7 Temmuz 2022

 

Kazakistan’da yaşananları yakinen, bir bir izledikten sonra, 15 Temmuz 2016 gecesi Türkiye’nin nasıl direkten döndüğü çok daha iyi anlaşılmaktadır, sanırım. O tarihte Türkiye’nin maruz bırakıldığı güdülenen ve enjekte edilen olaylar dizini Kazakistan’daki olayların adeta bir kopyası gibi cereyan etmiştir. Türkiye’de darbecilerin başarıya ulaşamamasındaki en büyük etken Türk halkının demokrasi deneyimidir. Zaman içerisinde kulluktan birey ve demokrasisine sahip olmayı öğrenen milletin tek yürek halinde sokaklara dökülmesi ve darbecilere karşı durması olmuştur. Halk egemenliğine karşı bir hareket olarak görmüştür. Çünkü egemenliğin sahibi kayıtsız şartsız milletin, kendisidir. Yaşanan darbe girişimi ve ardından milletin meydanlardaki demokrasi nöbeti sonucu demokrasi daha bir sağlamlaştırılmış ve pekiştirilmesi sağlanmıştır.

Küresel salgından altı ay önce 2019 yılının bahar aylarında ‘Amuderya ve Sirderya’ diğer bir deyişle ‘Ceyhun-Seyhun’ Nehirlerinin mansabına kadar gittiğim babamın deyimiyle ‘Türkistan-ı Şarki’ coğrafyasında dolaşırken hep dikkatim atların develerin eşkin bir şekilde gezindikleri Türkistan ovalarında olmuştu. Neden demiştim, bütün Asya'yı Avrupa'nın yarısını istila eden Cengiz Han’ın, Timurlengin bu verimli coğrafyayı bırakarak batıya uzamalarının sebebi ne idi? Bir iç deniz olan “Issık Deniz”in kurumasıyla değişen coğrafî koşullar nedeniyle Türklerin yaşanısı bu güzel toprakları geride bırakarak batıya göç etmiş oldukları şartları anlayabiliyordum. Issık Deniz çekilmesiyle birlikte batıya göç hızlanmıştı. Artık Asya’nın ortası, yeryüzünün kalpgâhı büyük nüfusu besleyebilecek kadar geniş bir yer olmaktan çıkmıştı. Ama… 

Aslında sormam gereken soru şu idi. Nispeten daha yakın dönemde Cengiz Han ve Timur’un hükümdarlıklarını neden Pasifik’ten Atlantik’e kadar uzatma gereği duymuşlardı? Timur'un kuvvet merkezi ve Devletinin dayandığı yer Maveraünnehir idi. Burası Amuderya ve Sirderya (Ceyhun ve Seyhun)arasındaki topraklardır. (1) Sorunun yanıtı basitti, cihan saltanatını kurmak ve idame ettirmek. Ne din ne de milliyet çabası gözetmeyerek ve amaçlarına erişmek için her türlü önlemlerden, düzenlerden çekinmeyerek ötekileştirdikleri düşmanlarını ve ileride ortaya çıkabilecek güç kullanan ve kullanabilecek merkezleri ezmek ve eritmekten başka bir şey değildi.  Bu arada Haçlı Seferlerini örgütleyen Anadolu Türklerine karşı Papalığın çaşıtlığını, casusluğunu ve onları Türklere karşı kullandırmadaki becerilerini de unutmamak gerekir.  Bir başka önemli tespit ise onların kendilerinden sonra kurdukları devletlerin ömürlerinin uzun süreli olamayışlarıdır. Örneğin 1370 yılında kurulan ‘Timurlu Devlet’i 1507 yılında yıkılmıştır. (2) Sadece 137 yıl yaşayabilmiştir. Oysa tarihte en uzun süre hüküm sürmüş beş önemli imparatorluktan biri olan İslam devletleri arasında en uzun süre hüküm sürmüş Abbasi Devletinden daha çok Osmanlı Devleti 600 yıldan fazla egemenliğini sürdürmüştür. 

Eskiler yaşadıkları süre içerisinde aynen “Slovakya, Polonya, İspanya” gibi Türkiye’ye de ‘Türkiya’ demeyi sürdürmüşlerdir. Neden? Çünkü devletleri önce kültürel birlik olarak algılamışlardı da ondan. Bu devletlerin sonundaki “-ya” ekine kültürel milliyetçilik tamamlamış ve birliklerini tesis etmiş ülkeler olarak bakmışlardır.  Siyaset Bilimci Prof. Dr. Ernest Renan’ın 1881 yılında ünlü Sorbonne Konferansı’nda ifade ettiği gibi etnik kökenden, ırktan, dilden, dinden bağımsız olan ve insanların yalnızca ait olduğunu hissettiği toplumun bir bireyi olduğunu kabul eden anlayışıdır. Renan için millet olmanın tek kriteri ortak paydada buluşabilmektir. Milleti yaratan şey, “birlikte acı çekmiş, sevinmiş ve birlikte umut etmiş olmak”tır. Renan'a göre, sübjektif değerler birliği olarak milleti, ortak bir maziye sahip olan ve gelecekte de birlikte yaşama arzusuna sahip olan insanlar topluluğudur, olarak düşünmüşlerdir.

Eskiler, coğrafi bütünlüğü kültürel kimliğe göre de küçümserlerdi. O coğrafyaları tarif ederlerken uluslararası camiada adları “-ya” ile söylenilmiş olsa bile o ülkelerin isimlerini “-stan“ekiyle bitirmeyi yeğlerlerdi. Türkçemize geçtiği gibi, Hindistan (India), Bulgaristan (Bulgaria) ve Ermenistan (Armenia) gibi. Birer yapay ulus devleti olarak, bu yerleri henüz millî birliklerini tesis edememiş ülkeler olarak ısrarla ortaya koymuşlardır. Doğu Türkistan’ı lime lime eden Türk kimliğini yapay yer isimleriyle parçalayan 1935 yılında da tüm Türkistan coğrafyasında Kazakistan, Türkmenistan, Tacikistan, Özbekistan ve Kırgızistan adıyla birbirlerine yabancılaştırılan yapay devletler kuran Stalin’den de pek hazzetmemişlerdir. Çoğunluğu Kazakistan olmak üzere bu cumhuriyetlere göçürülen Rus nüfusu ile konar-göçer Türkleri asimilasyona tabi tutulmalarını da bir türlü içlerine sindirememişlerdir. Bunlara yakinen şahidim. Doğu Türkistan’dan, Kırımdan, Kazan’dan gelen göçmenlere istisnasız Tatar denilirdi, ülkemde. 

Çarlık Rusyası’ndan bu yana bu sahipsiz coğrafyalarda acımasız bir biçimde uygulanan zorla Ruslaştırma Siyaseti, Moskofların bu cumhuriyetlerde üzerindeki baskıya dayanan barbarik bir politikaydı. Aslında Rusya Federasyonu’nun ‘Çarlık Rusyası’ndan devraldığı miras, genişletmiş olduğu topraklarda milli şuuru ortadan kaldırarak “milletsiz bir ülke”meydana getirmektir.  Daha sonradan o coğrafyaya Rus soydaşlarını göçürmek ve onları bulundukları coğrafyalarda millet-i hâkime (core state) durumuna yükseltmekti. Rus dili, Rus kültürü baskısı kültürel kimliklerini tam olarak tesis edememiş konar-göçer halkta etkili olmuştur. Üzülerek ifade etmek gerekir ki, Kazakistan Türkü arasında Türkçe dili bir kırsal dildir, kentlerde ise bir maganda dili hükmünde olmuştur. Kazak Türkünün inancına göre Rusya onlar için her şeydir. Rusça konuşmak bir uygarlık göstergesidir.  Neredeyse Rusça bilmek ve konuşmak cennette konuşulan dil mertebesindedir. Bilindiği üzere bu politikanın günümüzdeki temsilcisi tipik bir Rus milliyetçisi son ‘Çar Putin’dir. “Çar” kelimesinin neredeyse bütün dillerdeki anlamı “zalim” ve “despot” olarak belleklerde yer ettiğini de bir yerlere not edelim. Karşı harekete göstermiş olduğu koymalara karşı Putin, kendi adaşı Vladimir İlyiç Lenin’i eşitlikçi yönünden dolayı çokça eleştirmektedir. Putin’in Lenin’e esas eleştirisi, federal bir devlet kurmasından, bütün ulusların eşitliğini savunmasından, bütün uluslara federasyondan ayrılma hakkını saklı tutmasından dolayıdır. Hatta Putin daha da ileri giderek, Stavropol kentinde düzenlenen bir panelde ağzından ki baklayı çıkarmış, Lenin’in Rusya’nın altına bir saatli bomba yerleştirdiğini bile söylemiştir. (3) İsterseniz bu bakış açısından perdeyi aralayalım mı?  İşte bu perspektif doğrudan doğruya Stalin’in Büyük Rus Şovenizmidir. Lenin, Rus şovenizminin önyargılarının maalesef Bolşevik Partisi saflarına bile sızmış olmasına karşı büyük bir mücadele vermiştir. Hatta hasta yatağında bile. 1922 yılı sonunda Sovyet Devleti hiçbir ulusun adını taşımayan (“Sovyet Sosyalist Cumhuriyetler Birliği”, SSCB), bütünüyle proletaryanın enternasyonalist ideolojisinin gereklerine uygun bir işçi devleti olarak kurulduysa, bu Lenin’in hasta yatağından parti içindeki Rus milliyetçilerine karşı verdiği kararlı mücadelenin bir ürünü olmuştur. Onun mücadelesi Rus Sovyet Federatif Sosyalist Cumhuriyeti’ni, yani SSCB’sinde sadece Rusya’yı kapsayacak olan siyasi birimin adını bütün Sovyet devletine veren ve böylece Rus ulusunu, millet-i hâkime konumuna yükselten, onlardan üstün bir konuma yerleştiren bir devlet modeline karşı olmuştur. Günümüzde Lenin’in mücadele ettiği bu görüşün temsilcisi Putin’dir. Kafkasya’da, Kırım’da, Donbas’ta, Ortaasya’da bu görüşü şiddetle egemen kılan 2036 yılına kadar tek başına iktidarda kalacak olan Putin’in bu görüşü geleceğe taşıma konseptidir.

Hiç kuşkusuz Türkistan Cumhuriyetleri içerisinde, asimilasyon politikalarından en fazla zarar gördüğü iddia edilen devlet ise Kazakistan Cumhuriyeti olmuştur. 2 milyon 724 bin 900 kilometrekare yüzölçümü ile dünyanın en büyük dokuzuncu ülkesi olarak devasa geniş topraklara sahip Kazakistan, tıpkı Almanya-Rusya arasındaki Polonya gibi Rusya ve Çin arasında en büyük kara sınırına sahip genç bir cumhuriyettir. Nasıl Polonya yayılmacı iki devlet Almanya-Rusya arasında bölünmüşlüğü, istemediği halde savaş, kan ve gözyaşı yaşamak zorunda bırakılmışsa Kazakistan’ın da benzer olgularla karşı karşıya kalabileceğinin endişe ve kaygısı bulunmaktadır. Kazakistan'ın Rusya ile yaklaşık 7 bin kilometre sınırı bulunmaktadır. Türkiye Suriye sınır 711 km olarak düşünüldüğünde 10 katı büyüklüğe sahiptir. Sınırın uzun olması nedeniyle önemli ölçüde sınır ticari yapılan Rusya ile çok önemli ticari ilişkileri bulunan Kazakistan yurt dışına yapmış olduğu ihracatın çok büyük bir bölümünü Rusya üzerinden gerçekleştirmektedir.  Ayrıca Rusya'nın Baykonur Uzay Üssü’nün Kazakistan'da bulunduğunu önemle anımsamakta yarar var. Bu nedenle Rusya’nın eski Sovyet ülkesi Kazakistan’ı, boş bırakmayacağını da söylemek durumundayım.

RF-Çin birlikteliğini Afganistan üzerinden gerçekleştiremeyen AB(D) bölgeden çekilmesinden sonra “Yeşil Kuşak Kuramı” gereği CIA vasıtasıyla Suudi Arabistan ve BAE üzerinden bölgedeki selefi unsurları harekete geçirmiştir. Bu nedenle CIA’nın örtülü bir biçimde örgütlediği gösteriler petrol ve doğalgaz rezervlerinin bulunduğu bölgelerde birden sökün etmiş ve yoğunluk kazanmıştır. Ülkenin dış dünya ile bağlantısı bir anda kesilmiştir. Aslında yapılan daha sonraki hareketler zemin oluşturmak yönünden bölgenin karşı koyma refleksinin sınanmasıdır. 

Kazakistan kendi güvenlik güçleriyle bu olayların üstesinden gelemeyeceğini anlayınca Rusya, Kırgızistan, Kazakistan, Belarus, Tacikistan ve Ermenistan’ın içinde bulunduğu Kolektif Güvenlik Anlaşması Örgütü (KGAÖ) 'ne başvurmuştur. Daha önceki Kırgızistan’ın, Karabağ Savaşında Ermenistan’ın başvurusunu dikkate almayan örgüt   ilginç bir biçimde dönem başkanı Ermenistan Başbakanı Paşinyan zamanında Kırgızistan’a müdahale kararı almıştır. KGAÖ üye ülkelerden Ermenistan Rusya ve Kırgızistan Kazakistan’a fiziki olarak asker göndermeyi kabul etmiştir. Başbakan Paşinyan, Ermenistan silahlı kuvvetlerini de ön plana çıkartarak ''Kolektif Güvenliği Örgütü kapsamında savunmak amacıyla ve barış gücü olarak Kazakistan'a gidiyoruz.'' Büyük bir keyifle söyleyebilmiştir. Ayrıca dış müdahale dahil, Kazakistan’ın ulusal güvenliğine ve egemenliğine yönelik tehditlerin göz önünde bulundurulduğunu belirten Paşinyan, “KGAÖ Güvenlik Konseyi, Kolektif Güvenlik Anlaşması’nın 4. maddesi uyarınca Kazakistan’daki durumu normalleştirmek ve istikrara kavuşturmak için KGAÖ’nün kolektif barış gücünü sınırlı bir süre için bu ülkeye göndermeye karar verdi.” ifadelerini kullanmıştır. (4) 

Genelkurmay Başkanı dünyaca ünlü stratej Gerasimov'un komuta ettiği Rusya Silahlı Kuvvetleri, Kızıl Ordunun devamıdır. Bu nedenle Orta Asya'da Rus Ordusunun adı ‘Kızıl Ordu’dur. Diğer ülkelerin ordularını yeni kurdukları ve yeterli deneyimlerinin bulunmadığı bir ortamda Rusya, KGAÖ anlaşması nedeniyle etkin bir biçimde devreye girmiştir ve girmektedir.  Zaten bu tür durumlarda nedense hep Rusya devreye girmektedir. Rusya Soğuk Savaş sırasında Doğu Avrupa'da yaptıklarını şimdi Ortaasya’da çağrılı bir kuvvet olarak yapmaya devam etmektedir.  

Akla gelen sorulardan bir başkası da Türkiye’nin Kazakistan'da bir rol alabilip, alamayacağı konusudur. RF özellikle son iki senedir Kazakistan'ın toprak büyüklüğü ve barındırdığı Rus nüfusunu konu edip Kazakistan’a müdahale etme sinyali vermekte olduğunu da unutmayalım. Bu arada gecikmiş bir gayret kuruluşu olan yeni ilan edilen ‘Türk Devletleri Teşkilatı’ örgütünden de RF’nın rahatsızlık duyduğunu her vesileyle beyan etmiştir. 

Bir başka soru ise Türk Devletleri Teşkilatı yaşanılan bu duruma bir çare olabilir mi? Bence, hayır olamaz. Türk Devletleri Teşkilatı bağlamında Türkiye, Kazakistan’a itidal öğüt vermekten ve de sivil toplum örgütü olarak da soydaş statüsündeki soydaşlarına teenniyle hareket etmelerini tavsiye etmekten başkaca hiçbir şey yapamayacağını göstermek zorunda kalmıştır. Türk Devletleri Teşkilatı'nda Aksakallar Başkanı Binali Yıldırım'ın ilk demecinin ‘Çin ve Rusya' da Türk Devletleri Teşkilatı'nın doğal üyesi" yönünde olması bu savımızı doğrulamaktadır. Unutmayalım, coğrafya olarak Türkiye'ye çok uzak bir konumda olan Kazakistan ile Türkiye arasındaki mesafe dört bin kilometre civarındadır.  Kuşkusuz bu tür tavsiyelerden daha çok, bağımsız, güçlü ve kurumsal, alt yapısı olan, irtibatları güçlü, ekonomisi ve pazarı güçlü, güvenlik örgütleri güçlü bir iradenin sağlanılması gerekli görülmektedir. Gerek Türkiye'nin gerekse Türk Devletleri Teşkilatının mevcut örgütlenme yapı ve sistematiği ile uluslararası hukuka göre yapabileceği herhangi bir şey bulunmamaktadır. Uluslararası hukuka göre “Teşkilat”ın ve Türkiye’nin elinde ederi olan kart olduğunda kaale alınabileceği düşünülmektedir. Türk Dünyasında “Teşkilat” lafzı “Cumhuriyet” lafzı gibi pek bir şey ifade etmemektedir. Sovyetler Birliği dağıldıktan sonra ‘Türkiye Cumhuriyeti’ dediğim zaman onlar Rusya Devleti gibi “Türkiya Devleti” diyerek beni düzeltme cihetine gidiyorlardı.  Ancak Kazakistan'da tüm yaşanılanlar bütünüyle değerlendirildiğinde üzülerek ifade etmek gerekir ki, Türk dünyası için tarihi bir kırılma noktasını oluşturmuştur. Kazakistan'ın bir anlamda karşı koyma refleksini sınamak amacıyla bütün bu yaşanılanlar kuruluş aşamasında da bu teşkilatın büyük bir darbe almasına neden olmuştur.

Sonuç olarak, olayları doğru bir şekilde okumada mahirleşmiş olan RF’nın  Kazakistan’a KGAÖ kapsamında Kazakistan’a müdahalesi Ukrayna'da AB(D) hamlesine karşı bir hamle olarak görülmelidir. Diğer bir deyişle tıpkı soğuk savaş dönemindeki gibi AB (D)'nin NATO ve Türkiye üzerinden Kazakistan ve diğer Türk Cumhuriyetlerindeki Rusya'yı çevrelemeye faaliyetlerine yönelik RF'nın bir karşı hamlesi olarak düşünülmelidir. Bu durumda bir çıkarım olarak söylemek gerekir ki, “Türk Devletleri Teşkilatı”nın da güçlü bir yapı olarak  tekrardan örgütlendirilirken “Türk Devletleri Birliği”ne evrilmesi temennimizdir, sevgili okurlar. 

Dipnotlar

(1) Yusuf Ziya Özer, “Timur'un Yaptığı İşlere Toptan Bir Bakış”, TTK, Belleten Dergisi, Ankara, 1945, s. 459

(2)  Kübra Tütmez, Timurlu Devleti Tarihine Dair Türkiye’de Yapılmış Çalışmalar Üzerine Bir Bibliyografya Denemesi, Akademik Tarih ve Düşünce Dergisi Cilt:6 / Sayı 1, Mart 2019, s. 142

(3) Gerçek Gazetesi, Sürpriz! Putin Lenin’i değil Stalin’i seviyor! 28 Ocak 2016; https://gercekgazetesi.net/etiketler/rus-sovenizmi/Erişim Tarihi 09.01.1922/

(4) Ali Cura “Kolektif Güvenlik Anlaşması Örgütü Kazakistan’a asker gönderecek” Anadolu Ajansı, 06.01.2022; https://www.aa.com.tr/tr/dunya/kolektif-guvenlik-anlasmasi-orgutu-kazakistan-a-asker-gonderecek/2466488/Erişim Tarihi 09.01.2021/

Yazar Hakkında:

Esat ARSLAN

Esat Arslan, İstanbul’da 15 Nisan 1947 tarihinde doğdu. İlk ve orta öğrenimini İstanbul’da; yükseköğrenimini Ankara’da tamamlayan Esat Arslan, Savunma Bilimleri, Kamu Yönetimi dallarında yüksek lisans; Türkiye Cumhuriyeti Tarihi dalında doktorasını ise Ankara Üniversitesinde yaptı. Şam Büyükelçiliği nezdinde askerî ataşelik görevinde de bulunan Esat Arslan, Türkiye’ye döndükten sonra doçent oldu.

1997-2005 yılları arasında Bilkent Üniversitesinde, Türkiye Cumhuriyet Tarihi Koordinatörlüğü görevini yürüten Prof. Dr. Esat Arslan; 29 Mart 2000 tarihinde “Türkiye Cumhuriyeti Devlet Övünç Madalyası” ile ödüllendirildi. Ayrıca kendisine, Türkiye–Ermenistan ilişkilerine yapmış olduğu katkılardan dolayı, Avrasya Araştırmalar Merkezi (ASAM) nin bünyesindeki Ermeni Araştırmalar Enstitüsü tarafından «2002 Yılı Özel Ödülü» verildi. 2005 yılında Çağ Üniversitesi Uluslararası İlişkiler Bölümünde göreve başlayan Esat Arslan, 2012 yılına kadar Bölüm Başkanlığı yaptı. 2010-2015 yılları arasında BM nezdinde Uluslararası Askeri Tarih Komisyonu Yürütme Kurulu üyeliği de yapan Esat Arslan, halen Türk Askeri Tarih Komisyonu Genel Kurulu Üyeliğini yapmaktadır. Bu komisyonun üyesi olarak ülkemizi, Güney Afrika, Brezilya, İspanya, İtalya, Portekiz, Bulgaristan ve Çin’de temsil etmiştir. Sekiz kitabı bulunan Esat Arslan 2002-2012 yılları arasında, TBMM Tarih Araştırma Grubu üyeliği sırasında yazmış olduğu 1852 sayfalık üç cilt halindeki «XVI. Dönem Parlamento Tarihi» adlı eseri 2013 Aralık ayında TBMM Meclis Başkanlığı tarafından yayınlanmıştır.

Suriye Devlet Arşivleri, İran Dışişleri Bakanlığı Belgeler Arşivi, Washington Ulusal Arşiv Dairesi ve Amerikan Kongre Kütüphanesinde araştırmalar yapan, Prof. Dr. Esat Arslan, SKYTURK televizyonunda dış politika yorumculuğu ATA Tv. de, ART televizyonlarında her hafta yayınlanan “Bakış Açısı” ve “Vizyoner” programlarının yapımcılığını ve sunuculuğunu üstlenmiştir.

Prof. Dr. Esat Arslan iyi derecede İngilizce, Arapça, orta derecede Farsça, İspanyolca, Makedonca ve uzmanlık seviyesinde Osmanlıca bilmektedir.”

 

Yazarın diğer makalelerinden: