18 Mayıs 2022

Prof.Dr. Muharrem DAYANÇ*

Giriş veya Hayatın/Sanatın Merhaleleri

Kâinattaki birçok olayı, olguyu, hadiseyi, gelişmeyi üç ana başlıkta açıklamak, özetlemek ve çözümlemek mümkündür. Dünya ve dünya hayatı üç günden ibarettir mesela; dün, bugün, yarın. Dilde üç temel zaman vardır; geçmiş, bugün, gelecek. İnsanın gelişimi üç aşamadan/kuşaktan hareketle açıklanabilir; baba, oğul, torun.

Bu bakış açısını geçmişten bugüne önemli düşünürlerden veya ortak kabullerden hareketle de örneklemek mümkündür. Mesela, Platon Devlet’inde insanları üç sınıfa ayırır; çalışanlar, bekçiler/askerler, yöneticiler. Ebû Bekir Verrâk adlı bir sûfî üç sınıf insandan bahseder; Ulemâ, ümerâ, fukarâ. Ortaçağ Avrupası’nda üç temel toplumsal sınıf bulunmaktadır: Asiller, rahipler, köleler. Osmanlı devlet yapısını oluşturan üç tabaka vardır: İlmiye, seyfiye, kalemiye. Dumézil’in üçlü işlev teorisinde de üç kavram öne çıkar: Egemenlik/kutsallık, savaş, üretim. Réne Girard’ın üçgen arzu modeli; özne, nesne ve dolayımlayıcıdan oluşur.

Bütün bu örnekleri arttırmak mümkündür. Öncesiyle ve sonrasıyla bir edebî eserin ana hatlarıyla oluşum sürecine bakıldığında üç temel unsurun öne çıktığı söylenebilir. Bunlardan birincisi, eserin ait olduğu zamanda ortaya çıkışına zemin hazırlayan bireysel, kültürel, tarihsel ve toplumsal zorunlulukların toplamı olarak düşünebileceğimiz “mecburiyet” (ihtiyaç süreci) dönemidir. İkincisi, bu zorunlulukların oluşturduğu sorumlulukların biri veya birileri tarafından üstlenilmesi ve dil aracılığıyla somut olarak ifade edilmesi, ortaya çıkarılması, başarılması meselesidir ki bunu “mazhariyet” (inşa süreci) kavramıyla açıklamak mümkündür. Üçüncü aşama, bütün bunlar tamamlandıktan sonra ortaya çıkar ki bu da ortaya çıkan eserin/metnin/manzumenin, yine eserin ortaya çıkışına neden olan/aracılık eden faktörlerden ve kendi içkin/estetik özelliklerden hareketle var olması, varlığını sürdürmesi/kendi kendini koruması ve geleceğe taşıması bahsidir ki bunu da “muvaffakiyet” (yaşama/hayatta kalma süreci) ibaresiyle karşılamak mümkündür. 

Bir Marşa veya Millî Mutabakat Metnine Duyulan İhtiyaç: Mecburiyet

Türk tarihinde bugünkü anlamda millî marşı düşüncesinin geçmişi ve böyle bir metne duyulan ihtiyacın kökleri -Fransızların ‘hymne national’ini hatırlatır bir tarzda- II. Mahmut (1808-1839) dönemine kadar iner. II. Mahmut, adını kendinden alan (Muzıka-yı Hümâyun için bestelenir.) “Mahmudiye Marşı”nın oluşmasına aracılık eder ve resmî bir statüsü olmayan bu marş Avrupa devletleriyle yapılan törenlerde/kabullerde kullanılır. Marşın bestesini Napolyon Ordusu’ndan davet edilen Giuseppe Donizetti (Donizetti Paşa) yapar. Bu şahsın Abdülmecit için de marş bestelemesi (Mecidiye Marşı) önemlidir. Burada ayrıca Necip Paşa’nın “Hamidiye”, Guatelli Paşa’nın “Marş-ı Sultânî” bestelerinin de millî marş gibi söylendiğini hatırlatmakta yarar var (Okay, 2001: 355-356).

Diğer milletlerin çoğunda olduğu gibi Türklerde de millî marş kavramı başlangıçta yönetim erkinin başında bulunanlara (yani padişahlara) direkt veya dolaylı olarak atıfta bulunur. II. Mahmut adına “Mahmudiye Marşı”, Abdülmecit adına “Mecidiye Marşı”, Abdülaziz adına “Aziziye Marşı”, Abdülhamit adına “Hamidiye Marşı”, Sultan Reşat adına “Reşadiye Marşı”nın oluşturulması bunu gösterir.

Devlet erkiyle özdeşleşen yukarıdaki denemelerin yanı sıra özellikle Millî Mücadele yıllarında millî marş konusunda başka mevzi uygulamalara da rastlanır. Mehmet Akif’in Ali Rifat Çağatay tarafından bestelenen “Ordunun Duası” adlı manzumenin Erkân-ı Harbiye-i Umumiye tarafından okunmak üzere bütün askeri birliklere gönderilmesi (Okay, 2001: 355-356) ile Yahya Kemal’in “Akıncı” şiirinin süvari marşı olarak bestelenmesi düşüncesi bu bahse örnek olarak gösterilebilir (Birinci, 2000: 180).

Fransız İhtilâli ve La Marseillaise’in İstiklâl Marşımızın ortaya çıkışındaki etkisi nedir?

Fransız İhtilâli’nin hemen sonrasında, 1792 yılında, istihkam yüzbaşısı Rouget de Lisle (Ruje Dö Lizl) tarafından bir “vatan ve hürriyet” şarkısı yazılır ve bestelenir. Marsilya taburu tarafından yayıldığı için “La Marseillaise” adını alan bu marş “vatan ve hürriyet” gibi kavramları ön plâna çıkarır ve bu nedenle devrin krallarını rahatsız eder. Daha sonra Fransız Millî Marşı olarak da kabul edilen bu şarkı, burada ortaya çıkışından bir yıl sonra Osmanlı Devleti’nde çalınıp söylenmeye başlar. 

La Marseillaise’i, Türk edebiyatında, tek bölüm olarak ilk defa tercüme eden Namık Kemal olmuştur. Namık Kemal’in 1869 yılında “Hürriyet” isimli yazısında neşrettiği bu marşın çevirisi şöyledir:

Ey ehl-i vatan gel gidelim şan günüdür bu

Zulm açtı yine karşımıza kanlı alemler

Evlâdımızı ehlimizi kırdaki ordu

Âgûş-ı vefâmızda tutup boğmağa kükrer

Saf bağlayın artık sarılın siz de silâha

Reyyan edelim isrimizi hûn-ı mübâha

 

Başta Namık Kemal olmak üzere, devrin önde gelen birçok aydınının içinde yer aldığı Yeni Osmanlılar hareketini de derinden etkileyen bu “vatan ve hürriyet” şarkısını, 22 Ağustos 1870’de Terakkî Gazetesi’nde tam metin olarak -ilk defa- tercüme edip yayımlayan Suphipaşazade Mehmet Ayetullah Bey’dir. Bu zat, İstiklâl Marşı’mızın ortaya çıkışında büyük emekleri olan Hamdullah Suphi Tanrıöver’in ağabeyidir. Bütün bunlar, kendisi de iyi derecede Fransızca bilen Mehmet Akif Ersoy’un bu marşı okuduğu ve İstiklâl Marşı’nı yazarken bu metinden yararlandığı düşüncesini akla getirmektedir (Dayanç, 2011: 41).

Aydınların kafasında İstiklâl Marşı kavramı/düşüncesi var mıydı?

Osmanlı Devleti’nin son resmî tarih yazıcısı (1909-1922 yılları arasında vakanüvislik yapar) Abdurrahman Şeref Efendi (1853-1925) Yeni Osmanlıların Paris’te bulundukları zaman diliminde bir Ramazan Bayramı’nda verdikleri ziyafete çağırdıkları hürriyetçi Fransız gençlerinin millî marşlarını söylemeleri karşısında hissettikleri ezikliği/eksikliği ve bunu bastırma gayretlerini şöyle anlatır:

“… Ramazan Bayramı’nı kutlamak üzere büyük bir ziyafet hazırladılar. Paris’te bulunan Osmanlılarla, iş birliği yaptıkları hürriyetçi genç Fransızları da dâvet ettiler. İmparatorluğun (Fransız istibdadından) şikâyetçi olan Fransız hürriyetçilerinden bazıları, tarihçi Léon Cahune de dahil olmak üzere, Yeni Osmanlılarla tanışarak birlikte çalışıyorlardı. Sofrada yendi içildi nutuklar söylendi. Fransızlar vatan marşlarını ve hürriyet şarkılarını söylediler. Bizimkilere ‘Siz de millî marşlarınızı söyleyiniz de dinleyelim.’ dediler. Bizimkiler ne söyleyecekti? ‘Ey Gazilerle Sivastopol önünde yatan gemiler’den başka istenilen anlamda millî hisleri okşayan bir şey yoktu. Mehmet Bey düşünmeden hemen ayağa kalktı ve yüksek sesle tekbir[1] almaya başladı. Orada bulunan Müslümanlar ayağa kalkarak kendisine katıldılar. Fransızların ricası üzerine birkaç kere tekrarladılar…” (Abdurrahman Şeref Efendi, 1985: 146-147).  

 

Millî Marşın İnşa Süreci: Mazhariyet

Öncesi olmakla birlikte İstiklâl Marşı’nın ortaya çıkış sürecini, millî marş ihtiyacının somut olarak belirmeye başladığı Balkan Savaşı (8 Ekim 1912-29 Eylül 1913) yıllarına kadar götürebiliriz.

Mehmet Akif Ersoy, 1912 yılında kurulan ve ileriki yıllarda Millî Mücadele’nin teşkilatlanmasında önemli rol oynayacak olan Müdâfaa-i Milliye Cemiyeti’ne bağlı Heyet-i Tenvîriyye veya bir başka isimle Heyet-i İrşâdiyye’ye katılır. Bu derneklerin temel amacı halkı edebiyat yoluyla uyandırıp aydınlatmaktır. Bu toplulukta bulunan devrin önemli simalarının başlıcaları Abdülhak Hamit, Recaizâde Mahmut Ekrem, Süleyman Nazif, Hüseyin Cahit, Mehmet Emin, Cenap Şahabettin, Hüseyin Kazım Kadri şeklinde sıralanabilir. Heyetin başkanı Recaizade Mahmut Ekrem’dir. Ekrem, bu topluluktaki çalışmalar sırasında biraz daha yakından tanıdığı Mehmet Akif’in, Türk milletinin ihtiyaç duyduğu destanî şiiri (millî marşı) yazacak yegâne insan olduğunu anlar ve bu düşüncesini Süleyman Nazif’le paylaşır (Okay ve Düzdağ, 2003: 433).

Millî marş ihtiyacına somut bir örnek 

Yahya Kemal’in “Akıncı” adını taşıyan şiiri ilk defa 20 Mart 1919’da Şair Nedim’de neşredilir. Yayımlandığı dönemde halk ve aydınlar üzerinde büyük bir etki uyandıran bu şiir, 6 Teşrinisânî (Kasım) 1922 yılında Hakimiyet-i Milliye’de bir kere daha yayımlanır ve bu sefer altında şöyle bir not vardır:

“… İstanbul Darülfünûn’u edebiyat müderrisi Yahya Kemal Bey’in perşembe akşamı verilen müsamerede (gece toplantısı) Başkumandan Paşa Hazretlerinin teklifiyle okudukları şiirler Ankara muhitimizde pek derin tesirler yapmıştır. Bu şiirler arasında gerek vatanî, gerek hissî parçalar vardı. Bunlardan biri maruf “Akıncı” manzûmesidir ki, Halide Edip Hanımefendi cephede daima yâd ü tezkâr (anmış ve söylemiş) etmiş ve kahraman süvarilerimizin en âteşîn(ateşli) muharebelerinde adeta vird-i zebân (diline dolama) olmuştur. Akıncı manzûmesinin süvâri marşı olarak bestelenmesi de mutasavverdir.”

Manzumenin altına eklenen notu şöyle yorumlamak mümkündür: 

“Biz geçmişte defalarca, küçük ve teçhizat bakımından zayıf ordularla, büyük ve askerî yönden oldukça güçlü orduları yendik, bugün geçmişte başardıklarımızı niçin başarmayalım? Çünkü millet aynı millet, ruh aynı ruh, inanç aynı inanç, asker aynı askerdir.” 

(Bin atlı, akınlarda çocuklar gibi şendik;

“Bin atlı” o gün “dev gibi” bir orduyu yendik.)

Bütün bu anlattıklarımızda bizi asıl ilgilendiren nokta askerin bestelenmiş bir millî marşa duyduğu özlem ve ihtiyacın somut olarak kendisini fark ettirmesidir.

Millî Marş süreci başlıyor

Millî Mücadele devam ederken 1920 yılının sonlarına doğru Türk Ordusu bir millî marşın yazılması ihtiyacını gündeme getirir. Ordunun bu kararını Batı cephesi komutanı İsmet Paşa (İnönü) devrin Millî Eğitim Bakanı Rıza Nur ve ondan sonra da Ortaöğretim Genel Müdürü Kazım Nami Duru’ya iletir. Ordunun bu isteği yerine getirilir ve 25 Ekim 1920’de Hakimiyet-i Milliye gazetesinde şöyle bir ilân çıkar: 

“Türk şairlerinin nazar-ı dikkatine,

Maarif Vekâleti’nden:

Milletimizin dâhilî ve haricî istiklâli uğrunda girişmiş mücâdelâtı ifade ve terennüm için bir istiklâl marşı müsabakaya vaz edilmiştir. Hür ve meşgul memleketimizde bütün erbâb-ı kalemi hizmete davet ederiz. İthaf olunacak âsâr içinden biri, iki ay sonra 23 Kanunuevvel 336/23 Aralık 1920’de Maarif Vekâleti nezdinde bir heyet-i edebiye tarafından intihap olunacaktır. İntihap olunacak eserin yalnız güftesi için beş yüz lira mükâfat vardır. Yine lâakal (en azından) beş yüz lira tahsis edilecek beste için bilahare ayrıca müsabaka açılacaktır. 

Bütün müracaatlar Ankara’da Türkiye Büyük Millet Meclisi Maarif Vekâleti’nedir.” (Hâkimiyet-i Milliye, 1336/1920).

Bu ilân daha sonra Anadolu’daki bazı yerel gazetelerde de çıkar. Mesela bunlardan birisi Kastamonu’daki Açıksözgazetesidir. 

Bunlar olurken Millî Eğitim Bakanlığı’na Dr. Rıza Nur’un yerine Hamdullah Suphi Tanrıöver getirilir. (16.12.1920-19.11.1921) Bakan değişikliğinden sonra İstiklâl Marşı konusuyla Hamdullah Suphi Tanrıöver ilgilenmeye başlar.

Yarışmaya 724 şiir katılır, fakat bunlardan hiçbiri “milletimizin dâhilî ve haricî istiklâli uğrunda girişmiş mücâdelâtı ifade ve terennüm için” yeterli bulunmaz. Devrin ünlü şairi Mehmet Akif ilân edilen bu yarışmaya katılmamıştır. Katılmama nedeni, kazanan şaire 500 lira mükafat verileceğinin vaat edilmesidir. Çünkü Akif, Türk milletinin bağımsızlık ülküsünü anlatan bir destanın para için yazılamayacağına inanmaktadır. Yakın dostu ve Balıkesir milletvekili Hasan Basri Çantay, ona marşın kendisi tarafından yazılmasının uygun olacağını söylediği zaman;

“Ben ne müsabakaya girerim ne de caize alırım.” der.

Hamdullah Suphi de Mehmet Akif’in bu yarışmaya katılmasını çok istemekte, fakat bu durumu kendisine söyleyememektedir. Akif’i ikna etmek için Hasan Basri Çantay devreye sokulur ve bu şahıs Bakan tarafından yazılan tezkireyi şaire götürür. Tezkire şöyledir:

“Pek aziz ve muhterem efendim,

İstiklâl Marşı için açılan müsâbakaya iştirâk buyurmamanızdaki sebebin izâlesi için pek çok tedbirler vardır. Zât-i üstadânenizin matlup şiiri vücuda getirmeleri maksadın husulü için son çare olarak kalmıştır. Asîl endişenizin icap ettiği ne varsa hepsini yaparız. Memleketi bu müessir telkin ve tehyîc vâsıtasından mahrum bırakmamanızı rica ve bu vesileyle en derin hürmet ve muhabbetimi arz ve tekrar eylerim efendim. 5 Şubat 1337 (1921)” (Çantay, 1966: 62).

Karşılıklı haberleşmelerden sonra Mehmet Akif yarışmaya katılmayı kabul eder.

Mehmet Akif’in, Ankara’da Taceddin Dergâhı’nda 1921 yılı Şubat ayında bir iki gece sabahlayarak yazdığı bu şiir 1 Mart 1921’de, başkanlığını Mustafa Kemal’in yaptığı oturumda, Hamdullah Suphi Tanrıöver tarafından TBMM kürsüsünde okunur. Milletvekilleri bu destanî şiiri büyük bir heyecan ve coşkuyla karşılarlar. 

İstiklâl Marşı 12 Mart 1921 Cuma günü, başkanlığını Dr. Adnan Bey’in yaptığı oturumda oy çokluğu ile millî marşımız olarak kabul edilir. Marş bir kere daha ayakta dinlenilir ve tören sona erer.

Akif, kendisine verilen 500 lirayı bir rivayete göre Kızılay’a, bir başka rivayete göre de Dârü’l-Mesâî’ye (İş Evi) bağışlar.

Hepimizin malumu olan bu meclis görüşmelerinden başka, bu şiirin millî marş olarak kabul edildiği süreçte, çok farklı bir yöntem daha uygulanır. “Yarışmaya gelen şiirler önce Millî Eğitim Bakanlığı’na daha sonra da Ordu’ya gönderilir. Ordu’ya gelen şiirler yüksek sesle okunur ve askerlere okunan şiiri nasıl buldukları sorulur. Gönderilen şiirler içinde askerlerin en çok beğendiği şiir, hatta tek şiir, Mehmet Akif Ersoy’un şiiri olur (Duymaz, 2008: 29-55).

İstiklâl Marşı’nın bestelenmesi

1930 yılına kadar millî marş değişik bestelerle çalınıp söylenmiştir. 1930 yılında Mustafa Kemal’in uygun görmesiyle Zeki Üngör’ün bestesi resmen kabul edilerek bu farklı besteler arasında birlik sağlanmıştır.

Zamana, Hadiselere, Taarruzlara Karşı Kendini Koruyabilme: Muvaffakiyet

Bir millî marşa ihtiyaç duyulması, belli bir hazırlık ve olgunlaşma sürecinden sonra bu marşın ortaya çıkması, bunlar gerçekleştikten sonra içten ve dıştan gelebilecek itirazlara/eleştirilere dilden/estetik kurallardan aldığı güçle kendini/varlığını koruyabilmesi oldukça önemlidir. Bir marş dil, yapı, üslup, tema, konunun ele alınışı bağlamında yani içten gelen (içkin) bir güçle değişik ortam ve zamanlarda dıştan gelen/gelebilecek eleştirilere onları atıl bırakacak (gerekli ve kabul gören) cevaplar üretemiyorsa, güfte olarak ne kadar değerli olursa olsun, yıpranır ve etkisini kaybeder. Bu birinci şart, yani metnin kendisinin ürettiği savunma mekanizması harekete geçtikten sonradır ki, diğer koruyucu faktörler devreye girer. Çünkü bazı eleştiri veya saldırılara insanlar, bazılarına kanunlar, bazılarını bir bütün olarak toplumlar, bazılarına tarih/talih, bazılarına yüzyıllar/zaman, bazılarına da kader cevap verir. İstiklâl Marşı’na yöneltilen eleştirilere başta metnin kendisi olmakla birlikte yer yer ve zaman zaman bütün bu unsurlar hep birlikte direnmiştir. Hakikat böyle olamasaydı devrin muktedirlerinin onu bir kalemde silmeye, yerine kendi istedikleri bir başka metni koymaya güçleri yeterdi. Bu mümkün olmadı, çünkü İstiklâl Marşı sadece kelimelerden oluşan maddî bir yapı değil, kökü tarihin/toplumun derinliklerine inen millî ruhun ete kemiğe bürünmüş hâliydi ve onun yerine konulacak yapay bir eserin bu zeminde kök salması, tutunması mümkün değildi.

İstiklâl Marşı’na itirazlar marşın kabul edildiği oturumdan başlamak üzere uzun süre, hatta zaman zaman kamuoyuna yansıyacak şekilde alevlenerek hep var olmuştur. Bu itirazlar, bazen örtük bazen de yüksek sesle dile getirilmiştir. Bu itirazlardan birkaçına kısaca değinmekte yarar var.

1921 yılında büyük bir çoğunluğun teveccühüyle Mehmet Akif’in şiirinin İstiklâl Marşı olarak kabul edilmesi sürecinde bu metin, iki başlık altında toplanabilecek ciddi itirazlara maruz kalır. “Bunlardan birincisi Kütahya mebusu Besim Atalay ve Bolu mebusu Tunalı Hilmi Bey’e aittir. Besim Atalay, tutanaklara yansıyan konuşmasında gerçek şiirlerin halk arasında yaşayacağını, yüksek ve bedii bir histen ya da muhrik bir helecandan, halk hareketleri arasındandoğacağını, ısmarlama şiirlerin ise yaşama şansının olamayacağını söyledikten sonra örnek olarak bizde halk arasında yaşayan Cezayir Marşını, Batı’da ise ağlayan bir ruhun, eline silahını alarak vatan savunmasına koşan bir ruhun hissiyatını terennüm eden Marseillaise’i gösterir ve eleştirilerini İnkılâb-ı Kebir esnasında -silahını almış- koşan bir gencin söylediği şiir birdenbire taammüm etmiştir. Evvela bu gibi şiirlerin memleketin maruz kaldığı felâketlere -ağlayarak titreyerek- evvela güftesi değil, bestesi söylenir. Memleketin ısmarlama şiirlere verilecek parası yoktur, sözleriyle sürdürür. Tunalı Hilmi Bey ise Hamdullah Suphi Bey’in işi aceleye getirdiğini, Akif’in marşının milletin ruhundan doğma bir marş olmadığını ve dolayısıyla milletin ruhuna tercüman olamayacağını söyleyerek karşı çıkar. İkinci itiraz, metnin içeriği ile ilgilidir. Açıkça söylenmese de marşın büyük ölçüde dinî içerikli olması sanısıyla edebî bir encümen oluşturularak bazı dizelerin değiştirilmesi önerilir. Ancak tüm bu itirazlar ve önergeler meclis başkanı başta olmak üzere ikna yoluyla ya da üyeler tarafından oy çokluğu ile reddedilir.” (Gündüz, 2021: 366-367), (Akay ve Andı, 2010: 51-69).

1925 yılında bir “Millî Marş Müsabakası” düzenlenir. Kasım 1925 ile Ocak 1926 tarihleri arasında başvuruların devam ettiği bir yarışmaya altmışa yakın eser müracaat eder. Katılanların arasında Enis Behiç Koryürek (Millî Neşide), İsmail Fenni Ertuğrul (Millet, Cumhuriyet, Vatan), Muhiddin Akyüz (Millî Marş), İsmail Hakkı Bıçakcızade (Türk Millî Marşı), Muğlalı Hafız Sabri (Millî Marş) gibi şairler/şiirler de vardır.

1937 yılında bir kere daha İstiklâl Marşı’na taarruzlar başlar ve Ulus Gazetesi aracılığıyla bir yarışma düzenlenir. Marş için kendisine teklif götürülen insanlardan biri Necip Fazıl’dır. Necip Fazıl yarışmanın iptal edilmesi şartıyla bu marşı yazmayı kabul eder ve böylece “Büyük Doğu Marşı” ortaya çıkar.

1960 darbesinden sonra da millî marş değiştirilmek istenir. Bunu, Refii Cevat Ulunay’ın Milliyet’ye yazdığı “İstiklâl Marşı” başlıklı yazısından öğreniyoruz (Ulunay, 1961).

Bütün bu teşebbüslere Sami Doğu’nun 1939 yılında verdiği cevabı buraya almak isteriz: “Bir milletin üç şeyi asla değişmez: Vatanı, Bayrağı ve Millî Marşı”. (Doğu, 1929).

Sonuç veya “Ebediyen sana yok ırkıma yok izmihlâl”

Zaman zaman etkisini azaltarak veya gündemde fazla yer işgal etmeyerek de olsa İstiklâl Marşı’nın belli kesimlerce tartışma konusu yapılması, değiştirilme düşüncesiyle gündeme getirilmesi, başka amaçlarla yazılan marşların gölgesinde bırakılmaya çalışılması, beklenenin aksine, bu metni daha canlı, daha aktüel ve daha güçlü kılmıştır. Bu durum, bir yere kadar Mehmet Akif’in kendisi için de geçerlidir. Bunun nedeni marşın metinsel, yapısal, duygusal, düşünsel anlamda sağlam ve kendini yeniden üreten bir nitelikte olmasıdır. Bu ölçüt, Akif’in karakteri için de geçerlidir. Geçen zaman, kaleme aldığı eser gibi şairinden de bir şey eksiltmemiş, zamanın, yaşadığı olumsuz ve yıpratıcı süreçlerin, çalkalanmaların Akif üzerinde oluşturduğu tozu silkelemiş, onu daha anlaşılır ve değerli kılmıştır.

İstiklâl Marşı ve Mehmet Akif’ten hareketle ortaya çıkan bu tablonun, ulaşılan neticenin, topluma mal olmuş birçok metin ve şahsiyet için de geçerli bir ölçüt olabileceğini bir kere daha hatırlatmak gerekir. Bu ölçütten/yargıdan sonra hem metnin şairinin hem de onun milletten aldığı ilhamla oluşturduğu manzumenin zamana, yakın ve uzak ideolojilere gösterdiği direnme kabiliyetinin bu bildiride bir kere daha altını çiziyoruz. Bu durum, yaşanan bütün olumsuzluk ve inkırazlara rağmen Türk milletinin tarih sahnesine çıktığı ilk zamanlardan beri oluşturduğu/geliştirdiği değerler manzumesini muhafaza ettiğini göstermesi bakımından ayrıca değerlidir. 

Böyle bir millet ve onun duygularına tercüman olup “mecburiyet”, “mazhariyet” ve “muvaffakiyet” kademelerini başarıyla geçen/tamamlayan İstiklâl Marşı sonsuza kadar var olmayı ve dünya insanlık tarihindeki seçkin yerini korumayı sonuna kadar hak etmiştir.

Kaynakça

ABDURRAHMAN ŞEREF EFENDİ. (1985), Tarih Musahabeleri, Sadeleştiren: Enver Koray, Ankara: Kültür ve Turizm Bakanlığı Yayınları.

AKAY H., ANDI, M. F. (2010), İstiklâl Marşı’nın Kabulü Sırasında Yaşanan Tartışmalar, İstiklâl Marşı İstikbâl Marşı 41 Dize 41 Yorum, İstanbul: Hat Yayınevi.

BİRİNCİ, N. (2000), Millî Mücadele Devresi Şiirinde Tarihî Kadro, Edebiyat Üzerine İncelemeler, İstanbul: Kitabevi Yayınları.

ÇANTAY, H. B. (1966), Âkifname, İstanbul: Ahmed Sait Matbaası.

DAYANÇ, M. (2011), Yeni Türk Edebiyatının Kaynakları, Yeni Türk Edebiyatına Giriş, Eskişehir: Anadolu Üniversitesi Açıköğretim Fakültesi Yayınları.

DOĞU, S. (1939), Mehmet Âkif’e Hücum Edenlere Cevaplar! Bir Milletin Üç Şeyi Asla Değişmez: Vatanı, Bayrağı ve Millî Marşı, Yeni Sabah Gazetesi, 6 Kânunusani 1939.

DUYMAZ, R. (2008), İkinci Bölüm, İstiklâl Marşı’mızın Yazılması ve Türkiye Büyük Millet Meclisi’nde Kabul Edilmesi, Millî Mücadelemiz ve İstiklâl Marşımız, İstanbul: 3F Yayınevi.

GÜNDÜZ, O. (2021), Karşılaştırmalı Edebiyat Açısından ‘İstiklâl Marşı’ ve ‘La Marseillaise, 100 Ülke 100 Marş İstiklâl Marşı, Editörler: Birol Emil-Zeki Taştan, İstanbul: Kesit Yayınları. 

HÂKİMİYET-İ MİLLİYE. (1920), nr. 72, 25 Teşrinievvel 1336/25 Ekim 1920.

OKAY, M. O. (2001), İstiklâl Marşı, TDV İslâm Ansiklopedisi, Cilt: 23, İstanbul: TDV Yayınları.

OKAY, M. O, DÜZDAĞ, M. E. (2003), Mehmet Akif Ersoy, TDV İslâm Ansiklopedisi, Cilt: 28, İstanbul: TDV Yayınları.

ULUNAY, R. C. (1961), Milliyet Gazetesi, 27.11. 1961.

Ek: BU METİN, 27-31 EKİM 2021’DE, BURDUR MEHMET ÂKİF ERSOY ÜNİVERSİTESİ’NDE YAPILAN, 3. ULUSLARARASI MEHMET ÂKİF ERSOY SEMPOZYUMU: İSTİKLÂL MARŞININ KABULÜNÜN 100. YILI ÖZEL SEMPOZYUMU BİLDİRİLER KİTABI’NDA YAYIMLANMIŞTIR.

* İstanbul Medeniyet Üniversitesi, Edebiyat Fakültesi, Türk Dili ve Edebiyatı Bölümü. (Bu e-Posta adresi istenmeyen posta engelleyicileri tarafından korunuyor. Görüntülemek için JavaScript etkinleştirilmelidir.)

https://orcid.org/0000-0002-0120-3374

[1] 17. yüzyılda yaşayan Buhurizâde Mustafa Itri Efendi tarafından bestelenmiştir.

Bu yazarın diğer makaleleri

Bu kategorideki Makalelerden