25 Haziran 2022

1876’da, tek çıkış kapısı olarak bıraktırılan Kaanûn-ı Esâsî’nin ilânıyla, Türk târîhinin en meş’ûm felâket dönemi, olanca karanlık ve uğursuzluğu ile üstümüze çökmüştü. “Hürriyet, müsâvât, hak, hukuk” gibi, vatan mefhûmunun yanında kuru ve yavan kalan cilâlı sözler uğruna, 1877’den 1918’e kadar sürecek kayıp, hezîmet, hicret, iç burukluğu zinciri, hep bizim gaflet ve dalâletimizin eseri olarak tecellî etmiştir. Bu zincirin son halkası, milletimizin zihnine “Seferberlik” adıyla geçen büyük hesaplaşmadır.

“Harb-i Umûmî” de denen Birinci Dünyâ Savaşı, kim ne derse desin, Osmanlı Cihân Devleti’ni paylaşma, İslâm Âlemi’ne karşı Haçlı rûhunun üstünlüğünü duyurma programıdır. Almanya’nın, Avusturya-Macaristan İmparatorluğu’nun, Bulgaristan’ın bizimle aynı safta görünmelerine aldanıp da, başka hükümler çıkarmak, bize has hamâkatlere yenilerini eklemektir. Kudüs’ün İngilizler tarafından işgâline en çok sevinilen ve çılgınca şenlikler yapılan ülkelerden biri, o sırada İngiltere ve müttefikleriyle savaş hâlinde olan Almanya’dır. Bu hakîkati görmeden, bulunduğumuz yeri anlamak imkânı yoktur.

1.5 milyon civârında askeri silâh altına alarak savaşa başlayan Türk Devleti, Mondros Mütârekesi ile 30 Ekim 1918 (24 Muharrem 1337) Çarşamba günü muhârebelere son noktayı koyduğunda; hem “büyük devlet” vasfını kaybetmiş, hem de elinde yorgun, bitkin ve yaralı olarak 50.000 kadar asker kalmıştı. Bu müthiş bozgun, bu felâket ötesi yıkım, Çanakkale Destânı’na rağmen yaşanmıştı. Çanakkale’de, Türk top ve süngüsünden kaçanlar, 1918’in Kasım ayından îtibâren, ellerini-kollarını sallayarak İstanbul önlerine demir atmışlardı. Yâni, bâzı durumlarda, askerî zafer kazanmanın, şehîd menkıbelerine bayrak sallamanın da hiçe sayıldığı oluyor. Bunu Türk milleti, Birinci Dünyâ Savaşı’nda, değişik cephelerde def’alarca yaşadı.

1914-1918 yılları arasında, siperlere sürülen vatan evlâdı içinde, zâten sayıları bir avuç olan yüksek tahsîl erbâbı da vardır. Doktorlar, mühendisler, öğretmenler, hâkimler, savcılar, akademisyenler, şâirler, yazarlar, akın akın vazîfeye çağrılmışlar, gidenlerin ekseriyeti de geri dönmemiştir. Dolayısıyla, Birinci Dünyâ Savaşı, Türk milleti ve devleti açısından tam bir münevver nesil kırımıdır. Bu kayıpların acısını, hâlâ hissettiğimiz bellidir.

İtilâf Devletleri denilen İngiltere, Fransa, Rusya ve İtalya, Amerika Birleşik Devletleri’ni de yanlarına alıp gâlibiyeti garantilediklerinde, arka arkaya yapılan sözde barış konferanslarının gizli mahfîllerinde, hep Osmanlı (Türk) toprakları masaya yatırılmıştır. Söz konusu olan topraklar, ileride Dünyâ’nın en mühim petrol rezervlerinin sâhibi diye tanıtılacaktı. Orta Doğu coğrafyası, Türk’ün elinden zorla alınıp, nev-peydâ devletçiklere ayrıldığında, en büyük ihâneti, asırlar boyunca Türk milletinin çok çok özel hizmetlerle, muhabbetlerle beslediği Arap ahâli yapacak; İngiliz altınlarıyla doldurduğu maşlah eteklerini tuta tuta, bizi arkadan hançerleyecekti.

Türk’e Türk’den başka dost olmadığını, çok acı ve ağır faturalar ödeyerek öğrenecek, fakat bütün yaşananları ibret kitâbımıza alıp kaydetmeyecektik. Elbette, ibret alınmadığı için de, târîh tekerrür edecekti. Bugün, yeni etiketler takılarak önümüze konan bölme, parçalama plânlarından anlaşılmaktadır ki, Türk’e, Türkiye çok görülmektedir. Bizi, bu son vatan parçasından da söküp çıkarmak, milletlerarası pazarlık sofralarında bölüşmek için, birileri ha bire masaya kart atmaktadır. Akla gelebilecek her çeşit bölücü, parçalayıcı metod, bu kart sâhipleri için geçerli akçedir.

Birinci Dünyâ Savaşı, Dünyâ’nın Türk’le yaptığı bir savaştır ve maalesef sona ermemiştir. El’ân devâm etmektedir. Kırpıla kırpıla şimdiki minik hâle getirildiğimiz yetmiyormuş gibi, mevcut vatan coğrafyamız üzerinde hesap üstüne hesap yapılmaktadır.

Türk’ün, târîh boyunca gösterdiği insânî hasletleri istismâr edilerek, millî sınırlarımız içinde, ucu muhtâriyete varan istekler, yüksek sesle dillendirilmekte, bu herzeleri savuranlara en ufak bir müeyyide uygulanmamaktadır. Harb-i Umûmî’de canını ve kanını veren o azîz vatan evlâdına, hangi yüz ve vicdânla vâris olacağımızı, bilip de söyleyecek olan var mı?

Her cemiyet, “millet” olma vasfını kazanamıyor. “Millet” olabilmeyi başaran sayılı topluluklar arasında Türk’ün kıdemi, tartışmaya açılmayacak kadar eskidir. Yüce milletimizin geçmişi, nice “Ergenekon”lardan çıkış gücünü, tayflar geçidi hâlinde gösteriyor. Kısmetimize düşen sıkıntı, elbette benzer “Ergenekon” destânlarından birine gebedir. Sıradan insan ömrü ile milletlerin ömrü demek olan “târîh”i, birbirine karıştırmamak lâzımdır. Îcâb ederse, bu millet, tekrar bir “Seferberlik” mâcerâsı yaşar ve sonunda mutlakâ yanlış hesapları aslına döndürür.

Birinci Dünyâ Savaşı, belki Osmanlı realitesini alıp götürmüştür. Lâkin hiçbir zamân yok edilemeyecek olan “Türk” hakîkatini silmeye, söndürmeye, kimsenin gücü yetmeyecektir. Çin’den, Mâçin’den, okyanuslar ötesinden, hattâ Kaf Dağı’nın ardından bunu denemeye yeltenenler, istisnâsız, Türk’ün kudreti önünde diz çökmüşlerdir…

Yazar Hakkında:

Turgut GÜLER

Turgut GÜLER

1951 yılında Afyonkarahisâr’ın Sultandağı ilçe­sine bağlı Dort (bugünkü Doğancık) köyünde doğdu. Âilesi, 1959 Ocağında Aydın’ın Horsunlu kasabasına yerleşti. İlkokulu orada, Ortaokulu Kuyucak’da okudu. İki hafta kadar Nazilli Li­sesi’ne devâm ettikten sonra, Nazilli Öğretmen Okulu’na girdi. Bu okulun ikinci sınıfını bitirdiği 1968 yılında, İstanbul Yüksek Öğretmen Okulu Hazırlık Lisesi’ne kaydoldu. 1969-1973 yılları arasında, Yüksek Öğretmen Okulu hesâbına, İstanbul Üniversite­si Edebiyât Fakültesi Târîh Bölümü’nde tahsîl gördü.

İstanbul Çapa’daki Yüksek Öğretmen Okulu’nun Kompozis­yon ve Diksiyon Hocası olan Ahmet Kabaklı’nın başkanlığında kurulan Türkiye Edebiyât Cemiyeti’nde, bilâhare bu cemiyetin yayınladığı Türk Edebiyâtı Dergisi’nde vazîfe aldı. Bir tarafdan üniversite tahsîline devâm etti, bir yandan da bahsi geçen der­ginin “mutfak” tâbir edilen hazırlık işlerinde çalıştı. Metin Nuri Samancı’dan sonra da ikinci yazı işleri müdürü oldu (Mart 1973, 15. Sayı). Bu dergide yazı ve şiirleri yayımlandı.

1973 Haziranında üniversiteyi bitirdiğinde, Malatya Mustafa Kemâl Kız Öğretmen Lisesi târîh öğretmenliğine tâyin edildi. Ah­met Kabaklı’nın arzûsu ile bu görevine başlamadı ve İstanbul’da kaldı, Türk Edebiyâtı Dergisi’ndeki mesâîyi sürdürdü. 1975 yı­lında hem Edebiyât Cemiyeti (Bakanlar Kurulu karârıyla Türkiye kelimesi kaldırılmıştı), hem de Türk Edebiyâtı Dergisi, maddî sı­kıntılar yaşadı, dergi yayınına ara verdi. Bunun üzeri­ne, resmî vazîfe isteği ile Millî Eğitim Bakanlığı’na mürâcaat etti.

Van Alparslan Öğretmen Lisesi’nde başlayan târîh öğretmen­liği, Mardin, Kütahya ve Aydın’ın muhtelif okullarında devâm etti. 1984 yılında açılan Aydın Anadolu Lisesi’nin müdürlüğüne getirildi. 1992’de, okulun yeni binâsıyla berâber adı da değişti ve Adnan Menderes Anadolu Lisesi oldu. Bu vazîfede iken, 1999 Ağustosunda emekliye ayrıldı. 2000-2012 yılları arasında, İstan­bul’da, Altan Deliorman’a âit Bayrak Basım-Yayım-Tanıtım’da, yazı ve yayın çalışmalarına katıldı. Yine Altan Deliorman’ın çıkardığı Orkun Dergisi’nde, kendi adı ve müsteâr isimlerle (Yahyâ Bâlî, Husrev Budin, Ertuğrul Söğütlü) yazılar yazdı. İki kızı var.

Yayımlanmış Eserleri: Orhun’dan Tuna’ya Uluğ Türkler, Ötüken Neşriyat, İstanbul, 2014; Takı Taluy Takı Müren (Daha Deniz Daha Irmak), Boğaziçi Yayınları, İstanbul, 2014; Cihângîr Tûğlar-Selîmnâme, Ötüken Neşriyat, İstanbul, 2014; Ejderlerin Beklediği Hazîne, Ötüken Neşriyat, İstanbul, 2015, Şehsüvâr-ı Cihângîr-Fâtihnâme, Ötüken Neşriyat, İstanbul, 2015.

 

Yazarın diğer makalelerinden: