25 Haziran 2022

            Bâzı vakitlerde birtakım kelimeler, dilimize pelesenk olur, irâdemiz dışında, bize yapışırlar. Çanakkale, bu kabîl keliemelerdendir. Marmara Denizi ile Adalar Denizi’ni hem ayıran, hem de birleştiren bir mevkide yer alan Çanakkale’yi, bize bu denli füsûnkâr kılan, elbette, orada cereyân eden muhârebelerdir. Birinci Dünyâ Savaşı içinde açılan Çanakkale Cephesi, Türk’ün zafer çerâğına dönüşmüş, orada yaşananlar, dilden dile aktarılmış, nesilden nesile intikâl etmiştir.

            Çanakkale Muhârebeleri, azın çoğa, haklının haksıza, mazlûmun zâlime galebesi ile netîcelenmiştir. Bu saydığımız fiillerden az, haklı ve dahî mazlûm olan Türk milleti idi. İngiliz, Fransız ordu ve donanmalarına , o iki devletin sömürgelerinden getirilen ve çoğu Müslüman olan askerler de katılmış, cephe bir insan mahşerine dönüşmüştü. İstiklâl Marşı şâirimiz Mehmed Âkif, Çanakkale’de şehâdet şerbeti içen Türk evlâdı için yazdığı hârikulâde şiirinde, bu mahşerî manzarayı şöyle anlatıyor:

            “Eski Dünya, yeni Dünya, bütün akvâm-ı beşer 

Kaynıyor kum gibi, Mahşer mi, hakîkat Mahşer! 

Yedi iklîmi Cihân’ın duruyor karşında, 

Ostralya'yla berâber bakıyorsun: Kanada!

Çehreler başka, lisânlar, deriler rengârenk.

Sâde bir hâdise var ortada: Vahşetler denk.

Kimi Hindû, kimi yamyam, kimi bilmem ne belâ.. 

Hani tâûna da züldür bu rezîl istîlâ.”

Târîhî kayıtlara “Anzak” adıyla giren düşman birlikleri, Avustralya, Kanada ve Yeni Zelânda’dan getirilen askerlerden teşekkül ediyordu. Hindistan’dan ve Afrika’nın muhtelif bölgelerinden tabur tabur askerler, Çanakkale önüne yığılmış idi. Kum misâli kaynayan bu insan kalabalığı, Türk’ün toprağına göz dikmiş idi. Çehreleri, lisânları, derileri rengârenk olan bu düşman kuvvetlerinin ortaya koyduğu vahşette bir ayrılık yoktu. Hepsi de, aynı alçaklıkta ve insanlıktan uzak bir vahşeti paylaşıyorlardı. Bu vahşet, vebâ denilen bulaşıcı ve öldürücü hastalığı bile mâsûma çıkaracak derecede görünüyordu.

Çanakkale Cephesi, Bizim için insan öğüten bir değirmene dönmüştü. Mevcut askerimiz kâfî gelmeyince, asker olmayan insanımızı da oraya gönderdik. Hepsi de bu memleketin okumuş ve yazmış tabakasını, yâni münevver kısmını teşkîl eden neslimizi, Çanakkale’ye yolladık ve onların çoğu, geri dönmedi, şehîd oldu. Resmî rakamlarda iki yüz elli bin civârında görülen şehîd sayımız, künyesi bulunamayan isimsiz şühedâ ile hesâb edildiğinde, en az bunun iki misli bir sayıyı gösteriyordu. Millet olarak, Çanakkale’de kaybettiğimiz münevverlerin sıkıntısını ve dinginliğini, hâlâ çekiyoruz.

Çanakkale Zaferi, öyle sıradan bir hâdisenin anılması işi değildir. Bugün, şeceresinde Çanakkale şehîdi olmayan âilemiz yok gibidir. Bu yüzden, Çanakkale deyince, Türk’ün sînesi daralır, soluğu azalır…

 

Yazar Hakkında:

Turgut GÜLER

Turgut GÜLER

1951 yılında Afyonkarahisâr’ın Sultandağı ilçe­sine bağlı Dort (bugünkü Doğancık) köyünde doğdu. Âilesi, 1959 Ocağında Aydın’ın Horsunlu kasabasına yerleşti. İlkokulu orada, Ortaokulu Kuyucak’da okudu. İki hafta kadar Nazilli Li­sesi’ne devâm ettikten sonra, Nazilli Öğretmen Okulu’na girdi. Bu okulun ikinci sınıfını bitirdiği 1968 yılında, İstanbul Yüksek Öğretmen Okulu Hazırlık Lisesi’ne kaydoldu. 1969-1973 yılları arasında, Yüksek Öğretmen Okulu hesâbına, İstanbul Üniversite­si Edebiyât Fakültesi Târîh Bölümü’nde tahsîl gördü.

İstanbul Çapa’daki Yüksek Öğretmen Okulu’nun Kompozis­yon ve Diksiyon Hocası olan Ahmet Kabaklı’nın başkanlığında kurulan Türkiye Edebiyât Cemiyeti’nde, bilâhare bu cemiyetin yayınladığı Türk Edebiyâtı Dergisi’nde vazîfe aldı. Bir tarafdan üniversite tahsîline devâm etti, bir yandan da bahsi geçen der­ginin “mutfak” tâbir edilen hazırlık işlerinde çalıştı. Metin Nuri Samancı’dan sonra da ikinci yazı işleri müdürü oldu (Mart 1973, 15. Sayı). Bu dergide yazı ve şiirleri yayımlandı.

1973 Haziranında üniversiteyi bitirdiğinde, Malatya Mustafa Kemâl Kız Öğretmen Lisesi târîh öğretmenliğine tâyin edildi. Ah­met Kabaklı’nın arzûsu ile bu görevine başlamadı ve İstanbul’da kaldı, Türk Edebiyâtı Dergisi’ndeki mesâîyi sürdürdü. 1975 yı­lında hem Edebiyât Cemiyeti (Bakanlar Kurulu karârıyla Türkiye kelimesi kaldırılmıştı), hem de Türk Edebiyâtı Dergisi, maddî sı­kıntılar yaşadı, dergi yayınına ara verdi. Bunun üzeri­ne, resmî vazîfe isteği ile Millî Eğitim Bakanlığı’na mürâcaat etti.

Van Alparslan Öğretmen Lisesi’nde başlayan târîh öğretmen­liği, Mardin, Kütahya ve Aydın’ın muhtelif okullarında devâm etti. 1984 yılında açılan Aydın Anadolu Lisesi’nin müdürlüğüne getirildi. 1992’de, okulun yeni binâsıyla berâber adı da değişti ve Adnan Menderes Anadolu Lisesi oldu. Bu vazîfede iken, 1999 Ağustosunda emekliye ayrıldı. 2000-2012 yılları arasında, İstan­bul’da, Altan Deliorman’a âit Bayrak Basım-Yayım-Tanıtım’da, yazı ve yayın çalışmalarına katıldı. Yine Altan Deliorman’ın çıkardığı Orkun Dergisi’nde, kendi adı ve müsteâr isimlerle (Yahyâ Bâlî, Husrev Budin, Ertuğrul Söğütlü) yazılar yazdı. İki kızı var.

Yayımlanmış Eserleri: Orhun’dan Tuna’ya Uluğ Türkler, Ötüken Neşriyat, İstanbul, 2014; Takı Taluy Takı Müren (Daha Deniz Daha Irmak), Boğaziçi Yayınları, İstanbul, 2014; Cihângîr Tûğlar-Selîmnâme, Ötüken Neşriyat, İstanbul, 2014; Ejderlerin Beklediği Hazîne, Ötüken Neşriyat, İstanbul, 2015, Şehsüvâr-ı Cihângîr-Fâtihnâme, Ötüken Neşriyat, İstanbul, 2015.

 

Yazarın diğer makalelerinden: