak.

Sancağın toprak bütünlüğü Fransa ve Türkiye'nin garantörlüğü altında olacak.

Görüldüğü gibi, Sandler raporunu ayrıntılı bir şekilde ele alan statü, Türkçe’nin yanında Arapça’yı da resmi dil olarak kabul etmiştir. Anayasaya göre yasama gücü çeşitli toplulukları içine alacak şekilde iki dereceli bir seçim yapılması bağıtlanmıştır. Sancak 40 milletvekili ile temsil edilecek ve seçim sonucu her ne olursa olsun 8 Türk, 6 Alevi, 2 Arap, 2 Ermeni ve bir Ortodoks-Rum milletvekili seçilecekti. Hiçbir ayrıntıya girmeden söyleyelim ki, Milletler Cemiyeti Hatay’da Türk çoğunluğunu peşinen kabul etmiştir. Seçimlere gitmeden önce seçim bölgelerinde seçmen olma keyfiyetini kontrol eden sandık kurulları oluşturulmuştur. Türk cemaatine 35.847(yüzde 63), Alevi 11319(yüzde 20), Ermeni 5504 (yüzde 10), Arap 1845(yüzde 3), Rum Ortodoks 2098(yüzde 5) ve diğer cemaatlere 359 kişi (binde altı) olmak üzere toplam 56.972 kişi kayıt yaptırmış ve seçmen statüsünü kazanmıştır. ABD Başkanlık sistemine benzer şekilde oluşturulan Seçiciler Kurulu (Electoral College) her 100 seçmenin biri ikinci derece seçmen sayıldığından 358 Türk, 113 Alevi, 55 Ermeni, 18 Arap, 20 Rum-Ortodoks ikinci derece seçmen olarak kabul edilmiştir. Böylece bu sonuca göre, 40 milletvekilinden oluşacak olan meclise yüzde 55 oy potansiyeliyle 22 Türk; 9 Alevi (yüzde 22,5); 5 Ermeni(yüzde12,5); 2 Arap (yüzde 5); Ortodoks-Rum 2 (yüzde 5) olarak tespit edilmiştir. Henüz onaylanmamış anayasaya göre meclis cumhurbaşkanını seçecek, o da başbakanı atayacaktı. Kurulacak hükümet beş üyeden oluşacak, yargı bağımsız olacaktı. Statü ve Anayasa 29 Kasım 1937 günü yürürlüğe girmiştir. (7)

Bütün bunlardan sonra şimdi Baas yönetimine sormak lazım değil mi? Y

ÜZDE 5 ARAP AZINLIĞIYLA İSKENDERUN SANCAĞININ ARAPLIĞI NASIL SAVUNULUNABİLİR YA DA BU ŞEKİLDE NASIL DÜNYA KAMUOYUNUN ÖNÜNE ÇIKILINABİLİR? Ne diyelim ağzı olan konuşuyor.

Gelin Hatay’ın tarihçesine hep birlikte bakmaya devam edelim. Meclisin açılması ile bütün milletvekilleri Türkçe yemin etmişlerdir. Halk Partisi Genel Başkanı Aldülgani Türkmen Meclisi Başkanlığına, Cumhurbaşkanı Tayfur Sökmen de Abdurrahman Melek’i hükümeti kurmakla vazifelendirmiş, oluşturulan Bakanlar Kurulu 6 Eylül 1938 tarihinde meclisten güvenoyu almış, aynı gün Milletler Cemiyeti tarafından hazırlanan anayasa onaylanmış, devletin resmi adı “Hatay Devleti” olarak değiştirilmiş, daha önceden de ifade edildiği gibi Türk İstiklal Marşı ve yeni Bayrak Kanunu kabul edilmiştir.

Hatay Devleti’nin kurulmasından sonra Türkiye’de yürürlükte olan kanunlar aynen kabul edilmek kaydıyla Türkiye ile Hatay arasındaki yakınlık sağlanmıştır. Bunun yanı sıra Halkevleri Hatay’da faaliyetlerini hızlandırmış ve anavatana katılım konusunda Hatay’da kamuoyu oluşturulmasına gayret edilmiştir. (8) Hatay Sorunu, süreç içerisinde devam etmiş ama Hatay'ın ana vatana katılmasında Sandler Raporu'nun olumlu etkileri olduğu görülmüştür. 2 Eylül 1938'de Suriye'den ayrılan Hatay Sancağı bağımsız bir devlet olmuş; 29 Haziran 1939'da ise Meclis kararıyla Türkiye'ye katılmıştır. Sonuç olarak; tüm bu süreç içerisinde Mondros Ateşkes Bırakışmasından sonra işgal ve Fransız ilhakına uğrayan ve Misak-ı Milli sınırlarında olan Hatay Türkiye’ye kendi isteğiyle katılmıştır. Meşrudur, hukukidir. Avrupa siyasi yapısı üzerine II. Dünya savaşı arifesinde Türkiye’ye bütün safhası ve koşulları hukuki bir zemin üzerinde tesis edilmek üzere Hatay kendi serbest iradesiyle Türkiye’ye katılma kararı almıştır.

Peki bütün bunlardan sonra ne yapalım? derseniz, birçok televizyon programında defaetle söylediğim gibi, Türkiye Cumhuriyeti bu densizliği kendisine muhatap dahi almamalıdır. Nitekim öyle de olmuştur. Sadece Dışişleri Bakanlığı Sözcüsü Büyükelçi Tanju Bilgiç’in aşağıdaki açıklamaya, verdiği yanıtla yetinilmiştir. Doğrudur ve yerindedir:

“Suriye halkını hiçbir şekilde temsil etmeyen, demokratik meşruiyetten yoksun Halk Meclisi'nin ülkemizin toprak bütünlüğünü hedef alan hadsiz ve hukuksuz açıklamasını şiddetle reddediyoruz.”

“Bu tarz açıklamalar, kendi halkına yıllardır zulmeden, yüzbinlerce masumun ölümünden ve milyonlarcasının yerlerinden yurtlarından edilmesinden sorumlu bir rejimin içinden çıkamadığı hezeyanın bir başka tezahürüdür.”

“Türkiye, geçmişte olduğu gibi bugün ve gelecekte de vatan topraklarına göz diken alçakça emellere ve milli çıkarlarına yönelik her türlü tehdide karşı gerekli karşılığı verme azim ve kararlılığına sahiptir.”(5)

Evet gerçekten de sevgili okurlar, Suriye Halk Meclisi, Suriye halkını hiçbir şekilde temsil etmediği gibi, demokratik meşruiyetten uzaktır. Bu nedenle muhatap olmamak, kââle almamak, konuşmamak kimi zaman Osmanlı tokadından da çok daha fazla etki eder. Şam’daki Suriye rejimi hiç yokmuşçasına davranıldığında yada muhatap olunmadığında savaş çığırtkanlarına da fazlasıyla tesir edeceğini söyleyelim, sevgili okurlar.

Dipnotlar

(1) Salim Orhan, “Popülizm, Liberal Demokrasi ve Faşizm Denklemi”, Ankara Üniversitesi Hukuk Fakültesi Dergisi, Sa.68 (4), Ankara, 2019, s795.

(2) Deutsche Welle Türkçe, “Mikdad: Türk ve Amerikan askerlerini Suriye'den çıkaracağız”, 28.09.2021; https://www.dw.com/tr/mikdad-t%C3%BCrk-ve-amerikan-askerlerini-suriyeden-%C3%A7%C4%B1karaca%C4%9F%C4%B1z/a-59334018/Erişim Tarihi 12.12.2021/

(3) https://www.tgrthaber.com.tr/dunya/suriyeden-kustah-hatay-aciklamasi-2803888/Erişim Tarihi 12.12.2021/

(4)Parliament.gv.sy; يان مجلس الشعب في الذكرى الثانية والثمانين لسلخ لواء إسكندرون السليب ٢٩ تشرين الثاني ١٩٣٩ - ٢٩ تشرين الثاني ٢٠٢١; (5)http://www.parliament.gov.sy/arabic/index.php?node=554&nid=22770&First=0&Last=2755&CurrentPage=0&mid=&refBack=/Erişim Tarihi 12.12.2021/

(5) https://www.sozcu.com.tr/2021/dunya/disislerinden-suriye-halk-meclisine-sert-hatay-yaniti-6804156/Erişim Tarihi 12.12.2021/

(6) Adnan Sofuoğlu, “Hatay’ın (Sancak) Bağımsızlığı ve Türkiye’ye Katılımı”, Türk Yurdu Dergisi, Ekim 2011-Yıl 100-Sayı 290; https://www.turkyurdu.com.tr/yazar-yazi.php?id=1717/Erişim Tarihi12.12.2021/

(7) İsmail Soysal, “Hatay Sorunu ve Türk-Fransız Siyasal İlişkileri (1936-1939)”, Belleten, C. XLIX, Sayı:193, (Nisan 1985), s.  544-564.

(8) Yusuf Sarınay, “Atatürk’ün Hatay Politikası-II (1938-1939)” Atatürk Araştırma Merkezi Dergisi, C:XII, Sayı:35(Temmuz 1996), s.413.

Bu yazarın diğer makaleleri

Bu kategorideki Makalelerden