8 Aralık 2022

 

Temel sorunlarımızdan birisi de, olaylara “siyah-beyaz”, “iyi-kötü”, “bizden olanlar-bizden olmayanlar” şeklinde bakan, kutuplaştırıcı bakış açısının topluma hâkim olmaya başlamasıdır. Maalesef “Partili Cumhurbaşkanlığı Sistemi”nin zorladığı ittifaklar bu kutuplaşmayı daha da keskinleştirdi… 

Kişilere ve olaylara “doğru”, “haklı”, “adil”, “dürüst”, “vicdani” yani kucaklayıcı, dengeleyici, tarafsız, kapsayıcı bir bakış açısıyla değil de, mensup olduğunuz cenahı haklı çıkaracak bir pencereden, tarafgir bir bakış açısıyla bakarsanız hiçbir temel sorunu çözemez, üstelik kutuplaştırmayı artırırsınız. Tanrı korusun her kutuplaşma da bir toplumsal çatışmanın habercisidir.

Olaylara yanlı bir bakış açısıyla bakarsanız, bir bakmışsınız ; “kol kırılır yen içinde kalır”, “benden olsun çamurdan olsun”, “benim hırsızım iyidir” gibi taraf olmayı cazip kılan sözlerin aldatıcılığına sığınarak, yalanı, talanı, soygunu, vurgunu, nepotizmi, hak yemeyi, devlet malına el uzatmayı makul görmeye, hatta savunmaya başlarsınız…

Vurgundan, talandan, soygundan, rüşvetten elde edilen paraların bir kısmı sizden yana STK’lara, gidiyorsa, işe alım sınavlarında, unvan yükselmelerinde kayırılanlar sizden, hakkı yenenler onlardansa, o yanlışları “Dava” adına savunmaktan da çekinmezsiniz… O dava bazen “Devrimcilik”, bazen “Dincilik”, bazen “Milliyetçilik” bazen “Cemaatçilik”, bazen “Tarikatçılık”, bazen “Particilik” olabilir… Bunların bir kaçı bir arada da bulunabilir… 

“Bizdenci”  davranış tarzı her toplumda az veya çok vardır… Toplumların kalkınmışlığı arttıkça bu tür davranışlar azalır, geri kalmış toplumlarda ise çoğalır… Dürüst, tarafsız yönetimlerde çok azalır, ayrımcı, kutuplaştırıcı, diktacı yönetimlerde zirve yapar…

Ülkemizde de “bizden-onlardan” ayırımının, dışlayıcı-ötekileştirici tavırların keskinleştiği dönemler oldu… 1950’lerde “Vatan Cephesi” oluşumu, 1960’ların başında “Kuyruklar” diye dışlananlar, 1970’lerde ”Devrimci-Ülkücü” kutuplaşması, 1980’lerdeki apolitikleşme sonucu her düşünce sahibini ötekileştirilmesi,  28 Şubat döneminde “İkna odaları”, FETÖ’nün sınav yolsuzlukları ve bürokrasideki hâkimiyeti ve son zamanlarda bazı vakıflar ve bazı sendikaların bürokratik kadroların oluşumunndaki etkileri bu konuda hemen aklımıza gelen bazı örnekler…

Bu “bizdenci” tavrın en akılda kalan örneğini Adalet Bakanı olduğu dönemde Mehmet Moğultay sergilemişti. Moğultay'ın Adalet Bakanlığı döneminde yapılan hâkimlik ve savcılık sınavlarında yazılı sınavda ilk 100'e giren isimlerden 57 kişi mülakatta elenmiş ayrıca alınan beş bin infaz memurunun CHP örgütlerince belirlendiği iddiaları gündeme gelmişti. Bu konuda Mehmet Moğultay’ın yaptığı bir konuşmadaki şu cümleler, “bizdenci” tavrın en radikal ifadelerinden birisidir; “Evet, hükümetten sınavlı beş bin kişilik kadro çıkarttım. Doğu'dan Güneydoğu'dan gelen insanlar aç mı, işsiz mi kalsın? Bu kadroları örgütüme vermeyip de milliyetçilere mi verseydim? Seyfi Oktay ve benim dönemimde de iki bin hâkim aldık. Bu aldığımız kadrolar, ileride yeşerecek demokrat insanlardır. Yaptığım suçsa işlemeye devam edeceğim.”

“Bizdenci” tavır bazen yükselip bazen de gerilemekle birlikte hep süregeldi. 57. Hükümetin (DSP-MHP-ANAP) uygulamaya koyduğu memurların KPSS sonuçlarına göre atanması uygulaması “bizdenci” tavra vurulan ciddi bir darbeydi… Ama maalesef bu güzel uygulama, önce FETÖ’nün sınav soruları hırsızlıkları ile daha sonra da Ak Parti hükümetlerinin uygulamaya koyduğu mülakat uygulaması ile amacından saptırıldı...

Tabii ki kadrolaşmak adına her yolu mubah görmekte, “bizdenci” tavrı sergilemekte en kural tanımaz davranan şüphesiz FETÖ olmuştur. Sınav sorularını çalarak, öncelikle iktidar partisi olmak üzere partilere sızarak, “bizdenci” yaklaşımın bir daha yaşanmamasını dilediğimiz örneklerini sergilediler. TSK’dan, emniyetten, yargıdan görevden uzaklaştırılanların gerek sayısal gerekse oransal yüksekliği FETÖ’nün bu konuda ne kadar kural dışı davrandığının somut göstergesidir…

Ama ne yazık ki, 15 Temmuz’da yaşadığımız darbe girişiminin bu “bizdenci” tavırdan kaynaklandığını göremeyenler, aynı kutuplaştırıcı “bizden olsun çamurdan olsun” anlayışını sergilemekte bir beis görmüyorlar… Mülakat adaletsizlikleri, unvan yükselmelerinde bir memur sendikasının etkisi toplumsal vicdanı yaralıyor… Bu yaklaşım inşallah FETÖ’nün yerini METÖ’lerin, NUTÖ’lerin, SÜTÖ’lerin almasına neden olmaz…

Kadrolaşma hangi amaçla yapılırsa yapılsın, sonuçta birilerin hakkı yenir. Dolayısıyla adaletsizdir, zalimanedir… Ama ondan daha kötü bir “bizdenci” anlayış vardır. Bizden olanların yaptığı yolsuzluğu mubah gören, hoş gören, hatta alkışlayan, teşvik eden tavır. Yani “Bizden olsun çamurdan olsun” anlayışı… 

Geçen hafta sosyal medyaya, sivri konuşmaları, ölçüsüz tavırları ile 28 Şubat örtülü darbesine gerekçe oluşturan kişilerden eski Rize Milletvekili ve Akit yazarı Şevki Yılmaz’ın bir videosu düştü… Şöyle diyordu “3 Kasım seçimlerine gelmeden AK Partinin kasanın ağzını açması lazım. Efendim 700 ton altınımız var, Merkez Bankası'nda şu kadar dolarımız var diyorsunuz. Kime bırakacaksınız? Bu hırsızlara mı?”  Yani diyor ki; beytülmali yağmala, parti çıkarı için kullan! Seçimi kazanmak için ahlaki veya ahlak dışı olması fark etmez her yolu dene !. 

Zaten bu Akit/Vakit yazarlarını hiçbir zaman anlamadım. Sakala, namaza, abdeste yani şekle bakarsanız Müslümanlar. Ama İslam Ahlakı? Sevgi yok, hoşgörü yok… Kin, düşmanlık, ötekileştirme… Şevki Yılmaz’ın bu yazısı bana Serdar Arseven’in 12.09.2008 tarihli Vakit gazetesindeki yazısını hatırlattı. Bu yazıyı okuyunca; “bir yazı ancak bu kadar “Bizden olsun çamurdan olsun” diye bağırabilir, “Benim hırsızım iyidir” diyebilir,  bu kadar “bizdenci” olabilir” diye düşünmüş ve arşivime kaldırmıştım. Serdar Arseven “Ben Isırırım Ama Köpeklerin Yalamasına Bile Müsaade Etmem” başlıklı yazısında; “Deniz Feneri meselesiyle niye ilgilenmediğimi soruyorlar”  dedikten sonra “Önyargılıyım. İtham Müslüman’a yönelikse ‘iftira’ derim, kâfire yönelikse ‘doğru’ derim” diye yazısına devam eden Serdar Arseven’ın yazısındaki şu cümleler çok dikkat çekici: “Çifte standartlarım var. Bu çifte standartlar nasıl mı işler? Basit itham Müslüman’a yönelmişse ‘iftira olduğu önyargısından’ hareketle çıkarım yola. Deniz Feneri benimdir, Ergenekon terör örgütü kahrolası darbe düzeninin… Bu benim tavrımdır. Ben bir Müslüman’ı, hele bir fasık saldırıyorken, asla yıpratmam. Üstadın anlayışındayım. Belki kendim ısırırım Müslüman kardeşimi. Lakin köpeklerin yalamasına dahi müsaade etmem. Hele tarassut köpeklerinin asla.”

Bu anlayış ne kadar İslami ve ne kadar insani? Bu anlayışın vadettiği düşünce insanımızı kucaklayabilir mi? Bu düşüncedeki siyasilerin halka eşit davranabileceğine, gazetecilerin doğru haber yapabileceğine inanılabilir mi? Bu bakış açısı ülkeye huzur getirebilir mi?

Herkesin “bizdenci” tavırlarını asgariye indirdiği, insanların birbirlerine sevgi ve hoşgörü ile baktığı, haklının hakkını aldığı, kimseye haksızlık yapılmadığı, yolsuzluk, haksızlık kimden gelirse gelsin karşı çıkıldığı, yolsuzlukları yapanların korunup kollanmadığı, adaletin tam anlamıyla tesis edildiği bir Türkiye benim “Simeranyam” yani “Hayal Ülkem” … 

Ama yılların, yüzyılların şartlanmışlıklarını yıkmak kolay mı? Tabii ki zor.

Birbirimizi sev(e)mesek bile saygı da duymaya başlarsak bu yolda önemli bir adım atmış oluruz.

Yazar Hakkında:

Fazlı KÖKSAL

Yazarın diğer makalelerinden: