4 Ekim 2022

Tuhaf ama gerçek: Lise mezûnlarından bâzılarının dilekçe yazmayı beceremedikleri belirtiliyor!

Bir ay kadar önce, Ankara'daki 'saygın' bir üniversitede öğretim üyeliği yapan bir zâtın Atatürk'le ilgili konferansını dinledim: Konuşmasında üçyüz cümle kullandıysa, diyelim ki ikiyüzbeşinci cümlesini, kırksekizinci cümlenin yerine koysaydı, veya onaltıncı cümle ile ikiyüzellisekizinci cümlenin yerini değiştirse idi konferansın içeriğinde hiçbir değişiklik olmayacaktı ve hiçbir yadırganma da yaşanmayacaktı! Yâni, konferans veren sayın kişi, söylediği üçyüz cümleyi bir torbaya koyup rastgele çektiği cümleleri sıralasaydı, değişen fazla bir şey olmayacaktı! Konferansı veren zât, Atatürk gibi önemli bir konuya verilmesi gereken önemi ihmâl ediyor değildi; ama, cümleleri sıralayışı 'olması gerektiği gibi' değildi! Atatürk'ün içinde yetiştiği şartları, fikrî gelişmesini, daha sonra da kararlarını uygulamaya nasıl koyduğunu anlatacağı yerde, hiçbir 'paragraf' kaydı taşımadan, cümleleri aklına geldiği gibi ardarda sıraladı.

İnsanın yetişme çağında kafasının nasıl biçimlendiği, bunun yanında, merâmını ifâde etmede nasıl bir yol benimseyeceğini 'iyi' öğrenmesi son derecede önemlidir. Nitekim, "uslûb-ı beyân, ayniyle insandır" (ifâde biçimi, insanın tâ kendisidir) denilmiştir; insanın ifâde tarzının kendisini temsîl ettiği, karakterini ortaya koyduğu anlatılmak istenmiştir.

Lise öğrenimi sırasında, düşüncesini, duygularını, 'kendini' ifâde etmeyi öğrenmekte olan genç, bu önemli işi "kompozisyon" denilen, haftada bir saatlik ders sırasında gerçekleştirir. Ayrıca hazırlanmak/çalışmak da pek gerekmediği için, bu derse gereken önemi pek az öğrenci verir; "kompozisyon" kelimesi, onda birtakım çağrışımlar uyandırmamaktadır.

Halbuki, eskiden, öyle çok eskiden değil, az eskiden, bu çok önemli dersin adı "inşâ" idi. Türkçemizde, "inşaât" kelimesi hâlâ kullanılmaktadır, "konstrüksiyon" diyen hemen hiçbir Türk yoktur. İnşâatta, nasıl önce bir temel, sonra ana gövde, en sonra da çatı varsa, bir yazının da öyle safhaları olması gerektiği, Türk insanının zihninde canlanıyordu. Bir şey anlatmak isteyen yazının da, sağlam temele oturması, gövdesinin iyi işlenmesi, çatısının iyi çatılması/sonucun iyi bitirilmesi gerektiği, daha dersin adıyla zihinlerde beliriyordu. İnşâatın sağlam olması gerektiği nasıl isteniyorsa, bir yazının yapısının, kuruluşunun da öyle sağlam olması istendiği belirtilmiş oluyordu. Birçok müslüman Türk Devletinde -ki o zaman siyâsî, medenî ve iktisâdî üstünlük bizde idi - inşâ dîvânı vardı; münşî (resmî yazıları hazırlayan görevli)önemli bir kişi idi. Arapça kökenli diye "inşâ" kelimesini atıp, Avrupa kökenli diye "kompozisyonu"u baştâcı etmiş olmamızın, yeni yetişmekte olanların dûçâr olduğu ifâde zâ'fına önemli "katkı"sı yok mudur? Bu millet, elinde içki kadehiyle bâzı gazetelerde resminin çıkmasından rahatsızlık duymak şöyle dursun, gurûr duyan ('gurûr', burada gerçek anlamında kullanılmıştır; 'aldanma' demektir) 'evlere şenlik' Millî Eğitim Bakanı gördü; o bakan eskisini, eski ve adı yeni partisiyle birlikte baraja gömdü. Tabiî, "inşâ" yerine "kompozisyon"u, evlere şenlik o kişi getirmedi ama, onun zihniyetinde olanlar getirdi, o, işi biraz daha 'ileri'ye götürdü. O kişinin, bin yıllık kelimelerimizi yasaklaması, yetişmekte olanların okuduğu ders kitaplarında kullanılmasını yasak etmesi, bu korkunç münâsebetsizliğe "tüy" dikmek mesâbesindedir: Millet o makûle kişileri unutmamalı, ibretle anmalıdır; dilde bin yıldır kullanılan bir kelimeyi atmak, bütün millet ferdlerinin beyinlerinden pek çok hücreyi kazıyıp yok etmek demektir.

Yetişmekte olan gençlerimiz, bu milletin ümidi ve geleceğinin temînâtıdır; yetiştirilmelerine ne kadar özen gösterilse yeridir. Burada tekrar belirtelim: Türkçe ve Târih öğretmenlerine, yirmibeş yıl müddetle, şimdiki aylıklarının ÜÇ KATI ödenmelidir. Böylece, en yeteneklilerin önemli bir kısmı bu öğretmenliklere yönelir: mezûn olduğunda işi hazırdır ve iyi ücret alacaktır. Yeni bir nesil, yirmi-yirmibeş yıllık sürede yetişir. Bu yetenekli ve cevherli öğretmenlerin yetiştireceği gençler Türkiyemizi çok iyi yerlere getirirler.

 

 

 

 

 

 

 

Yazar Hakkında:

Mehmet MAKSUDOĞLU

Mehmet MAKSUDOĞLU

Mehmet Maksudoğlu, Eskişehir’de Kırım kökenli bir âile içinde doğdu. İnkılâp İlkokulunu, Eskişehir  Lisesini ve Ankara Üniversitesi İlâhiyat Fakültesini bitirdi. İzmir İmam-Hatîp Lisesi’nde Meslek Dersleri Öğretmeni olarak Arapça, Farsça, İngilizce ve Hadîs öğretti. Ankara Üniversitesi İlâhiyat Fakültesi’nde İslâm Târihi Asistanı oldu. Tunus’ta doktora tezi ile ilgili malzeme topladı, dilbilgisini bildiği Arapça'nın pratiğini yapmak imkânını buldu. Dördüncü sınıfına kabûl edildiği Burgiba Yaşayan Diller Enstitüsü Arapça Bölümü’nü bitirdi. Türkiye’ye dönüp İstanbul, Başbakanlık Osmanlı Arşivinde belge inceledi. "Tunus’ta Osmanlı Hâkimiyeti" konulu doktorasını verdi. İngiltere’de, University of Cambridge’de Faculty of Oriental Studies’de Türkçe öğretti, orientalistlerin nasıl yetiştirildiklerini gördü. Türkiye’ye dönüp Diyânet İşleri Başkanlığına bağlı olarak İzmit, Ankara ve İstanbul’da vâizlik yaptı. Marmara Üniversitesi'nde 1983 yılında Yardımcı Doçent, 1986 da Doçent ve 1995 yılında Profesör oldu. İzinli olarak gittiği Malezyadaki International Islamic Universty’de 4 yıl (1991-95) Târih ve Medeniyet Bölümü başkanlığı yaptı, Osmanlı Târihi öğretti. Orada iken yazdığı Osmanlı History adı geçen üniversite tarafından bastırılıp (1999) textbook olarak kullanıldı. Marmara Üniversitesi İlâhiyat Fakültesi’nde bir yıl daha öğretim üyeliği yaptıktan sonra Eskişehir Osmangazi Üniversitesi İlâhiyat Fakültesi kurucu dekanı olarak Eskişehire gitti. 2004-2005 öğretim yılında izinli olarak gittiği Kazakistan’ın Türkistan Beldesindeki Hoca Ahmed Yesevî Milletlerarası Türk-Kazak Üniversitesinde, Hollanda Rotterdam Milletlerarası İslâm Üniversitesinde bir dönem öğretim üyeliği yaptı.

Yazarın diğer makalelerinden: