25 Haziran 2022

Geçen hafta; en çok konuşulan konulardan birisi “Suriyeli mültecileri gönderelim-göndermeyelim” tartışmasıydı. Suriyeli Mültecilerin ülkenin en önemli sorunu olduğunu söyleyen Bolu Belediye Başkanı Tanju Özcan’ı disiplin kuruluna sevk eden CHP, bu kez “Suriye devleti ile masaya oturup Suriyeli Mültecileri ülkelerine göndereceğiz” deyince, Erdoğan; Dışişleri Bakanı Mevlut Çavuşoğlu’nun ve kendisinin muhtelif açıklamaları hilafına  “Muhalefet 'Biz seçimi kazandığımızda mültecileri ülkelerine göndereceğiz' diyor. Biz göndermeyeceğiz. Biz ev sahipliğine devam edeceğiz. Ensar’ın ne olduğunu biliyoruz” şeklinde açıklamalarda bulundu… 

Hatay Büyükşehir Belediye Başkanı Lütfü Savaş’ın Suriyeli Mülteciler konusunda yaptığı açıklama, Türk Tarihini, Hatay’ın ana vatana katılma mücadelesini, milletler mücadelesinde demografik yapının önemini bilenler açısından Suriyeli mülteciler konusunun Türkiye Cumhuriyet Devleti’nin geleceği için ne büyük tehditler içerdiğini gösterir mahiyetteydi.   Lütfü Savaş’ın açıklamalarında şu cümleler çok can alıcıydı:  “Hatay'ın nüfusu 1 milyon 670 bin. Resmi verilere göre 500 bin civarında Suriyeli var. Ama gayri resmi sayı 800 binin üzerinde. Yaklaşık her 2 kişiden biri Suriyeli. Hatay'daki doğumların yüzde 75'ini Suriyeli kadınlar yapıyor. Yeni doğan her 4 çocuktan 3'ü Suriyeli. Savaş psikolojisi hormonları bozmuş. 11 ayda doğum yapan, 6 yılda 6 çocuk yapan Suriyeli kadınlar var. Çoğunun 3-4 eşi var ve hepsi de çok çocuk yapıyor. Demografik yapı bizim aleyhimize gelişiyor. 12 yıl sonra belediye başkanının Suriyeli olması hiçbirimizin hoşuna gitmez.”

Suriyeli Mülteciler konusu; ABD Emperyalizminin ideologlarından 12 Eylül darbesinin ve FETÖ yapılanmasının mimarlarından CIA’nın Milli Haberalma Konseyi eski başkan yardımcısı Graham Fuller'in “Türkiye, Osmanlı gibi çok kültürlü, çok dinli ve çok ırklı bir yapıyı benimsemelidir.” önermesi ile birlikte değerlendirilmelidir…

“Çok kültürlü, çok dinli şok ırklı yapı”yı hedef göstermek "Ulus Devlet"in, "Üniter Devlet"in yok olmasını istemek demektir. Türkiye’yi bir mülteciler cennetine çevirerek demografik yapıyı değiştirmek Graham Fuller’lerin, yani CIA’nın, ABD Emperyalizminin hedefine hizmet etmek demektir… 

Evet, Osmanlı çok kültürlü, çok dinli ve çok ırklı bir yapıya sahipti… Özellikle Balkanlar Müslüman halkların, her milletten Hıristiyanlar ile barış içinde yaşadığı bir coğrafyaydı… 

İttihat ve Terakki Cemiyeti kurulduğunda “Hürriyet, Adalet ve Müsavat” sloganını ve “İttihad-ı Anasır”ı kendine rehber edindi. İttihat Terakki ilk zamanlarında bu sloganları Osmanlıyı parçalanmaktan koruyacak fikirler gibi gördü.  Bu düşünceye göre Osmanlı “İttihadı Anasır” (Toplumların Birliği)  temelinde birleşecek ve yine dimdik ayağa kalkacaktı.

Ama İttihatçıların bu ideallerinin gerçekçi olmadığını anlamaları uzun sürmedi. 19. yüzyılın başında Yunanistan’da patlayan ve Türklerin toptan kıyımıyla sonuçlanan isyan tüm Balkan ülkelerine model oldu. Osmanlı Balkanlar’dan atılırken, onun uzantısı sayılan Türkler ve Boşnaklar, Arnavutlar katliamlara uğradı ya da süngülerin önünde Türkiye’ye sürüldü. O çok kültürlü yapıya son darbe 8 Ekim 1912’de başlayan Balkan Savaşları’yla vuruldu. Bu topraklarda yaşayan Türklerin büyük kısmı Balkan Savaşları sürecinde ve sonrasında karşılaştıkları zulüm ve baskılarla tarlalarını, evlerini ve bütün maddi varlıkları yanında anılarını, geçmişlerini o topraklarda bırakıp göç etmek zorunda kaldılar.

Balkanların kaybına, insanların ata topraklarını terk etmelerine, milyonların sürgününe ve nihayet Anadolu’nun çoğu bölgelerinden daha eski Türk yurdu olan Balkanların, Türklükten ve İslam’dan temizlendiğine, Balkan Savaşlarında savaşan Enver Paşa, Edirne Savunmasına “gönüllü asker” olarak katılan Talat Paşa başta olmak üzere bütün İttihatçılar yakından şahit oldular. 

Balkanlarda yaşanan bu acı deneyim sonrası 1914 yılından itibaren Doğu Anadolu’nun pek çok noktasında Ermeni İsyanları başlayınca savaşta sınırlarını garantiye almak isteyen, savaş sırasında bir de iç düşmana karşı cephe açmak zorunda kalmak istemeyen devlet “Tehcir Kararı” almak zorunda kaldı. O günün şartlarını hiç gözetmeden,  sıcak odalarında “hümanist” bir yaklaşımla tehcirin ne kadar insanlık dışı olduğu üzerinde nutuk atan, Talat Paşa’ya küfürler yağdıran; tehciri “bir milletin yok olma tehlikesine karşı kendini savunması” olarak tanımlayan İsrailli araştırmacı Tal Buenos kadar, "Osmanlılar, telefon kablolarını kesen, Osmanlı birliklerinin konvoylarına saldıran Ermenilerle savaşmak için bir milyondan fazla asker kullanmak zorunda kaldı." diyen ABD’li Tarihçi Prof. Dr. Justin McCarthy kadar objektif olamayan, Emperyalistlerin ağzıyla konuşan sözde aydınlar ne derse desin, Tehcir; Balkanlarda başımıza gelen felâketin, Doğu Anadolu'da -hatta Anadolu’da- da başımıza gelmesine izin vermemek için alınmış çok doğru bir karardır. 

Doğu Karadeniz’deki 100 bin civarında Pontus Rum'u İstiklal savaşı sırasında biz ne darbeler vurduğunu, Maraş’taki, Gaziantep’teki Adana’daki yüz bin civarındaki Ermeni’nin Fransız ordusu ile birlikte halka yaptıkları zulümleri ve Fransız ordusu saflarında nasıl Kuvayı Milliye kuvvetlerine saldırdıklarını, Ege’de yaşayan Rumların Yunan Ordusuna fiili destek vermekle kalmayıp, Yunan ordusuna fiilen katıldıklarını düşünün ve şu soruyu kendinize sorun;  Doğu Anadolu'da ve İç Anadolu'daki 1,5 milyon silahlı Ermeni Tehcire tabii tutulmasaydı Kurtuluş Savaşı sırasında halimiz nice olurdu? Tehcir olmasa Kurtuluş Savaşı'nı kazanmamız çok daha zor olmaz mıydı?

Özetle Tehcir; Anadolu’nun Balkanlaşmasının önüne geçmeye ve Anadolu’yu Türkleştirmeyi hedefleyen önemli ve milli bir karardır.

Anadolu’nun Türkleşmesi için alınan kararlardan biri “Tehcir” ise ikincisi de “Mübadele”dir. Türkiye ile Yunanistan arasında 30 Ocak 1923 tarihinde imzalanan “Türk ve Rum Ahalinin Mübadelesine Dair Mukavelename ve Buna Bağlı Protokol” ile Anadolu’da yaşayan Ortodoks Rumların Yunanistan’a gönderilmeleri karar altına alınmıştır. Türkiye’de yaşayan Rumlardan 30 Ekim 1918’den önce İstanbul’a yerleşmiş olanlar ile Yunanistan’da ise Batı Trakya’da yaşayan Türkler bu değişime tabi tutulmamışlardır. Anlaşmaya göre, Türk topraklarına yaşayanlardan Rum-Ortodoks dininden olanlar ile Yunanistan’da yaşayan Müslümanlar, 1 Mayıs 1923 tarihinden itibaren zorunlu değişime tabi tutuldular.

Bu kararlar sayesinde Türkiye; “Tasada, kıvançta bir” insanlardan oluşan bir “Ulus Devlet” bir “Üniter Devlet” bir “Türk Devleti” olabildi…

Uygulamada bazı önemli hatalar yapılsa da; “Tehcir” ve “Mübadele” bir zorunluluğun sonucu olduğu kadar, Türkiye’nin ebediyete kadar Türk kalmasını isteyen milli aklın uygulamasıydı.  Son yıllarda izlenen, demografik yapıyı bozabilecek politikalar (mülteci politikası, yabancıya toprak satışının kolaylaştırılması ve mülk alan yabancıya vatandaşlık verilmesi vb.) o aklın dumura uğratılmasıdır.

Emperyalizmin önerdiği “çok kültürlü, çok dinli ve çok ırklı bir yapı” ancak demografik yapının değişikliğe uğraması ile mümkün olabilir. Demografik yapı da yalnızca, Türkiye’nin farklı kültüre, farklı dile sahip yoğun mülteci, sığınmacı, göçmen akınına maruz kalmasıyla bozulabilir.

Türkiye’yi yönetenler; emperyalizmin önerdiği “çok kültürlü, çok dinli ve çok ırklı bir yapı” tuzağına düşmemek için ülkemizin “Mülteci Cenneti” olmasını engelleyecek her türlü tedbiri almak zorundadırlar…

Fazlı KÖKSAL

Yazar Hakkında:

Fazlı KÖKSAL

Yazarın diğer makalelerinden: