25 Haziran 2022

 Herhangi bir savunma ile affedilemeyecek ve normal karşılanamayacak insanı pespayeleştirme dönemleri güya hümanizma ile cilalanacaktı. Oysa bu anlayış temellerini oluşturmuş olan kokuşmuşluklardan kurtulamadığını Hümanizmayı yeni bir din olarak (ya da gibi) sunmakla da kendini ifşa etmiştir. Görünürde insana asliyetini iade etmeyi ilan ederken, arka planda insanı sinsi bir şekilde işgal etme girişimlerinin “hoşgörülü” propagandasının yattığını da belli bir süre gizleyebilmiştir. Nitekim düşüncelerdeki maskeler indirildiğinde asıl foyaları ortaya çıkmış, hümanizm müritleri giderek susmaya ya da yeni izmler aramaya yönelmişlerdir. Çünkü insana insani olmayan bir tanımı maalesef bilim kılıfı içinde sunarak onun, yani insanın “ellerine ve yüzünde kıl olmayan kuyruksuz ve boynuzsuz, dik olarak yürüyebilen bir yaratık” şeklindeki garabet bir tanım da insanı açıkça gütme arzularının, bizim tabirimizle insanı işgal etme niyetlerini belli etmiştir. En azından bu tanıma dayalı düşünceler yıllarca tartışılarak bir anlamda hedeflenene ulaşılmaya çalışılmıştır. En azından insanlık yıllarca bir delinin kuyuya atmış olduğu taşı çıkarmaya çalışmakla da insanı işgal etme, onu gütme arzularına maalesef payanda olmaktan kurtulamamıştır.

Hümanizm, insanperestlik olarak da ifade edilir. İlahi nitelikte ve öte dünya ile ilgili olanın değil bu dünya ve insanla ilgili olanın yüceltildiği bir genel eğilimin uç noktasını teşkil eden anlayıştır. İnsanı, kendi üzerinde sınırlayıcı hiçbir otoriteye ihtiyacı olmayan, kendine yeterli olarak tanımlayıp, onu hakikatin yegâne ölçüsü ve kaynağı kabul ederek insan merkezci dünya görüşü olarak da tanımlanır.

Hümanizm ya da hümanizmayla gelen Rönesans kültürünü açıklamaya çalışan Charles G. Nauert’tır[1].  O, Hıristiyan kültürünün 18.ve 19.yüzyılda, eş zamanlı olarak, antikçağ uygarlığının birkaç parçasını korumaya ve yüksek ruhban sınıfıyla savaşçı aristokrasinin sıradan halkın hem bedenleri hem de akılları üzerindeki boğucu egemenliğini zayıf düşürebilecek bir düşünsel ve dinsel canlanmayı bastırmaya çalıştığını yazar. Dikkat edilirse yapılmak istenen uygulamada açıkça bir çelişki ortaya konmuştur. Güya halkın bedenleri ve akıllarının özgür olması adına düşünsel ve dini canlanma bastırılıyor. Yani bir anlamda bir kulağı serbest bırakılan insan hemen diğer kulağından yakalanıyor. Hatta daha da ileri gidilerek gelişmeler dünyevileşmeyi insan değerlerinin başına koyarak, din karşıtı değerler dizisinin temelleri atılıyor, bu dünyevi yaşam felsefesinin adına da hümanist felsefe, hümanizm adı veriliyor. Bu durum hangi insan sevgisiyle ve ne tür bir insan anlayışıyla izah edilebilir? Bunun cevabını zihinleri, beyinleri ve düşünceleri işgal edilmemişlere bırakıyorum.

Erıch Fromm[2] hümanizmi “insanın evrensel felsefesi” olarak görmesine rağmen açıklamalarında çok farklı hümanizm anlayışlarının olduğuna da işaret etmektedir:

Rönesans hümanizmi… Budist hümanizmi… Eski Ahit hümanizmi… Yunan hümanizmi… Sosyalist hümanizm… Marksist hümanizm şeklinde adlandırılan Hümanizmin hepsi de aslında aynı kapıya çıkar. Her toplumu, her kültürü ya da her bireyi ayrıca işgal etmek için yapılan girişimlere o toplumun ya da milletin adıyla yaklaşılmıştır o kadar. Bu çeşitliliğe pek aldanmamak gerekir. Ayrıca diğer izmler gibi bununda ne kadar kaypak bir kavram olduğunu da açıkça ortaya koyar.

Hümanizmin bir tanımı 15. Ve 16.yüzyıllardaki Yunan, İbrani ve Latin kültürlerini kapsayan klasik dillere ve öğretilere dönüş hareketini içerir… Batı dünyasının Peygamberleri ve Doğu’nun Budist öğretileriyle başlayan 2500 yıllık geleneği olan, doruk noktalarından birini Rönesans ile yaşayan evrensel insan felsefesidir… Geçtiğimiz yüzyılın büyük hümanistlerinden biri de Marx’tı… Katolik Kilise’de, büyük çapta XXIII. John tarafından desteklenen yeni bir hümanizm anlayışı görmekteyiz… Marksizm bağlamında hümanizmin yeniden doğuşu… Katolik, Protestan ve Marksist hümanistlerin kendi aralarında bile kavramlarının farklı olduğu bir gerçektir…O halde nesebi karmakarışık ve her birince ayrı anlamlar yüklenen bu izme hala bağlı kalmak, bağlanmak, entelektüel kimlik ve kişilik adına bilimsel kavramlar sınıfına sokmak nasıl olur da insanın özgürlük sevdasıyla bağdaştırılabilir? Bir takım savunma mekanizmaları geliştirerek kılıf hazırlamaya kalkışılır ya da girişilirse maalesef bu bireyler de en azından düşünce alanlarında işgal askerlerinden hala özgürlük bekliyor olmalarıyla açıklanır. Bu “bekleme” durumu bile işgalin kesin kanıtlarından ve en önemlilerinden biridir. 

İzmler sadece ideolojik ve teorik olarak düşünülmemelidir. Çünkü çağın insan işgalinde bireylerin hayata bakışı, yaşama biçimlerini düzenlemeleri; öyle ki hayatın hep şüpheli olduğu gibi belirsizlikleri gizleyen anlayışlar da ideolojiye dönüşebilmekte ve bunlarda insanı işgal edebilmektedir. Malumdur ki bazı devletler, geri kalmış veya kalkındırmaya çok hevesli(!) oldukları ülkelere sömürge olmalarını, yani işgal edilmelerini “hümanizm” maskeli yüzleriyle kabul ettirmeye çalışmışlardır. Belki önce “hümanizm” gösterilmiş, hümanizm girmiş, maske düştükten sonra da iş işten geçmiştir. Nitekim bu doğrultuda birçok tespit yapılmış, hümanizm adı verilen maskeler tek tek indirilmiştir. Bu maskeyi indirenlerden biri olan Adorno, önce “İpliği pazara çıkmış ideolojilerin büyük çekim gücü, psikolojinin ötesinde, mantıksal kanıt denen şeyin nesnel olarak belirlenmiş çürüyüşüyle açıklanmaktadır” der. Sonra da “Hümanizmin en gizli, en iç odasında, onun asıl ruhunu oluşturan kudurmuş bir mahpus dönenir durur: Sonradan Faşizm adını alarak dünyayı da bir hapishaneye çevirecektir”[3]açıklamasıyla önemli bir gerçeğe dikkat çeker.

İzmler topyekûn insanlığın dini terminolojiden, dinden aldıklarını hak, adalet, ortak dertler ve değerler, insanlığın birliği (tevhid), eşitliği gibi anlayışları dinden tamamen soyutlayarak materyalizm ölçüsüne vurarak değerlendirme, insan hayatına sokma gibi hatalarıyla da insanın işgalini sürdürmektedir. Maalesef “özgürlük” adına çıkışlarında bir başka esareti teklif ettiklerinin ya bilincinde değiller ya kasıtlı olarak bunu yapıyorlar ya da sanılarında aldandıklarını göremiyorlar. Materyalistlerin, kapitalistlerin “Bu kadar mal varken gönül darlığı gider mi” diyen Yunus düşüncesini anlamalarını da pek beklemiyoruz elbette… Ancak bir gerçek var ki, materyalizm eşya ile insanı işgal etmeyi hala başarı hanesine kaydetmeye devam etmektedir. Materyalizm, diğer izmlerin alçaklığını ilan ederek, sözde insani olan her değere sahip çıktığını ilan ederek ömrünü sürdürmeye ve insanı bu yolla işgal etmeye devam etmesi de yaşananların bir başka cephesidir. Fakat materyalizmin vardığı son nokta yine bir başka izmle biter; ateizm… Ateizm, insanı sürüden de öte onu hiçleştirerek, sadece hazza yani işgale teslim bir yokluk derecesine indiriyor. İnsanı güçsüz, çaresiz, korunaksız, dayanaksız, ruhsuz, maneviyatsız bırakmayı amaçlayarak onun işgalinden pay almaya çalışıyor. Nitekim: “Mantığa tapınma ve dinin zekâ tarafından tahkir edilmesi insanı sayısız şarlatanların sayısız ilim meraklarının ve kendisini durmadan şaşırtan her derde deva politik ideolojilerin kurbanı haline getirmiştir.”[4]  Ne yazık ki bu rolünü az veya çok yerine getirmeye de devam ediyor.

Sonuç olarak değil ama bir beklenti olarak izmlerin insanı işgalinin kitaplık çapta ayrı bir çalışma konusu olabileceğinin işaret edilmesi ve yakın zamanda da gündeme sokulması gerektiğini düşünenlerdenim. Nitekim burada bazılarından kısaca, bazılarından da hiç bahsedilmemiştir. Bu bölümdeki yorum ve düşünceler bu sınırlamaya göre değerlendirilmelidir. Ancak samimiyetsizlikleri ve gerçek niyetleri, asıl yüzleri görünmeye başladığından beri işgal adına yeni tuzaklar hazırlanmaya başladığı rahatça söylenebilir. Bu hazırlık veya uygulamalara başlama belki şimdiye kadar ileri sürülen ideolojilerle yola çıkmak yerine, ama yine belirli bir işgal zihniyetini oluşturan eylemler olarak şekillenmektedir. Çünkü “Küreselleşme simsarlarının dünyanın geri kalanına zorla kabul ettirdiği bilgi, Sovyet modeli bir ideoloji değil ama hürriyet, ferdiyetçilik, girişimcilik, Hıristiyanlık gibi belirli sınıflandırmalarla uzlaşmaya girecek görüş açılarının emredilmesidir de.”[5]Netice olarak emperyal bir ideolojinin yeni bir yüzü olarak dolaşıma sokulmaktadır. Yani izmlerin kuşatmaları son bulmuş değildir.

İzmlerin her biri kendi çıkarlarına uygun olarak insanı işgal etmeyi tam olarak gerçekleştirememişlerdir. Her biri daha çok insana sahip olmayı amaçladıklarından aralarında kapalı, sinsi veya açık savaşları sürdürmelerinin neticesi, istemeyerek de olsa insan lehine sonuçlar çıkabilmiştir. Çünkü her bir izmin savaşlarını izleyen bireyler bunları da sorgulamaya başlamışlardır. Fakat bunun farkında olan işgal güçleri ve zihniyetleri hemen “küreselleşme” veya “globalleşme”yi gündeme sürmüşler, amaçlarını bu doğrultuda gerçekleştirmeyi hedeflemeye başlamışlardır bile… (Son)

Dipnotlar

[1]Avrupa’da Hümanizma ve Rönesans Kültürü, Çev. B. Tırnakçı, İst-2011,s.1,2.   

[2]İtaatsizlik Üzerine. Çev. A. Sayın. Kariyer Y. İst-2001 s.56, 57, 61, 62, 63  

[3]T. W. Adorno. Mınıma Moralıa.8.basım. Metis Y. İst-2014,s.113, 93

[4]Henry C. Link. Çağımızda Dine Dönüş. Çev. N. Oralbi. İst-1979,s.65  

[5]Ramazan Kurtoğlu. a.g.e, s.23

Yazar Hakkında:

İhsan KURT

Yazarın diğer makalelerinden: