3 Temmuz 2022

Kapitalizm, artık çağımızda neredeyse bütün izmlerin ana rahmi, beslenme bataklığıdır. Her çağın ve her sıfatı başına almış olan kapitalizm neticede “bireyi daha çok nasıl işgal edebilirim” sorusuna cevaplar ve bu cevaplara yöntemler arayarak alanını genişletmiştir. Bu genişlemede sistemin bilgiye ulaşmayı, bilgi elde etmenin bir yolu olan okumayı ve var olan okuyucu kitlesini önemli ölçüde etkilemesinin de payı olmuştur.

kapitalizm ki, daha çok günü kurtarmayı amaçlayan pragmatizmi (faydacılık) hayatın her alanında bir davranış şekli olarak kabul ettirmeye çalışarak, insanları fayda için araçlar peşinde koşan, neticede bu koşusunda kendisi de bir araç haline dönüşen hem geçmişi hem de yarını olmayan, işgal edilmiş varlıklara indirgemektedir.

Kapitalizm, bireylerin ve üretici birimlerin kişisel çıkarları doğrultusunda ve en başta kȃr amacıyla iktisadi faaliyetlerde bulunduğu, özel mülkiyet ve hür teşebbüsün esas olduğu, üretimin pazara yönelik olarak yapıldığı, her tür mal ve hizmetin alım satıma konu olduğu sosyo-ekonomik ve ideolojik sistem… Batı dünyasında 15. Ve 16. Yüzyıldan itibaren feodalizminçözülmesiyle onun yerine geçmeye başlayan, 18. Ve 19. Yüzyılda hâkim örgütlenme haline gelen, sermaye egemenliğine dayalı anlayış. Bu sistemde sermayenin dayanışma, yardımlaşma ve merhamet gibi duygulara pek pirim vermeyen acımasız kanunları vardır. Aslında “kanunsuzlukları” dense daha da yerinde olacaktır. Çünkü bireyi işgal için “her yol mubah” anlayışı bu izmin de temel felsefelerinden birini oluşturur. İşte bu düşünceden hareket eden kapitalizm “tüketim köleliği”ni körükleyen daha da çok üretmenin ardından elbette daha da çok tüketmeyi getirerek sömürü hazzını büyütmeyi hedeflemiştir. Bu haz büyütme işi hep başkalarının sıkıntıları, geri kalmışlığı, acıları, sömürüsü üzerine kurulduğundan ne insanlara ne de bütün insanlığa mutluluk getirmeyi başarabilmiştir. 

Tüketimde, gerekli-gereksiz veya neredeyse her şeyin ‘gerekli’ olduğu, yoksa ‘ihtiyaç’ haline getirilme mantığını yerleştiren kapitalizm, sınırını burada çizip bırakmamaktadır. Aynı zamanda insanları gösterişinden, kibrinden yakalayarak da sürüklemektedir. Mesela her türlü nesnelerin, eşyaların, araçların sahibi olunmasını bir statü, bir güç değeri olarak pompalayıp, insanı eşya ile işgali cazibeli (!) hale de getirmektedir. Bunu yaparken kapitalizmin ilk belirlediği ilke ahlaktan önce egonun doyurulması, sonra gelişen teknoloji ile kendisini yenilerken insanlar arasındaki insani olan her bağı koparmaya çalışmak ve sonra insanlar arasındaki anlaşma zemininin yine egoizm ile doyurulacağının üzerinde durmak. Zaten Fırancıs Fukuyama, kapitalizmin bu yapısını ve yaklaşımını şu cümlelerle işaret eder ve der ki; “Kapitalizm, bencilliği ahlaki yükümlülüğün önüne koyarak ve kendisini teknolojik olarak sürekli yenileyerek insan topluluklarında yüzyıllar içerisinde oluşturulmuş bağları yok eder ve bu topluluklara toplumsal uyuşma zemini olarak bencillikten başka bir şey bırakmaz.”[1]

Kapitalizm; insanı eşya ile eşyada köleleştirmek, insanı eşya ile işgal etmek demektir aynı zamanda. Çünkü kapitalizm deyince ilk akla gelen kavramlar üretim, talep, daha çok tüketim, şöhret, başarı, istekleri körüklemek, durmadan ihtiyaçlar yaratmak ve benzerleridir.

Kapitalizmde birey sadece üretim alanında yönetilme ve yönlendirilmekle kalmıyor, görünüşte insanın özgür seçimini yapabildiği tüketim alanında da yönetilmektedir. Bireyde oluşturulan güçlü talep etme mekanizması, çeşitli vasıtalarla bireyin isteğini durmadan artırarak ve bu istekleri yönlendirerek yapılmaktadır. Çok çeşitli reklam yayma vasıtalarıyla talepler kışkırtılırken, beğeniler de yönlendirilip yönetilmektedir. Bu şekilde bireyin arzuları işgaldedir, bireyin beğenileri işgaldedir böylece. Beğenmeyip beğendiriliyoruz, seçmeyip seçtiriliyoruz.

Kapitalizm uygulamaları nasıl bir bireye ihtiyacı olduğunu Fromm şu cümlelerle açıklar: “Bu sistemin; kendini özgür, bağımsız, hiçbir otoritenin ya da vicdani ilkenin nesnesi olmadığını sanan, gene de yapması istenilen doğrultuda buyurulmaya, sosyal makineye sürtünmeden uymaya istekli insanlara gereksinimi söz konusudur. Zor kullanmadan güdülen, lidersiz yol alabilen, başarıya ulaşmanın, durmamanın ve ilerlemenin dışında amacı olmadan harekete getirilen insanlar onun istedikleridir… Her şey, radyo, televizyon, kitaplar ve ilaçlar da dâhil olmak üzere; kâr ilkesinin öznesidir. İnsanlar çoğunlukla tinsel varoluşları, bazen de bedenleri için zehir sayılan türden bir tüketime yöneltilirler.”[2] Çağımızda modern kapitalizmin artık bunları başardığı da rahatça söylenebilir.

Sürekli “ihtiyaç” hissettirerek bağımlı kılma ve bu şekilde gütme, işgali sürdürme, hatta bunu bir süreç içerisine sokma kapitalizm ve destekçilerinin en başta gelen uygulamalarındandır. Çünkü sürekli ihtiyaç birilerine bağımlılığı, bağımlılık iseinsanın işgalini hazırlayacaktır, hazırlamaktadır.

Hep elde etme arzularını körükleyerek insanı işgal eden kapitalizm ve bu zihniyet sahipleri, onu makamda, mevkide, şanda, şöhrette elde etmenin kölesi haline getirirken, insan da masum kalamamaktadır. Nitekim E. Fromm[3], şöhret ve başarı kazanmak arzusu ve çalışma güdüsü gibi kuvvetler ortaya çıkmasaydı, modern kapitalizmin gelişemeyeceğini vurgular. Yani insanın tanınma, başarı kazanma ve benzeri psikolojik ihtiyaçlarını tespit eden kapitalizm, onun bu zaaflarından yararlanma kılıfına “modern” sıfatını başına ekleyerek işgalini sürdürmektedir. 

Paylaşma, ihtiyacı olana, hak edene verme yerine, her şeyi ama her şeyi kendinde, kendinde varsa yine kendinde, sonra en yakınında biriktirme şehveti insanı bu hazzına (hedonizm: hazcılık) köle durumuna düşürebilmektedir. Oysa sürekli “istek”, “heva ve heves” peşinde koşmaya heveslendirme girişimlerinin her türlüsünün amacı insanı işgal etmektir. Kapitalistler elde ettiklerini insanı gütme ya da işgal etme alanlarına yatırmakla savaşlarını sürdürmektedirler. Buna bir anlamda reklamlarla, ideolojilerle, siyasetle, propagandalarla uyuşturmak, hipnotize etmek, köleleştirmek de denebilir.

E. Fromm[4] kapitalizmin de komünizmin de insanı işgal etme, köleleştirme anlayışlarında benzer yöntemleri kullanmış olduğunu kabul eder. Her ikisinin de endüstriyelleşme üzerine kurulduğunu, amaçlarının durmadan artan ekonomik verimlilik olduğunu, her ikisinin de yönetici sınıf ve profesyonel politikacılarla yönetilen toplumları olduğunu vurgular. Buradan hareketle de şu hükme varır: “Doğu’nun laik Mesihçiliğine ve Batı’nın Hıristiyan ideolojisine sahte bağlılıklarına rağmen ikisinin de bakış açıları materyalist doğrultudadır… Her iki sistemde eğer aynı yolda giderlerse, en az yığın adamı kadar amaçsız olan, bürokratlar tarafından yönetilen yığın adamı, yabancılaşmış, iyi doyurulup giydirilmiş, iyi oyalandırılmış, inisiyatifsiz insan, yaratıcı, düşünen duyarlı insanın yerini alacaktır. İlk yeri nesneler olacak ve insan ölmüş olacak. İnsan, bir hiçken, özgürlükten ve bireysellikten konuşuyor olacak.” 

Zamanımızda Fromm’un bazı öngörülerinin gerçekleştiği görülmektedir. Lakin insanın ölümü yerine, nesneleşerek işgal edilmesinden bahsetmek daha da doğru olur. “İnsanın hiçliği” meselesine katılmak mümkün değildir. Çünkü bir izmi başka bir izme sığınarak, ondan medet umarak izah etmek de bir başka çelişkili tabloyu ortaya koyar. Eğer “hiç” olduğuna inanılan insanın özgürlüğünden ve bireyselliğinden konuşuluyorsa, bu da özgürlük anlayışı ile doğrudan ilgilidir. Çünkü izmlerin verdiği ya da vermek istediği özgürlük apaçık ortadadır. Bireyi ya kendi arzularına ya kendi ayarındaki diğer varlıklara ya da nesnelere kul-köle olmaya davet etmektedirler. İnsan özgürlüğünü kısıtlayan ya da ortadan kaldıran faktörler izmler tarafından bilerek-bilmeyerek yanlış teşhis edilerek, insan onlarca efendinin işgaliyle şizofren bir köleye dönüştürülmektedir.

Neredeyse her izm insanı çeşitli yönlerinden yakalamaya, işgal etmeye çalışan pranga gibidir. Elbette komünizm de bunlardan biridir. Nitekim Erıc Hoffer ’in de ifade ettiği gibiyeni bir dünya yaratma keşmekeşine pervasızca atılan Lenin ve Bolşevikler, Marksist öğretinin (Marksizm) her şeye muktedir olduğuna körü körüne inanmışlardı.  Bu sistemi uygulayan bir devlette iş bakımından yarışma ve özgürlük olmadığı, bireylerin özel yaratış gücüne değer verilmediği için onların çalışması ve üretmesi nispetinde yükselmesinden de bahsedilemez. Çalışma hürriyeti olmadığı için sanat, fikir eserlerinin ve orijinal yaratışların, özellikle manevi alanda doğması çok güçtür. Bu anlayış topluma tek fikri, tek sanatı ve tek görüşü zorla kabul ettirmek isteyince, eski çağlarda da olduğu gibi derin bir taassup, yani fanatizm içine yeniden düşürmektedir.[5] Hatta bu fanatizmi daha da ileri götürenler Marksizm’i bir din olarak da görmüşler. “Marksist sosyalizm, cenneti yeryüzünde vadeden dinler grubunda yer alır[6] ifadesi ile de bu görüşlerini pekiştirmişlerdir. Bu görüşün gerisinde; biraz da tarihte ve yaşanan zamanlarda dini, insanları işgal etme olarak kullanan zihniyetlerden örtük olarak faydalanma anlayışı da yattığı söylenebilir. Çünkü Marksizm’i din olarak ileri sürerek özgür insana tuzaklar kurmayı denemek bunlara hiçbir şey kaybettirmeyecekti. Nitekim öyle de yaptılar. İnsanın, insanlığın acılarından ve zaaflarından, arayışlarından yararlanmayı çok iyi başardılar. Hoffer’in (s.22) ifadesiyle söylenecek olursa Nazilerin Marksizm kadar güçlü bir öğretileri yoktu, fakat onların yanılmaz bir lidere ve yeni bir tekniğe inançları vardı. Yeni blitzkrieg (yıldırım savaşı) ve propaganda tekniklerinin Almanya’yı yenilmez duruma getirdiği yolundaki ateşli inanç olmasaydı, Nasyonal Sosyalizm belki de böylesine hızlı bir gelişme göstermeyecekti. Neticede “1.Dünya Savaşı’nın sefaletinin içinden…

(Devam edecek…)

Dipnotlar

[1] Fırancıs Fukuyama. Büyük Çözülme. 2.Baskı. İst-2009,s.322 devamına da bakılabilir.

[2] E. Fromm. İtaat Üz. 2001.s.83

[3] Hürriyetten Kaçış. İst-1979.s.36

[4] İtaatsizlik Üzerine.2001.s.88-89

[5] H. Z. Ülken. Aşk Ahlakı. 1981.s.172

[6] Joseph A. Schumpeter. Kapitalizm Sosyalizm ve Demokrasi-1. Varlık Y.1966.s.13

Yazar Hakkında:

İhsan KURT