6 Temmuz 2022

Türkiye’de son yıllarda siyasi, hukuki, bürokratik denetim oldukça büyük yaralar aldı. Hatta yalnızca kâğıt üzerinde kaldı... Kamuoyu denetimi de çok etkisizleşti…

Bürokratik denetimin en önemli aracı teftiş kurullarının yapısıyla oynadı, kariyer yapı bozuldu,  kurullar işlevsizleştirildi, yeni kurulan pek çok yeni kamu kuruluşunda teftiş kuruluna yer verilmedi… 

Bunlara rağmen son on gündür gündemin en önemli konularından birisi “Teftiş”. Teftişin ülke gündemine taşınmasının nedeni de İBB’de Mülkiye Müfettişlerince yapılan “Özel Teftiş”.

Bu özel teftişteki usul ve uygulama hataları başta bağımsızlık olmak üzere denetimin sorunlarının tartışılacağı, bağımsız, tarafsız ve etkin bir denetimi konuşmamız için önemli bir fırsattı. Ama ne siyasi partiler ne de başta DENETDE olmak üzere denetim elemanlarının üye oldukları STK’lar bu fırsatı değerlendiremediler…

Kırk yıl süreyle, üç farklı kurumda (PTT, Türk Telekom ve OGM) müfettiş olarak görev yapmış, PTT Müfettişler Derneği, Türk Telekom Müfettişler Derneği ve DENETDE (Devlet Denetim Elemanları Derneği) yönetimlerinde görev almış, bir dönem de DENETDE genel başkanlığını yürütmüş emekli bir denetim elemanı olarak bu konudaki görüşlerimi paylaşmak istedim. 

İçişleri Bakanlığı, 26 Aralık 2021 günü yaptığı yazılı açıklamada “İBB, bağlı kuruluşları ve şirketlerinde işbaşı yaptırılan personelden, 455’inin PKK/KCK, 80’inin DHKP-C, 20’sinin MLKP, 2’sinin MKP, ayrıca bazılarının FETÖ ve diğer terör örgütleriyle iltisaklı/irtibatlı olduğu yönünde ihbar, şikâyet ve elde edilen tespitler üzerine, konunun tüm yönleriyle soruşturulması için Bakanlığımızca özel teftiş başlatılmıştır” diyerek konuyu kamuoyuna duyurdu.

Öncelikle bazı gazeteciler ve siyasilerin ileri sürdükleri “Bu soruşturma gereksizdir, İçişleri Bakanlığı böyle bir soruşturma yapamaz.” görüşüne katılmıyorum.  Bakanlık terör örgütleriyle iltisaklı/irtibatlı olduğu iddia edilen kişilerin göreve alınmalarının usule uygun olup olmadığı, işe alma işleminin belirli yerlerden gönderilen referans listelerine göre yapılıp yapılmadığı, işe alınanların gerekli vasıfları taşıyıp taşımadıkları, iyi hal kâğıtlarında tahrifat yapılıp yapılmadığı, işe almada yetkililerin ihmal ve kusurlarının olup olmadığı gibi konuları her zaman denetleyebilir. Nitekim Mülkiye Müfettişleri ve Mahalli İdareler kontrolörleri daha önce de gerek PKK gerekse FETÖ ile iltisaklı/irtibatlı kişiler hakkında çeşitli belediyelerde soruşturma yürütmüşler, pek çok belediye görevlisi hakkında suç duyurusunda bulunmuşlardır. Ayrıca “İçişleri Bakanlığı Mülkiye Teftiş Kurulu Yönetmeliği”nin 42. maddesine göre Mülkiye Müfettişleri Belediyelerde “Özel Teftiş” yapabilirler. Yani Mülkiye Müfettişlerine İBB’de “Özel Teftiş” görevi verilmesinde mevzuata ve teamüllere aykırı bir durum yoktur.

Ancak, soruşturmanın verilme şeklinde, kamuoyuna duyurulmasında ve soruşturmacıların görevlendirilmesinde, usul ve teamüllere uymayan ciddi hatalar yapılmıştır. 

Uygulamada soruşturma emrini veren amirin, verilen soruşturma ile ilgili görüş ve kanaatini gerek soruşturmayı yürüteceklere, gerekse kamuoyuna duyurmaması esastır. Zira tersine davranış, müfettişleri olumlu veya olumsuz etkiler...

Siyasi sonuçlar da doğuracak soruşturma ile ilgili olarak, daha müfettişler görevlendirilmeden Mülkiye Müfettişlerinin amiri konumundaki İçişleri Bakanı Süleyman Soylu’nun kesin kanaatini hem de TBMM Kürsüsünden açıklamış olması, yürütülecek soruşturmanın tarafsızlığına gölge düşürecek nitelikte bir hatadır. Bir müfettişin bu beyanlardan hiç etkilenmeyeceğini düşünmek safdilliktir. Üstelik Mülkiye Müfettişleri kariyerden gelmezler. Müfettişlik onların mesleklerindeki son nokta da değildir. Mülkiye Müfettişlerinin Valilik Genel Müdürlük gibi hedefleri vardır.

Mülkiye Teftiş Kurulunda 2015 başında 196 mülkiye müfettişi varken bu sayının Fetullahçı Terör Örgütü (FETÖ) ile mücadele kapsamında 103'e indiğini sonra yeni atamalarla sayının yine arttığını, hatta son yıllarda görevden alınan valilerin birçoğunun merkez valisi olarak değil de Mülkiye Müfettişi olarak atandığını, böylece Mülkiye Müfettişi açığının kapatılmaya çalışıldığını bir not olarak belirteyim.

Hafızalarınızı zorlarsanız belki hatırlarsınız, bazı gazeteciler Hüseyin Avni Coş’un Mülkiye Müfettişliğinden Valiliğe atanmasını ve uzun süre valilikte kalmasını, Erdoğan’ın İstanbul Belediye Başkanı olduğu dönemde düzenlediği raporlarla ilişkilendirmişlerdi...

İçişleri Bakanı Süleyman Soylu TBMM Kürsüsünde “Alınan Personelin 455’inin PKK ve KCK kaydı var, 80’inin DHKP-C kaydı var, 20’sinin de MLKP kaydı var, 2’sini MKP kaydı var.” diye net rakamlar vermiş ve İstanbul Büyük Şehir Belediye Başkanını alenen suçlamışken, soruşturma sonucunda hangi müfettiş bakanı yalanlayan bir rapor düzenleyebilir… Sayın Soylu’nun soruşturma başlamadan yaptığı bu açıklama hem soruşturmayı siyasallaştırılmış, hem de düzenlenecek raporları tartışmaya açık hale getirmiştir…

İçişleri Bakanlığı teamüllerde olmamasına rağmen, görev emrinin içeriğini kamuoyuna bir açıklama ile duyurarak, olayı tamamen siyasallaştırmıştır… Siyasi parti yetkililerinin açıklamaları ile de siyasallaşmanın boyutu daha da artmıştır… 

Öte yandan; teftiş literatüründe “Tetikçi Müfettiş” diye adlandırılan, yönetime yakın, yönetimin dediğini yapmaya eğilimli müfettiş tipi vardır. Bazen de müfettişler görevlerini çok doğru ve sağlıklı yapmalarına rağmen, geçmişte düzenledikleri raporlar, aldıkları güzel programlar, siyasi görüşleri ve siyasi görüşlerini açıklamış olmaları nedeniyle hiç de hak etmedikleri halde “Tetikçi Müfettiş” olarak değerlendirilebilirler.

2015 Genel Seçimlerinde Ak Parti’den Mersin 6. sıra milletvekili adayı olan Mülkiye Müfettişi Arif Yıldırım’ın Mülkiye Teftiş Kurulunda başka müfettiş yokmuş gibi “Özel Teftiş”i yürütecek müfettişler arasında yer alması, soruşturmanın sonucu ne olursa olsun soruşturmayı şaibeli duruma sokacak niteliktedir... Maalesef bu tip görevlendirmeler yalnızca görevlendirilen müfettişi değil, teftiş kurullarının itibarlarını da olumsuz yönde etkilemekte, müfettişlere duyulan güveni sarsmaktadır...

Her ne kadar teftişle ilgili uygulamada, “Hâkimin Reddi” benzeri “Muhakkikin Reddi” uygulaması yoksa da, her müfettişin soruşturma emrini aldığında, olayın taraflarıyla ilgili bir geçmişi, bir sürtüşmesi, kamuoyunun yanlış anlamasına neden olacak bir durumu olup olmadığını gözden geçirerek gerekirse görevden affını istemesinin uygun olacağını düşünürüm. Bu nedenle Sayın Arif Yıldırım’ın görevden çekilmesinin hem kendisi hem de soruşturmanın selameti açısından doğru olacaktır.

Anlaşılan o ki İBB’de yürütülen soruşturmanın sonucu ne olursa olsun, uzun süre gündemde kalacak ve tartışma konusu olmaya devam edecektir. 

Müfettişliğe başladığım günden bu yana, yani kırk yılı aşkın süredir dillendirdiğim bir kanaatim var; “Denetim organları bağımsız olmazlarsa, tarafsız da olamazlar”. Bir Bakanın, bir Genel Müdürün emrindeki müfettişlerin, onları ilgilendiren konularda tarafsız olmaları düşünülemez…

Böyle olunca da teftiş organları yalnızca; üst bürokratları ve siyasetçileri ilgilendirmeyen yolsuzluk ve usulsüzlükleri soruşturmak,  muhalif belediyeleri denetlemek amacıyla harekete geçirilirler. Ha bir de iktidar değişikliklerinde sabık iktidarın usulsüzlüklerini denetlenmek isteyince teftiş birimleri devreye sokulur. 

Denetim organlarının yaptıkları denetimlerin tam anlamıyla adil, doğru ve tarafsız olması için; denetim elemanı güvencesini de sağlayan, kariyer yapıyı esas alan bir denetim hizmetleri sınıfı oluşturulması, tüm denetim elemanlarını tek çatı altında toplayan özerk ve tam bağımsız bir yapı oluşturulması gerekir…

Ama yargının bağımsızlığının bile tartışıldığı Partili Cumhurbaşkanlığı Sisteminde denetimin bağımsız olması mümkün müdür? O da ayrı mesele…

Yazar Hakkında:

Fazlı KÖKSAL

Yazarın diğer makalelerinden: