19 Mayıs 2022

İlkokulda başlayan ve Karacaoğlan’a özenerek şiirler adını verdiğim karalama heveslerini saymayınız. Bu ilgi ve hevesle ortaokulda bir iki defter doldurmamı, lise de duvar gazetesi çıkararak buralarda şiir ve yazılar yazmaya çalışmamı da saymayınız. Ancak lise sonda ulusal düzeyde bazı gazetelere, dergilere, antolojilere yazı ve şiirler gönderdiğimde bunların bazılarının yayınlanmaya başlaması 1972 yılına rastlar. Yani ulusal düzeyde bazı dergi, gazete ve antolojilerde yazılarım, şiirlerim 1972 yılında yayınlamaya başlamıştır. Bu yolculuğa çıktığımda tek başıma olduğumu, edebiyatın-sanatın tek başına yürünen bir yolculuk olduğunu da o yıllarda anladım. Öyle ki yalnız yazıyor, yazdıkça yalnız kalıyordum. Yazdıkça benim yüzüme gülen en yakın arkadaşlarımdan bazılarının gereksiz olarak düşündüğüm kıskançlıklarına şahit oldum. Oysa herkesin futbol oynayamayacağı, güreşemeyeceği, resim, heykel yapamayacağı gibi yazı ve şiir yazması da beklenmemeliydi. En azından ben böyle düşünüyordum. O dönemlerde bile çok iyi fark ediyordum ki benim yazılarım şiirlerim yayınlandıkça yavaş yavaş çevremdekiler ya uzaklaşıp gidiyor ya da kıskançlıklarını bazan gizli bazan açıkça çeşitli sebepler yaratarak gösteriyordular. Halbuki yazdıklarımın kıskanılacak derecede olmadığını düşünüyordum. Üstelik ben kıskanılmak için yazmıyordum ki. Dolayısıyla bunlara aldırdığım pek fazla söylenemez ama üzüldüğüm olmuştur. Çünkü yazma yolculuğunda hedeflerimin başında hep insan biriktirmek, yazdıklarımı insanlarla paylaşmak gelmiştir.

Özellikle yazmadan duramayacağımı anladığım yıl 1972 yılıdır. Onun için bu yılı yazı yolculuğumun başlangıç yılı olarak kabul ediyorum. Dergilerde yazılarım çıkmaya başladıkça daha bir gayrete geliyordum. Yazmak demenin okumak daha da okumak olduğunu yazmaya çalıştıkça anladım. Dergi abonelikleri, postadan dergilerimin gelmesini beklemeyi yaşamamın bir mecburiyeti gibi görmeye başladım. Kimseler bilmezdi ama her dergim geldiğinde içimde kıpır kıpır kelebekler uçuşur rengarenk çiçeklere konar, etrafımda en güzel kuş sesleri beni çevrelerdi. Dergileri bir çırpıda okumak isterdim ama içlerindeki her bir yazıyı sindire sindire, hatta bazı cümleleri not alarak okurdum.

Köylerde görev yaptığım yıllarda bir anlamda düşündüklerimi duygularımı anlayarak paylaşabilecek kimselerin olmadığı zamanlarda okumak da yazmak kadar bana haz veriyordu. Yazdıklarım baş başa kaldığımda kendimle yaptığım sohbetlerim sayılırdı. Bu sohbetlerden nasıl vazgeçebilirdim?

Dergilerin yanında tesadüflerin açtığı çığırlarla kitaplar belirliyor, gerektiğinde bunlardan bazılarını posta ile istiyor bazılarını da yaz tatillerinde ulaşabildiğim kitapçılardan temin ediyordum. Öyle şimdiki gibi çok kolayca kitaba dergiye ulaşmak mümkün değildi. Postadan adresime gelecek dergileri bir hasretliği bekler gibi heyecanla beklerdim. Yazılarımı bile zor bela elde ettiğim eski bir daktilo ile yazıyor, zarfa koyuyor ilgili yayın organlarının adreslerine postalıyordum. Yazılarımın ellerine geçip geçmediklerini pek bilemiyor ancak kaç ay sonra dergi veya gazetede yayınlandığını görünce ellerine ulaştığını anlıyordum.

Yazı yolculuğumda hiç mola verdiğimi hatırlamıyorum. Ancak on sekiz ay gibi vatani hizmet yaptığım zamanlarda zorunlu olarak aksamalar olduğunu düşünüyorum. Bunun dışında bir bezginlik bir yorgunluk hatırlamıyorum.

Yazı yolculuğum her birini birer fide olarak düşündüğüm yazılarımın, araştırmalarımın kitap olma yolundaki heyecanlarımı, umutlarımı, bayram çocuğu sevinçlerimi hiç unutamam. Bilindiği gibi yazarların kitaplarını çocuklarına benzetme gibi bir anlayış vardır. Oysa ben onları sadece çocuklarıma değil en samimi, saf, beni dinleyen, anlayan, insanları ve dünyayı daha iyi kavramama, tecrübelerimi yararlı kılmama vesile olan ayrılmaz ve ihanet etmez, beni bana yansıtan arkadaş ve dostlarıma da benzetirim. Öyle ki geriye dönüp baktığımda hangi yaşlarda hangi duyguları, düşünceleri, fikirleri düşünmüş ve yaşamış olduğumu, neleri sorun yaptığımı, kendimce bu sorunlara ne gibi çareler, öneriler getirdiğimi, öngörülerimi yanılgılarımı yazı yolculuğumda ortaya koyduğum kitaplarımda da görmek mümkün. “İnsan yazdığı şeydir” sözünü biraz da bunun için çok severim. Çünkü yazmak istemek, sevmek, arzulamak, çareler üretmek, paylaşmak, paylaşarak çoğalmak, yaşamaktır.

Belki tuhaf gelecek ama kitaplarım yayınlandıkça etrafımdaki insan çemberinin daha da daraldığını veya daraltıldığını da fark ettim. Oysa ben birilerine rağmen birileri için, hele hele gösteriş budalalığına -belki hastalığına- kapılarak ve birileri kıskansın diye yazı yolunda yürümüyordum ki. Zaten böyle bir niyetle yazı yolculuğuna çıktığımı da hatırlamıyorum. İnsanın bu tarafını hep zor anlamışımdır. Bu ve benzeri durumun kitapların sayısının artmaya başlamasıyla kitaplarımı görmezden gelme saldırganlığına uğratmalarıyla arttığını da anladım. İçten içe bir kırgınlık, kızgınlık duysam da buna da pek aldırmamaya çalıştım. Edebiyat, eğitim, tarih, bilim tarihi, şiirler, incelemeler, romanlar, biyografiler, gezi yazılarım, öyküler yazı yolculuğumun ürünleri oldular. Bu yolculukta dördü roman, ikisi şiir olmak üzere deneme, inceleme, eğitim, psikoloji, araştırma, biyografi, gezi konularında toplam 40 kitap yayınlama bahtiyarlığına eriştim. Kitaplarım Ankara, Konya ve İstanbul’da bulunan yayınevleri tarafından yayınlandı. Şimdilerde bazılarını yaptığı gibi para verip kitap yayınlatmadım aksine her kitabımdan az veya çok telif aldım. Bir anlamda emekli olduktan sonra da devlete vergi vermeye devam ettim. Kitaplarımın sayısını çoğaltarak ve aynı zamanda niteliklerini artırarak, daha iyiye, daha olgunluğa ve doygunluğa ulaştırma yazı yolculuğumun vaz geçilmez hazları, sevinçleri ve sevgileri arasına girdi.

Bu arada yazı yolculuğumda yol kesen eşkıyalara, haramilere çok rastladım. Maalesef bunların içinde tanıdık yüzler de vardı. Kimisi şiirimi, kimisi makale veya denememi, bazıları da bunlarla yetinmeyerek zevkle ve özenle büyük emekler vererek ortaya koyduğum bilim uzmanlığı tezim olan Türk Atasözlerine Psikolojik Yaklaşımlar’a kirli imzalarını atmaya kalktılar, şurada burada yayınlamaya çalıştılar. Bunların içinde maalesef Prof. unvanı almış olanlar da vardı. Yazılarım, kitaplarım arttıkça yolculukta bunları çalan haramilere çok rastladım. Yazı yolculuğumda hedefim ileriye daima ileriye olduğu için geriye dönüp utanmaz yüzlerle uğraşmayı seçmedim. Kimselerden ödül modül, övgü mövgü beklemedim ama görmezden gelme saldırganlığının devam ettirilmesine de bir türlü katlanamadım. Ne yağ oldum ne yağdanlık. Adlarında sanat, bilim, edebiyat, yazarlık olan derneklere ideal beklentilerle üye oldum ama umduğumu bulduğumu söyleyemem. Çünkü bunların hiçbiri özgür ve özgünlüğe değil söylemleriyle bir yerlere bağlı olduklarını ilan eden yerlerdi. Oysa ben ayaklarıma bukağı vurulmasından çok zihnime, düşüncelerime bukağı vurulmasını kabul etmeyen biriyim. ”Hangi çılgın bana zincir vuracakmış şaşarım!”

Yolumu da yolculuğumu da her gün her zaman edinmeye çalıştığım düşünce ve fikirlerimin ufkuma tuttuğu aydınlıklarda bağımsız ve bağlantısız olarak yürüdüm, yürüyorum. Yoluma çıkan engeller, çukurlar, dikenler artık gözümde yok hükmünde. Yanlışımı düzeltmekten, eğrimi doğrultmaktan yana bir yetersizlik duygusu taşımıyorum. Gelişerek ve sadece kendimle yarışarak yoluma devam ediyorum. Düşünce, sanat, bilim ve fikir pergelimin sabitlediğim ayağı çok sağlam onun için diğer kanadımı her yerde ve her zeminde dolaştırmaktan ne kaygıya kapılıyor ne de korkuyorum.

Başta Amiran Kurtkan olmak üzere otuzdan fazla yazar ve bilim adamı makalelerimden, çeşitli kitaplarımdan alıntılar yaptı veya bazı çalışmalarıma atıfta bulundular. Eserlerimi alıntılamaya ve atıfta bulunmaya değer buldukları için bu imzalara teşekkür ediyorum. Ulusal düzeyde gerek özel gerekse kurumsal olarak yayınlanan basılı bazı ansiklopedilerin yanında önemli dijital kaynaklarda da adıma yer verdiler. Benim için en kıymetli ödül yazdıklarımın bazı kitap ve makalelerde kaynak gösterilmesi olmuştur. Bunları değerli buldum ve önemsedim.

Kimselerden 20., 30., 40., 50. sanat yılımı anmalarını, kutlamalarını beklemedim, beklemiyorum da. Zaten kimselerin böyle bir şey yapacaklarını da sanmıyorum. Bunun için yazı yolculuğumda ürettiğim yüzlerce yazı ve şimdilik kırk eserimle yazı hayatımın 50.yılını kendi kendime kutlayayım dedim. Bu kutlama egonun  şişirilmesi olarak değil bir gerçeğin işaret edilmesi, hatırlatılması olarak düşünülmelidir. Burada bir övünme değil sadece ne az ne fazla gerçeğin ta kendisi vardır. Bu kutlama girişimi yazılarımla, eserlerimle hiç kimseye, hiçbir anlayışa şirin gözükme gibi bir kaygımın olmadığının da bir göstergesi olarak yorumlanmalıdır.

Ancak ben hayat yolunda nice cefaları yaşamış olsam da vefanın insanıyım ve hep bu çabayı gösterdiğimi sanıyorum. Vefakâr, gönülleri, yürekleri, düşünceleri zengin bazı kalemler var ki yolculuğumda bana selam veren, kitaplarım ve hakkımda yazan veya söyleşi yapanları hatırladığım kadarıyla tek tek anacağım hatırlayamadıklarım da 50.yılın yorgunluğuna versinler artık.

H. Avni Yüksel, Bekir Oğuzbaşaran, Muhsin İlyas Subaşı, Mehmet Aycı, Abdurrahim Karakoç, Mehmet Nuri Yardım, Durdu Şahin, Afşin Selim, Yılmaz Erdoğan, Yahya Aksoy, Çelebi Öztürk, Metin Yıldırım, Mehmet Öskan, Memduh Şenol, H. Fethi Gözler, Gıyasettin Aytaş, Ali Yakıcı, İsa Kayacan, Ahmet Sargın, Asım Karakahyaoğlu, İsmail Bilgin, Sadettin Kaplan, Ahmet Özdemir, Recep Arslan, Ahmet Yüter, Bekir Yalçınkaya, Kâmil Büyüker, İhsan Işık, Hakkı Yurtlu, Durali Doğan, Ömer Faruk Hüsmüllü, Fazlı Köksal.

Bu kadar değerli şair ve yazarın çok kıymetli zamanlarından ayırarak eserlerim ve şahsım hakkında düşüncelerini, duygularını ortaya koyan şiir ve yazılar yazmalarını, söyleşi yapmalarını unutmayacağım. Bunları yazı yolculuğumun 50. yılında saygı ile sevgi ile ve ölmüş olanları rahmetle anıyorum.

Yazı yolculuğumda 50. yılı bu duygularla karşılıyorum. Bizde 50. sanat yılı kutlaması ancak bu kadar ve böyle oluyor.

Bu kategorideki Makalelerden