25 Haziran 2022

 

İnsanın ulaştığı bütün bilgelik aşamaları onun kendini tanımasıyla ilgilidir. İnsanlık kendini anladığı ölçüde başka keşifler ve bilgiler ortaya çıkmış, bilhassa bilim ve teknolojide önemli gelişmeler yaşanmıştır. Bilimin ve teknolojinin gelişimiyle beraber ortaya çıkan konfor ve maddi refah insanın ise kendini tanıyıp anlamasının büyük ölçüde önüne geçmiştir. Bu da insandan beklenen bilgeliğin günlük ve sosyal hayattan çekilmesini ve iyiden iyiye görünmez olmasını beraberinde getirmiştir.

Tabiatla daimî bir alışveriş hâlinde olan topluluklarda bilgelik kendini büyük ölçüde koruyabilmiştir. Fakat onların da maruz kaldığı maddî ve mânevî baskılar bilgeliğin modern hayatta görülmesini bir ölçüde engellemiştir. Ayrıca irfanî öğretilerde çok önemli olan sessizlik, mülkiyet edinmeme, açlığa ve yoksulluğa tahammül, tabiata saygı duyma, tefekkür, bütün canlılara duyulan derin bir sevgi ve hoşgörü bugün günlük hayatta pek de önemsenmemekte ve neticede bu yüzden insan kendini tanımaktan büyük ölçüde uzak düşmektedir. Bu da sosyal ve ferdî hayatta giderek bazı psikolojik ve toplumsal meselelere sebebiyet verebilmektedir.

Yeryüzünde bilgeliği yaşamış topluluklardan birisi de Kızılderililerdir. Kızılderili ismi genel olarak Amerika yerlilerini ifade eder. Bu isimlendirme şüphesiz kıtaya sonradan yerleşen beyazlara aittir ve yerliler kendilerine daha başka isimler vermişlerdir. Çerokiler, Apaçiler, Sui Kabilesi ve diğer Amerika yerlileri uzun yıllar boyunca bu kıta üzerinde barış ve huzur içinde yaşamışlardır.

Kızılderililerin öne çıkan ortak özelliklerinden biri tabiat ve insan arasında mükemmel bir bağ kurabilmeleri ve buradan hoşgörü temelli bir bilgeliğe erişmiş olmalarıdır. Bu da onların içe yönelme diyebileceğimiz bir tür tefekkür biçimini hayatlarına dahil etmelerine yardımcı olmuş ve yerliler, varlıkla ve evrenle derinden derine etkileşim hâlinde olabilmişlerdir.

Bu yazıda yüzyıllar boyunca bilgeliklerini ferdî ve sosyal hayatta öne çıkaran Kızılderililerden bahsetmeye çalışacağız. Bunu yaparken büyük ölçüde Forrest Carter’ın Küçük Ağaç’ın Eğitimi isimli otobiyografik romanından faydalanacağız.

Anlamak

Kızılderili öğretisinde en çok öne çıkan kavramlardan birisi anlamaktır. İnsanın kendini ve tabiatı anlamaya çalışması ondan istenen önemli bir bilgelik aşamasıdır. Onların bilgece tabiata ve kendilerine yönelmeyi başarmalarının temelinde anlamak istemeyi ve sessizliği hayatın en önemli unsurlarından biri hâline getirmeleri yatar.

Konuşmak, bir Kızılderili’ye göre aslında itiraz anlamı taşır. Anlamak için durup dinlemek gerekir. Çünkü anlamak sessiz olmayı gerekli kılar. Sessizlik evrenin uyumunu ve işleyişini hissetmek demektir. Susan bir insan içindeki bilginin ve bilgeliğin uyanmaya başladığını fark eder. Romanda Büyükanne ile Küçük Ağaç’ın anlatıldığı şu sözlerde de ifade edildiği gibi:

“Elimi tuttu. Karşılık vermeden önce patikadan aşağı uzun süre yürüdük. Her zaman anlamaya çalışmamı söyledi. Benim de oraya gideceğimi ve onun bile önünde olabileceğimi söyledi. Önde olmak gibi bir şeye dünyada aldırmadığımı söyledim. Onlara yetişebilmek, bana bu kadarı yeterdi. Her zaman arkada kalmak bir tür yalnızlıktı.” (S. 81).

Kelimeler bir Kızılderili’ye insanı tanımak için yeterli değildir. Bunu, Büyükbaba’nın Küçük Ağaç’a söylediği şu sözlerin anlıyoruz: “Bir kişinin başka birine karşı sözcükleri kullandığını işitirsen, onu tanımak için sözcüklerden yola çıkma. Kahrolası sözcüklerin hiçbir anlamı yoktur çünkü. Sesinin tonuna dikkat et. Dürüst olup olmadığını yalan söyleyip söylemediğini anlarsın.”[1]

Bir şeyi öğrenmenin yolu anlamak ve yaşamaktır. Öğrenmek istemeyen birine sürekli bir şeyler anlatmanın bir önemi yoktur. Dolayısıyla Kızılderililer, öğrenmeyi yaşamın ayrılmaz bir süreci bilirler. Küçük Ağaç’ın hasta bir buzağıyı elli sente alması ve hayvanın ölmesi üzerine Büyükbaba’nın söylediği şu sözler de bunu göstermektedir: “Görüyorsun, Küçük Ağaç, öğrenmenin yapmaktan başka yolu yok. Senin buzağıyı almanı engelleseydim, her zaman bir buzağın olması gerektiğini düşünecektin. Sana satın almanı söyleseydim, öldüğü için beni suçlayacaktın. Yaşam içinde öğrenmek zorundasın.” (s. 111).

Anlamak, insanın iç dünyasında şeylerin karşılık bulması ve onlara bizim gösterdiğimiz derinlerden gelen bir saygı duygusuyla ilgilidir. Bunun yerine çok kolay bir şekilde kelimeleri ikâme edebilir ve kendimizi onlarla avutabiliriz. Halbuki bu, insanın kendini kandırmasından başka bir şey değildir: “Büyükbaba dedi ki anlamak gerekirmiş. Ama birçok insan anlamak istemezmiş çünkü anlamak zahmetli işmiş. Bu yüzden kendi tembelliklerini örtmek için sözcükler kullanır ve diğer insanlara ‘miskin’ derlermiş.” (s. 123).

Arınmak, anlamak için gereken en önemli şeylerden birisidir. Kızılderili öğretilerinde tefekkür, yalnızlık, içe yönelme ve uyku, aslında hep bir arınma ve anlama yolu olarak karşımıza çıkar. Bu kaçış değil yöneliştir. Halbuki modern hayatta tefekkür hayattan büyük ölçüde çekildiği gibi uyku bile insanların kendisine kaçtığı bir keyfiyet olarak karşımıza çıkmaktadır. Halbuki, insanın kendini tanımasına ve anlamasına yönelen öğretilerde tam tersi bir durum gözlenir.

Anlamak için kelimeler çoğu zaman yeterli olmaz. Bir Kızılderili için anlamak içsel bir süreçtir. Bir şey ya anlaşılmıştır ya da anlaşılmamıştır. Günümüz iletişiminde daha çok ikinci durumun öne çıktığını söylemek gerekir. Romanda bunu Büyükbaba’nın da bu şekilde düşündüğü görülür: “Büyükbaba dedi ki ‘Kahrolası aptal sözcük oyunu adamları aptallaştırır. Bir kişinin başka birine karşı sözcükleri kullandığını işitirsen, onu tanımak için sözcüklerden yola çıkma. Kahrolası sözcüklerin hiçbir anlamı yoktur çünkü. Sesinin tonuna dikkat et. Dürüst olup olmadığını yalan söyleyip söylemediğini anlarsın.’ Büyükbaba çok fazla sözcük kullanmaktan yana değildi. Ki bu da mantıklıydı.” (s. 100).

Büyükbaba için birini anlamak, bir bakıma onunla “kandaş” olma anlamı taşır. Bu fizyolojik bir kavram değildir. Onun için ruhsal bir müştereklik anlamı taşır kandaş olmak: “Konuşurlarken Büyükanne, ‘Ben kandaşın mıyım Wales?’ diye sorar da, Büyükbaba, ‘Sen kandaşımsın,’ derse, bunun anlamı ‘Seni anlıyorum’du. Onlara göre sevgi ve anlayış aynı şeydi. Büyükanne, anlamadığı bir şeyi sevemeyeceğini söyledi. İnsanları ve Tanrı’yı anlamaz anlamazsan ne insanları ne Tanrı’yı sevebilirdin.” (s. 53).

Yaşam ve Ölüm

Kızılderililer yaşamın başlangıcı ve sonu olmayan bir süreç olduğunu, görüntülerin sadece formlar olduğunu kabul ederler. Dolayısıyla hayatı anlamak gerekir. Ölüm yoktur hakikatte. Bunu Söğüt John’un ölümünün anlatıldığı satırlarda da net bir şekilde okuruz. “Bee’ye söyle... diye fısıldadı söğüt John, ‘Bir dahaki sefere daha iyi olacak.” ve ayrıca Söğüt John’un Büyükbaba’ya “Sizi bekleyeceğim!” demesi üzerine onun “Geleceğiz” (s. 256) sözleri de ölümün nasıl kabullenildiğini ve ona nasıl yaklaşıldığını gösterir. Söğüt John’un ölümü kitapta şöyle tarif edilir:

“Büyükbaba ile gözlerinden ruhun akıp gittiğini gördük ve bedeninden çıktığını hissettik. O zaman gitmişti. Rüzgâr bizi fırlattı ve yaşlı köknara yaslandı. Büyükbaba dedi ki bu Söğüt John’muş ve güçlü bir ruhu varmış. Onu seyrettik. Yamaçlardaki ağaçların tam üzerinde eğilerek, dağın yanından geçerek ve bir karga sürüsünü havalandırarak. Kargalar gakladıkça gakladı ve Söğüt John ile birlikte dağdan çekip gittiler.” (s. 257).

Büyükanne’nin ölmeden önce Küçük Ağaç’a bıraktığı şu not da ölüme derin bakışla yönelen Kızılderililerin bakışını yansıtır: “Küçük Ağaç, Gitmeliyim. Ağaçları hissettiğin gibi bizi de hisset. Seni bekleyeceğiz. Bir dahaki sefere daha iyi olacak. Her şey yolunda. Büyükanne.” (s. 262).

Yaşamak hem içimizle hem de dışımızla derin bağlar kurabilmektir. Daha doğrusu yaşamak anlamaktır. Bu, bizim etrafımızla derin bağlar kurabilmemize yardımcı olur.

Duyguyu Paylaşmak

Bir insanın bu dünyada aradığı şey duygusal ve fikrî bir tatmin olma hâlidir. Kızılderililer buna büyük önem verirler ve yaşanan bir şeyden hem gönüllerini hem de zihinlerini tatmin edecek, onlara bir doyum verecek bir hâl ararlar. Büyükbaba’nın bir düzenli işe girmeyişinin sebebi de aslında budur: “Büyükbaba düzenli bir işe girmeye dayanamazdı. Yapılan her şeyin doyum vermeden zamanı tükettiğini söyledi. Ki bu da mantıklıydı.” (s. 83).

Yaşam, yaşadıklarımızdan doyum elde edebilmektir. Şimdinin hâkim duygusu olan gelecekte daima her şeyin daha güzel olacağına dair inanış, Kızılderili yaşayışında rastlanan bir husus değildir. Burada yaşanan duygusal itminan bir sonraki yaşamı mükemmelleştirecektir ve ruhun güçlü kalmasını sağlayacaktır:

“İki yıl daha bir arada olacaktık: Ben, Büyükbaba ve Büyükanne. Belki zamanın yaklaştığını biliyorduk ama bundan söz etmedik. Büyükanne artık her yere benimle ve Büyükanne ile birlikte gidiyordu. Dolu dolu yaşadık. Diğerlerinin de görmesi için sonbaharda yaprakların en kırmızısı, baharda en mavi yerli menekşe gibi şeyleri gösterirdik. Böylece hep birlikte tattık ve duyguyu paylaştık.” (s. 259).

Duyguyu paylaşmak, sadece yaşayanlarla değil, bu dünyadan göçüp giden Kızılderililerin ruhlarıyla da buluşmak anlamını taşır. Bu sebeple Küçük Ağaç, roman boyunca hem Büyükannesinden hem de Büyükbabasından Çerokilerin geçmişine dâir bazı hikâyeler dinler: “Büyükanne ile Büyükbaba benim geçmişi bilmemi istiyorlardı. ‘Geçmişi bilmezsen bir geleceğin olmaz çünkü. Halkının bir zamanlar nerede olduğunu bilmezsen, nereye gittiğini de bilmezsin.’ Bu yüzden bana geçmişimin büyük bölümünü anlattılar.” (s. 55).

İyiliği Yaymak

Romanda dikkat çeken bir husus da insanın iyiliği yaymak gibi bir görevinin olduğunun belirtilmesidir. Anlamaya çalışan biri için daima iyi olmaya çalışmak gerekir ve biri bir iyilikle karşılaştığı zaman onu etrafına yaymalıdır:

“Büyükanne doğru yaptığımı söyledi çünkü iyi bir şeyle karşılaştığın zaman, yapman gereken ilk şey bulabildiğin insanla onu paylaşmaktır; bu şekilde iyilik öyle bir yayılır ki nereye gittiğini bilemezsiniz. Ki bu da doğrudur.” (s. 74).

Büyükbaba’ya göre hatırlanmaya değer olan sadece iyiler ve iyiliktir: “... yaşlandığın ve sevdiklerini hatırladığın zaman yalnızca iyiyi hatırlarsın. Kötüyü hatırlamazsın hiçbir zaman ki bu da kötünün hiçbir şeye değmediğini kanıtlar.” (s. 99).

Beden Aklı ve Ruh Aklı

Tasavvufî öğretide “akl-ı mead” ve “akl-ı meaş” diye iki kavram vardır. Akl-ı meaş, dünyadaki olaylarla, geçim derdiyle ilgilenen akıldır. Onun yöneldiği maddî şeylerdir. Bunun aksine olarak akl-ı mead, ise içe yönelik bir akıldır ve insanın mânevî tarafını temsil eder. Akl-ı meaşla uğraştığımız şeyler gelip geçiciyken akl-ı meadla meşgul olduğumuz fikirler, duygular ve tecrübeler kalıcıdır. İnsanın bir tarafı hep mânevî olduğuna göre ondan istenen şeylerden biri de akl-ı meadı kullanması ve onu hep canlı tutmasıdır.

Buna çok yakın bir isimlendirmeye Küçük Ağaç’ın Eğitimi’nde rastlamak aslında bilgeliğin tek bir kaynaktan geldiğini gözler önüne seriyor:

“Büyükanne herkesin iki aklı olduğunu söyledi. Akıllardan biri bedenin yaşaması için gerekli olan şeylerle ilgiliydi. Bedene gerekli olan barınak, yiyecek ve benzeri şeyleri nasıl bulabileceğini düşünmek için bu aklı kullanmak gerekirdi. Eşleşmek ve çocuk sahibi olmak için de bu aklı kullanmak gerektiğini söyledi. Ama bu tür şeylerle hiç mi hiç ilgisi olmayan başka bir aklımız daha varmış. Dedi ki bu ruh aklıymış. Büyükanne, beden aklını açgözlü ya da hırslı olmak için kullanır, onunla her zaman insanları kandırır ve onlardan nasıl maddi çıkar sağlayacağını düşünürsem ruh aklını bir cevizden daha büyük olmayan bir boyuta düşüreceğimi söyledi. Büyükanne dedi ki beden öldüğü zaman, beden aklı da onunla birlikte ölürmüş. Bütün yaşamını bu şekilde geçirirsen başka her şey öldüğü zaman ruh aklı yaşadığından, bir ceviz büyüklüğüne düşürülmüş akılla kalırmışsın. Sonra da ‘Yeniden doğduğun zaman -doğmak zorunda olduğun için- hiçbir şeyi anlamayan bir ceviz akılla doğarsın” dedi. Sonra, ‘Beden aklı her şeyi ele geçirirse, ruh aklı bir fındık büyüklüğüne küçülebilir ve ortadan kaybolabilir. Böyle bir durumda ruhunu tümüyle kaybedersin. Böylece ölü insan olursun,” dedi.” (s. 77).

Beden aklına mahkûm olanlar sonraki yaşamlarında ruhlarını kaybettikleri için “ölü insanlar” olurlar. Onlar dünyadaki şeylere baktıklarında kötülükten ve çıkardan başka bir şey görmezler:

“Büyükanne, ölü insanı kolayca tanıyabileceğini söyledi. “Ölü insanlar...” dedi, “Bir kötü insana baktığın zaman pislikten başka bir şey görmezsin. Onlar öteki insanlara baktığı zaman kötüden başka bir şey görmezler. Ağaca baktıkları zaman kereste ve çıkardan başka bir şey görmezler; hiçbir zaman güzellik görmezler. İşte onlar yürüyen ölü insanlardır.”(S. 77-78).

Ruh aklı doğada yaşanan her şeyin basit bir olay olmadığını, ardındaki gücü anlayabilmemizi sağlar. Yani evrenle kurabildiğimiz mutlak bağ ruh aklıyla ilgilidir. Çünkü her şeyin bir ruhu vardır ve bütün yaratılmış olanlar anlaşılmayı bekler. Ayrıca yaşam bir bütündür. Bedene bürünen her şeyin öncesi ve sonrası vardır. Yaşam, bu gelip gitmeleri anlamak içindir: “Büyükanne dedi ki: ‘Ruh aklı o kadar büyük ve güçlü olabilir ki sonunda bütün geçmiş beden yaşamların hakkında her şeyi bilir ve artık hiç mi hiç beden ölümü olmayacak bir yere gelirsin.’” (s. 78).

Beden aklı ve ruh aklı meselesi Küçük Ağaç’ın yetimler yurduna girmesi üzerine de karşımıza çıkar. Bir ders sırasında öğretmen sınıfa su kaynağından çıkan geyik sürüsü resmi gösterir ve bunların ne yaptıklarını sorar. Küçük Ağaç’ın onların çiftleştiğini söylemesi öğretmeni çileden çıkarır. Bunun üzerine öğretmen, Küçük Ağaç’ı aldığı gibi müdüre teslim eder. Müdür sopayla Küçük’ün Ağaç’ın sırtına vurarak onu cezalandırır:

“Büyük sopayı sırtıma indirdi. İlk seferinde acıdıysa da ağlamadım. Büyükanne bana öğretmişti. Bir keresinde ayak tırnağım çıkmıştı... Büyükanne bana yerlilerin acıya nasıl katlandığını öğretti. Yerli, beden aklının uyumasına izin verir ve ruh aklıyla bedeninden çıkar ve acıyı görür; acıyı hissetmek yerine. Beden aklı, yalnızca beden acısını hisseder. Ruh aklı, yalnızca ruh acısını hisseder. Bu yüzden bıraktım, beden aklım uyusun.” (s. 235).

Ruh aklı, ölüme yakın hâllerde insana hâkim olmaya başlar. Kişi, ruh aklını ne kadar beslemişse bir sonraki yaşamında da o kadar güçlü olur. Yaşamı boyunca ruh aklını besleyen ve ona dâimî tecrübeler ve duygular yaşatan bir Kızılderili için ölüm asla meçhul değildir ve istenen bir şeydir. Bunun Büyükbaba’nın son demlerinin anlatıldığı şu satırlarda da okuruz:

“Büyükbaba’nın beden aklı teklemeye ve uyumaya başladı. Ruh aklı egemen oldu. Söğüt John ile çok konuştu. Büyükanne onun başını kollarına aldı ve kulağına fısıldadı. Büyükbaba, beden aklına geri döndü. Şapkasını istedi ki ben almıştım; şapkayı başına koydu. Elini tuttum ve bana sırıttı. ‘İyiydi Küçük Ağaç. Bir dahaki sefere daha iyi olacak. Görüşürüz.’ Ve kayıp gitti; Söğüt John’ın yaptığı gibi.” (s. 260).

Ruhu Hissetmek

Büyükannenin babası Kahverengi Kanat bir gün, yakınlarındaki meşe ağaçlarının heyecanlandığını duymuş. Bir şeylerin olacağını sezmiş. Günlerce meşe ağaçlarının arasında gezinmiş, onlara dokunmuş. Ağaçlar hâlâ heyecanlı ve ürkekmiş. Daha sonra bunun sebebini anlamışlar. Birtakım işçiler gelip kesilecek ağaçlara işaret koymuşlar. Az sonra gitmişler. Sonraki günlerde de buraya yol açmaya başlamışlar. Babaannenin babası bir şeyler yapılması gerektiğini biliyormuş. Bütün Çerokiler bunda hemfikirmiş. Bir şeyler yapılmalıymış. Meşe ağaçlarının kesilmesine kimsenin rızası yokmuş çünkü…

En sonunda Çerokiler gün içinde işçilerin açtıkları yolları gece siperler kazarak bozmaya başlamışlar. Beyaz adam yolun bazı kısımlarına nöbetçi askerler koymuş. Ancak Çerokiler’in mücadelesine engel olamamışlar. Bir gün buraya arabalarla gelmişler. O gün genç bir meşe ağacı bir arabanın üzerine yıkılmış, iki katır ölmüş ve araba da paramparça olmuş. Büyükanne “Bu çok iyiydi. Sağlıklı bir beyaz meşeydi ve düşmesi için hiçbir neden yoktu.” der. Nihâyet beyazlar yenilgilerini kabul ederler ve çekip giderler. Çerokiler, onlar gittikten sonra meşe ağaçları kurtulduğu için eğlenirler. Kendini genç olmasına rağmen feda eden meşe ağacı içinse hüzünlü şarkılar söylerler. Büyükanne’nin Küçük Ağaç’a söylediği şu sözler bir ağacın sessiz sedasız bir hüznü gibidir:

Küçük Ağaç…” dedi, “Bunları kimseye anlatmaman gerekir, çünkü beyaz adamın olan bu dünyada onlara anlatmanın bir yararı olmaz, ama sen bilmelisin. Bu yüzden sana anlattım.” (s. 79-80).

Herhangi bir ağaçta, kuşta, canlı bir varlıkta onun yaşamını hissetmek, duygularını paylaşmak aslında bir yerli için en sık yapılan şeylerden birisidir. Bu, ruhu hissetmektir. Bu, onların ruhlarındaki acıyı dindirmelerinin de bir yoludur. Yetim yurdundan evine dönen Küçük Ağaç’ın gizli yerinde kalıp rüzgârı, ağaçları, suyun sesini ve kuşları hissedip dinlemesi de Kızılderililerin küçük yaşlarda bunu bir insana kazandırabildiklerini göstermektedir. Bu göstermektedir ki, bilgeliği yaşayıp onu hissetmenin belirli bir yaşı yoktur:

“O kısa kış gününde gizli yerimde yattım. Artık ruhum acımıyordu. Rüzgârın, ağaçların, su kaynağının ve kuşların şarkısını hissederek yıkanıp temizlendim. Onlar beden akıllarının nasıl çalıştığına aldırmıyordu ve beni anlıyorlardı. Bu yüzden bana cehennemi anlatmadılar ya da nereden geldiğimi sormadılar. Hiç mi hiç kötü bir şey söylemediler. Böyle sözcük-duygularını bilmiyorlardı ve kısa bir süre sonra onları ben de unuttum.” (s. 249).

Her insan ve her canlı bir duyguyu yaşamak üzere dünyaya gelir. Bu yüzden onlar en derinlerde bir değer duygusu taşırlar. Bunu öyle istedikleri için değil, kendilerine değer verilip yaratıldıkları için... Kızılderililerin doğaya ve bütün canlılara engin bir hoşgörüyle yaklaşmalarında bunun etkili olduğunu düşünmek mümkündür. Büyükbaba’nın Küçük Ağaç’a söylediği gibi, “Büyükbaba av köpeği ya da başka bir şeyin değer duygusunu yitirmesinin çok kötü olacağını söylüyordu.” (s. 32).

Toprak Ana-Monolah

Doğa, insanın en güçlü yanıdır. Çünkü insan, daimî surette oradan beslenmektedir. Tabiata yönelik her türlü tehdit aynı zamanda insana yönelmiştir. Doğayı anlamak insanı çok derinlerde duymak demektir. Bu sebeple hiçbir öğreti doğadan ayrı düşünülemez.

Kızılderili bilgeliği de bir zemin olarak doğadan beslenir. İnsanların doğumu, tarladaki ekim işleri ve günlük yaşayış büyük ölçüde yıldızlara, rüzgâra ve mevsimlere göre tayin edilir. Bu da yerlileri büyük ölçüde doğayla iç içe kılan hususların başında gelir. Bununla beraber, Kızılderililer doğaya ve onun unsurlarına büyük bir sevgi beslerler. Büyükanne’nin Küçük Ağaç’a söylediği şu sözlerinde de bunu anlamak mümkündür: “Büyükanne dedi ki çok az insan ağaçlara, kuşlara, sulara -yağmura ve rüzgâra- tam sevgi duymak için seçilirmiş.” (s. 177).

Yerlilerin bütün bir tabiatla organik ve çok güçlü bir bağı vardır. İnsanın bütün anlayışı bu saf güzellikten beslenir. Toprak Ana yani Monolah, bütün yaşamın kaynağıdır. O annedir. Üzerinde yaşayan her şeye şefkat doludur. O, kendisindeki her şeyi büyük bir şefkatle kucaklar:

“Mon-o-lah’ın (Toprak Ana’nın) rahminde farklı tohum türleri, farklı beden ısılarında yetişir. Mon-o-lah ısıtmaya ilk başladığı zaman yalnızca en küçük çiçekler doğar ve ağaçlarda yaşam veren öz dolaşmaya başlar. Ağaçları gebe kadın gibi şişirir, ta ki tomurcuklarını patlatana kadar.” (s. 127).

Monolah, canlıdır. Büyük bir yaşam iradesine sahiptir:

“Doğa hakkında her şeyi bildiğini ve doğanın ayrı bir ruha sahip olmadığını söyleyenler, bir dağın bahar fırtınasında hiç bulunmamışlardır. Mon-o-lah baharı doğururken, doğum yapan bir kadının yatak çarşaflarını parçalaması gibi dağları parçalayarak işe başlar.” (s. 128).

Yerliler Toprak Ana’ya ve diğer doğa olaylarına büyük bir hoşgörüyle yaklaşırlar. Küçük Ağaç’ın büyük ebeveynlerinde bulduğu bilgelik de böyle bir zemin üzerinde gelişmiştir. Tabiat bütün özellikleriyle ve derinliğiyle tanınır. Buna, doğanın onlara sunduğu bilgeliği duymak da denebilir. Rüzgârın esişi, kuşların ötüşü, yaprakların sararışı hem daha derin anlamlarla insana gelir. Tabiat olaylarını yorumlayan bir insan hem etrafında gelişen şeylere kayıtsız kalmaz hem de bilgeliğe giden yolda onlardan hikmetler devşirmeye başlar.

Dağlar

Küçük Ağaç’ın Eğitimi’nde dikkat çeken bir diğer husus dağlara verilen önemdir. Bu, aslında bilgeliğin de dağları çok önemsediği anlamına gelir. Çerokilerden bahsedilen şu satırlarda da bunu anlamak mümkündür: “Büyükbaba’nın babasının halkı dağlarda yetişmişti. Toprak ya da çıkar özlemi çekmiyorlardı ama dağların özgürlüğünü seviyorlardı. Çeroki’nin sevdiği gibi.” (s. 58).

Bu son iki cümlede anlatılan dağların özgürlüğü Kızılderililerin dağlara bakışını çok iyi ifade eder. Dağlar neden özgürdür ve yerliler bunu neden söz konusu etmektedir? Amerikan yerlilerine maruz görülen birçok uygulama ve onların yerlerinden yurtlarından sürgüne mecbur edilmesi hadisesi Çerokiler’i tıpkı diğerleri gibi dağlara çekilmeye ve burada kendi hâllerinde yaşamaya sevk etmişti. Bu durum bir bakıma Küçük Ağaç’ın Eğitimi romanı boyunca da anlatılır. Büyükbaba, Büyükanne ve Küçük Ağaç dağdaki kulübelerinde yaşarlar. Onların yine buralarda gizledikleri küçük bir viski üretme yerleri vardır. Geçimleri daha çok bu sayededir. Ayrıca kestane, ceviz, atkestanesi, çilek, böğürtlen gibi doğal ortamlarında yetişen ürünler de onların gıdalarını teşkil etmektedir.

Romanda, Büyükbaba’nın gizli bir yeri vardır. Dağın üzerinde gündoğumunu seyrettiği yerdir burası. Büyükbaba sabahın çok erken vakitlerinde buraya gelip gündoğumunu seyretmekten çok hoşlanmaktadır. Büyükanne, vefatı üzerine Büyükbaba’yı gizli yerine götürür:

“Büyükannenin, Büyükbaba’yı nereye götüreceğini biliyordum: Gizli yerine. Gündoğumunu seyrettiği ve bundan asla usanmadığı, sanki ilk kez seyrediyormuşçasına, ‘Canlanıyor!’ demekten hiç vazgeçmediği dağ tepesine. Belki de ilkkezdi. Belki her doğum farklıdır. Büyükbaba farklı olduğunu görebiliyor ve biliyordu.” (s. 261).

Bir Çeroki’ye zarar verecek olan şey onun yaşadığı çevreden uzaklaşması, dağlarına uzak kalmasıdır. Çerokilerin sürgünüyle ilgili hadiselerin anlatıldığı kısımda geçen şu ifadeler de oldukça çarpıcıdır: “Çeroki, dağlarından uzaklaştıkça ölmeye başladı. Ruhu ölmedi, zayıflamadı da. Ruhu çok genç, bedeni çok yaşlı ve hastaydı.” (s. 57).

Küçük Ağaç’ın iç dünyasında dağlar belirgin bir iz bırakmıştır. Bu durum, Büyükbaba için de böyledir. Birlikte dağların eteklerine çöken sis kümelerini, yine buradan güneşin doğuşunu ve batışını seyrederler. Dağlarda yankılanan bir ses onlar için çok derin anlamlar taşımaktadır:

“Bir sabah güvercini uzun uzun ve boğuk öttü. Dağlar bu ötüşü alıp defalarca yankıladı, uzaklara taşıdı; öyle ki bu sesin ne kadar dağ ve çukurdan geçeceğini merak ederdiniz. Sonunda uzaklarda kayboldu gitti, bir sesten çok bir anıya benziyordu.” (s. 35).

Tabiat

Kızılderili bilgeliğinin temelinde doğanın insan düşüncesine zengin bir zemin olması yatar. Bir Kızılderili doğanın karşısında hem çok dikkatli hem de ona büyük bir sevgi ve hoşgörüyle doludur. Onlar, doğanın kendisine vereceği bilgeliği hemen her gün talep etmekte ve ondan bunu istemektedir. Sadece doğaya değil onda yaşayan her şeye büyük ve güçlü bir sevgi duyulmaktadır. Hiçbir şey talan edilmez. Kızılderili, tabiatın nimetleri karşısında asla aç gözlü değildir. Yaşamak için aldıklarında bile onun işleyişine zarar vermemeye çalışır. Büyükbaba, Küçük Ağaç’a şöyle der:

“Yalnızca gereksinim duyduklarını al. Geyik alıyorsan, en iyisini alma. En küçük ve en yavaş olanını seç, o zaman geyik daha güçlü olur ve her zaman sana et verir. Pa-koh (panter) bunu bilir. Sen de bilmelisin.” (s. 17).

Kızılderililer, doğayla çok yakın münasebetler kurabilmişlerdi. Onlar en basit görünen şeylerden kendilerine göre sonuçlar çıkarabiliyorlardı. Küçük Ağaç şöyle der:

“Çalışırken kuşları dinlerdik. Kuşlar uçup gider, cırcır böcekleri şarkı söylemeyi keserse çevrene bakınman gerekirdi.” (s. 90).

Gelen her kuşun bir sebebi vardır ve herkes bunu bilir:

“Dağlardaki kulübemizin yakınlarına gelen her kuş bir şeyin işaretiydi. Dağlılar inanırdı buna. Ben de inanıyordum. Büyükbaba da...” (s. 132).

Kızılderililer, sebepsiz yere bir canlıya zarar vermezler. Bunun için gerekli bir sebep olmalıdır:

“Bir yerli, balıkçılık ya da avcılığı asla spor olsun diye yapmaz, yalnızca yiyecek için yapardı. Büyükbaba dedi ki spor için bir şeyi öldürmeye gitmek dünyadaki en aptalca, kahrolası şeymiş.” (s. 134).

Mevsimler, tabiatı yorumlamak için çok iyi birer imkândır. Her mevsim bir yerliye bir dolu bilgelikle gelir:

“Güz doğanın merhamet zamanıdır. Sana ölmekte olanlar için işleri düzene sokma şansı verir. Ve böylece, işleri düzene soktuğunuz zaman yapmanız gereken ama yapmamış olduğunuz her şeyi tasnif edersiniz. Hatırlama zamanıdır bu... Pişmanlık duyma ve yapmamış olduğunuz bazı şeyleri yapma zamanıdır. Söylememiş olduğunuz şeyleri söylemiş olma zamanı...” (s. 209).

Baharda başlayan doğum, sonbaharda yüzünü belli eden ölüm ve kışın doğanın derin bir sessizliğe bürünmesi basit bir hadise değildir. Büyükanne bunu Küçük Ağaç’a şu sözlerle anlatır:

“Her şeyin doğduğu (Ve her zaman bir şeyin, hatta bir fikrin bile doğduğu) baharda yaygara kopar. Bir bebeğin kan ve acıyla doğması gibi bahar fırtınaları vardır.” (s. 78). Küçük Ağaç’a göre “Büyükanne, bunun, ruhların yeniden maddi biçimlere büründüğü için kopardığı yaygara olduğunu söyle”miştir (s. 78).

“Sonra yaz vardı... Bir de yaşlanma, zamanın gerisinde kalma, ruhen üşüme... gibi tuhaf ve benzersiz duyguları hissetmemizi sağlayan ‘güz’ vardı. Bazı insanlar buna eskiye özlem ve hüzün derdi. Kış... Ölen ya da ölü gibi görünen her şeyle birlikte kış... Kıştan sonra baharın doğuşu gibi yeniden hayat bulan bedenimiz... Büyükanne, Çerokilerin bunu bildiğini ve yıllar önce öğrendiklerini söyledi. Büyükanne, gizli yerimdeki o yaşlı, tatlı sakız ağacının da bir ruhu olduğunu öğreneceğimi söyledi. İnsanlarınki gibi bir ruh değil, ağaç ruhu olduğunu... Babasının ona bu konuda her şeyi öğrettiğini söyledi.” (s. 79).

Büyükanne, Küçük Ağaç’a ruhtan söz ederken bencil olmamalarının ağaçlara çok fazla ruh verdiğini söyler. Meşeler, sumaklar, hurmalar, ceviz ve kestaneler başka yaşam formlarına saygılı idi. Bu yüzden de onların ruhu da çok güçlüydü (s. 79).

O hâlde ruhu güçlü kılan yaşamın ortak bir süreç olduğunu hissedip hayatında diğer şeylerle duyguyu paylaşmaktır. İnsanı mânevî olarak dinç kılan ve diğer şeylerle güçlü bir bağ kurabilmesini sağlayan da budur.

Yasin ŞEN

[1] Forrest Carter, Küçük Ağaç’ın Eğitimi, İngilizceden Çeviren: Şen Süer Eker, Say Yayınları, 19. Baskı, İstanbul 2021, s. 100.

Yazar Hakkında:

Yasin ŞEN

Yazarın diğer makalelerinden: