7 Aralık 2022

Ne diyelim, çok da uzun zaman olmadı. Sanırım, sizler de böyle düşünüyorsunuzdur. Baharın gelişini iliklerimize kadar duyumsadığımız İstanbul Görüşmeleri, Ukrayna-RF arasındaki ateşkese o kadar yakındı ki. Tam bir ateşkes olmasa da top sesleri, sirenlerin canhıraş haykırışları durmuş, barış hemen bir adım ötede olduğu hissedilmişti. Barış ne kadar da yakındı, ufku delercesine, yırtarcasına yükselen bir güneş gibi sanki. Ama gelin görün ki, galaksimize en son 1986 yılında giren “Halley kuyruklu yıldızı” gibi bir görüldü ve de kayboldu.  Ne bileyim, sanki gözde ışık çakması, sanki bir ani parlama oldu, işte o kadar. Barışa ne kadar yakındık. İstanbul Görüşmeleri, kan ve gözyaşının durdurulması yolunda büyük bir umut olmuştu. Benim için durum daha da farklıydı yakinen şahit olmuştum, açıklamalardaki heyecanı çatışmaların sona ermesinin bıraktığı hissiyatı birebir Ukraynalı müzakereciler üzerinde gözlemleyebilmiştim.

O hissiyata birebir tanıklık etmiş, o havayı solumuştum. Bizzat yerinde, Beşiktaş’taki Cumhurbaşkanlığı Çalışma Ofisi önünden hem baharın filizlenmesini hem de barışın tomurcuklanmasını ve bir çiçeğin taç yapraklarını çıkarmasındaki gibi gözlemlemiştim. Bire bir hissetmiştim, o duygu yoğunlaşmasını gerçekten yaşadım, diyebilirim. Ama gelin görün ki geldiğimiz noktada gördüğüm kadarıyla, ateşkes müzakerelerinin fiilen çöktüğünü istemeye istemeye de olsa söylemek durumundayım.

Durum maalesef bu.

Keşke böyle olmasaydı, keşke bugünkü duruma gelineceğini aklımızdan bile geçirmeseydik. Hiç böyle olmamalıydı, ama üzülerek ifade etmek gerekir ki, gelinen nokta maalesef bu. Evet sevgili okurlar, peşinen şunu söylemek gerekirse yakın bir gelecekte hem Rus hem de Ukraynalı ateşkes görüşmeleri yapmakla görevli yetkililerin, önümüzdeki haftalarda herhangi bir formatta ciddi müzakerelere girişmeye niyetli olmadıkları açıkça ortaya çıkmış bulunmaktadır. Bir kere önemle ve öncelikle belirtmek gerekirse liberal demokrasiye inanmış Ukrayna halkının bağımsızlık süreci diğer Sovyetler Birliği ardılı ülkelerden farklı bir şekilde ve tıpkı Batı demokrasilerinde olduğu gibi halkoyuna sunularak gerçekleşmiştir.

Aralık 1991’de gerçekleştirilen referandum ile bu karar yüzde 90’ın üzerinde oyla kabul edilmiş ve Leonid Kravçuk %61,5 oy alarak ilk Ukrayna Cumhurbaşkanı olarak halkın oyuyla seçilmiştir. 24 Ağustos 1991’de Ukrayna Parlamentosu (Verhovna Rada-Yüksek Kurul) Ukrayna’nın bağımsızlığını ilan etmiştir. Mevcut statükosunu devam ettirebilmek amacıyla Ukrayna’nın Rusya ile birlikte NATO’ya müracaatı yanında 1994 yılında Nükleer Silahların Yayılmasının Önlenmesi (NPT) Antlaşmasına katılmaya da karar vermiştir. Ne büyük ne örnek bir barışseverlik. Bu çerçevede, NPT Saklayıcı ülkeleri RF, ABD ve İngiltere ile Budapeşte Memorandumunu (N9450764.pdf (un.org)) imzalamışlardır.

Memorandum ile üç ülke tarafından Ukrayna’ya güvenlik garantileri verilmiş ve Ukrayna’da bulunan nükleer silahlar RF’ye nakledilmiştir [yaklaşık 1900 harp başlığı, 176 kıtalararası balistik füze (ICBM), 44 stratejik savaş uçağı (www.armscontrol.org/factsheets/Ukraine-Nuclear-Weapons)] (1). RF, ABD ve İngiltere yani bu üç ülke, diğer yükümlülüklerin yanı sıra Ukrayna’nın bağımsızlığına ve toprak bütünlüğüne saygılı olduklarını, Ukrayna’nın toprak bütünlüğü ve bağımsızlığına karşı kuvvet kullanma tehdidinden sakınacaklarını, BM Şartı ve meşru müdafaa durumları hariç silahlarını Ukrayna’ya karşı kullanmayacaklarını, kendilerine, bağlı bölgelerine, silahlı kuvvetlerine ve müttefiklerine saldırı olmadığı takdirde nükleer silah kullanmayacaklarını teyit etmişlerdir. Şimdi sormak lazım değil mi?

N’oldu?

Teslim ettikleri nükleer başlıkların yüzde birini bile ellerinde tutmuş olsalardı, Putin’in Ukrayna’ya bir şekilde tüm dünyaya dehşet dengesi meydan okuması gerçekleşebilir miydi? Açıkça söylüyorum, yanından bile geçilmezdi, söylemine bile tevessül edilmezdi. Ama gelin görün ki, Putin gerek NPT gerek Budapeşte Memorandumu’nda mevcut yükümlülükleri hilafına nükleer güçlerine de hazırlık talimatı vererek, gerekirse nükleer silah kullanma tehdidinde bulunmuştur. Devlet olmak verilen sözün yapılan antlaşmaların arkasında durabilmektir. RF’nin taktik düzeyde dahi olsa, nükleer silah kullanma ihtimali Avrupa’da büyük bir endişeye neden olmuştur. Küçük kilotonda da olsa taktik seviyede Ukrayna’da bir nükleer başlığın atılma olasılığı Batılı ülkeler nezdinde yarattığı tedirginlik son derece büyük boyutlara ulaşmıştır. Neredeyse “şüyuu vukuundan beter” hale gelmiştir. Olasılığı yüksek bir hale gelen, RF tarafından nükleer silah tehdidinin herkesçe sözünün edilmesi, dilden dile dolaşması, gerçekleşmesinden bile kötü bir durumu dikte ettirmektedir.

Putin, 24 Şubat 2022 tarihinde Ukrayna’ya müdahale ederken, Ukrayna’daki siyasi hedefini bilinçli bir şekilde geniş tutmuş, "Denazifikasyon" (Nazizm’den Arındırma) ve "Demilitarizasyon" (Askersizleştirme) olarak ortaya koymuştu. Sadece o günkü konuşmasında belirttiği gibi, sadece RF’nın siyasi vizyonunu çizmekle kalmamış, Ukrayna ile NATO’nun birbirleriyle yakınlaşmasının asla kabul edilemeyeceğini de haykırmıştı.  Kuşkusuz Atlantikçiliğe karşı Dugin’in Avrasyacı görüşü bunu dikte ettiriyordu. Kremlin, Ukrayna müdahalesine taban ve bahane oluşturacak bir biçimde Donbass’a barış getirmeyi misyonik bir görev olarak üstlenebileceğini her vesile ile ifade etmekten de kaçınmamıştı. Putin, Donetsk ve Luhansk’taki açıkça kendilerini Rus hisseden ve de Rusça konuşan halkın 2014 yılından beri Ukrayna yönetiminden baskı ve zulüm gördüğünü, tek başına da kalsa bunu mutlaka sağlayabileceğini dillendirmişti. Evet harekât böyle başlamıştı. Böyle buyurmuştu Zerdüşt (thus spoke zarathustra) Ama Friedrich Nietzsche bu kitabında şunu da açıkça belirtiyordu, unutmayın:

“Uzak durun yalnıza haksızlık etmekten, nasıl unutur yalnız olan! Nasıl çıkarır acısını! Dipsiz bir kuyuya benzer yalnız. Taş atılabilir içine: Fakat deyin bana dibe varırsa bu taş, onu kim çıkarabilir oradan? Sakının yalnızı incitmekten! Eğer incittiyseniz, beklemeyin, öldürün!”

Ancak, iki aya yaklaşan bir harekât sırasında görüldü ki, RF konvansiyonel kuvvetlerinin henüz yeterince modernize edemediğinden dolayı Doğu Ukrayna’yı bile ele geçiremeyecek bir kuvvet yapısına ulaşamadığı görülmüştür. Bu durum sahada açıkça belirginleştikten sonra, Kremlin en azından Donetsk ve Luhansk kentlerinin tamamını ele geçirmeye odaklanmış, buna karşılık da Kiev de Rus ordusunu bu bölge de tutarak yapmayı planladığı karşı taarruzlarla Donbass bölgesine sıkıştırmaya çalışabileceğini ummaktadır. Diğer bir deyişle Kremlin, müzakerelere devam etmeden önce muhtemelen en azından Donetsk ve Luhansk kentlerini tamamını ele geçirmeyi ummaktadır. Bu arada yeri gelmişken söyleyelim, Kremlin, yapmış olduğu sınırlı harekâtının çerçevesini de Rusya'ya karşı bir Batı savaşı olarak yeniden çerçevelemeye de çalışmaktadır. Beklenilen odur ki, Sovyetler Birliği’nin 1945’te Nazileri yenilgiye uğrattığı gün 9 Mayıs’ta Rusya lideri Putin’in büyük ölçüde Zelenski’ye yardım eden Batıyı suçlayarak ikinci meydan okumasını seslendirebilecek, meydan okumalarına yeni parametreler ekleyebileceği düşünülmektedir.   

Öte yandan Ukrayna cumhurbaşkanlığı danışmanı Mykhailo Podolyak 9 Nisan'da Ukrayna'nın zafer için yüksek bir bedel ödemeye hazır olduğunu ve doğudaki Ukrayna askeri zaferlerinin Kremlin ile “güçlü” güvenlik garantileri müzakere etmek için önemli bir kaldıraç sağlayacağını belirtmesi Ukrayna’da halkın bir kuva-yı milliye örgütlenmesi içerisine girmiş olduğunu da açık seçik ortaya koymaktadır.  Podolyak ve Ukrayna Devlet Başkanı Volodamir Zelenski, 11 Nisan 2022 tarihinde ayrı ayrı, Ukrayna'nın “barış için topraklardan vazgeçmeye” hazır olmadığını vurgulaması önemli bir ayırıcı özelliğini vurgulamaktadır. Rus Ordusunun ve sahadaki yabancı savaşçıların Ukraynalı sivillere karşı uyguladığı vahşet karşısında Ukrayna halkının öfkesi, Ukrayna'nın Kremlin ile müzakere etme isteksizliğini de pekiştirebileceği, halkın artık “n’olursa olsun, öleceksek ölelim” yaklaşımı ile savaş etme azim ve kararını sağlamlaştırabileceğini de ortaya koymaktadır. Unutmamak gerekir ki topyekûn savaşın olmazsa olmazlarından belki de en tehlikeli silah, inanmış olan halk olduğu gerçeğidir.  

Üzülerek ifade etmek gerekir ki, Avrupa’da, Soğuk Savaş’ın son dönemlerinde tesis edilen barış, güvenlik ve istikrar temelli siyasi-askerî iklimin, yerini güvensizlik, silahlanma yarışı ve soğuk savaşa tekrardan dönüşebilecek bir ortamın almamasıdır. Temennimiz odur ki, yeniden yeni dünya düzeninin tamtamları çalınmaya başlarken tekrardan orman kanunun geçerli olduğu güçlünün haklı olabileceği II. Yalta döneminin tekrardan tesis edilmemesidir. İnsanoğlunun evrimsel çizgideki yavaş fakat kararlı ilerleyişi haklının güçlü olması gerektiği yeni bir düzeni dikte ettirmektedir, sevgili okurlar. Bundan kimsenin endişesi olmamalıdır.  

Dipnotlar 

(1) Ufuk GÜNEŞ,  Rusya Federasyonu (RF)-Ukrayna “Savaşı”, Bölgesel Güvenlik ve Avrupa Güvenliği ile Güvenlik ve Silahsızlanma Düzenlemeleri Üzerine Olası Etkileri, TASAM, 29 Mar 2022; https://tasam.org/tr-TR/Icerik/69067/rusya_federasyonu_rf- ukrayna_savasi_bolgesel_guvenlik_ve_avrupa_guvenligi_ile_guvenlik_ve_silahsizlanma_duzenlemeleri_uzerine_olasi_etkileri/Erişim tarihi 17.04.2022/

(2) Frederick W. Kagan, Kateryna Stepanenko ve Karolina Hird, “Rus Taarruz Harekatı Değerlendirmesi”, 16 Nisan” ISW, 16 Nisan 2022; https://www.understandingwar.org/backgrounder/russian-offensive-campaign-assessment- april-16/Erişim Tarihi 17 Nisan 2022/

Yazar Hakkında:

Esat ARSLAN

Esat Arslan, İstanbul’da 15 Nisan 1947 tarihinde doğdu. İlk ve orta öğrenimini İstanbul’da; yükseköğrenimini Ankara’da tamamlayan Esat Arslan, Savunma Bilimleri, Kamu Yönetimi dallarında yüksek lisans; Türkiye Cumhuriyeti Tarihi dalında doktorasını ise Ankara Üniversitesinde yaptı. Şam Büyükelçiliği nezdinde askerî ataşelik görevinde de bulunan Esat Arslan, Türkiye’ye döndükten sonra doçent oldu.

1997-2005 yılları arasında Bilkent Üniversitesinde, Türkiye Cumhuriyet Tarihi Koordinatörlüğü görevini yürüten Prof. Dr. Esat Arslan; 29 Mart 2000 tarihinde “Türkiye Cumhuriyeti Devlet Övünç Madalyası” ile ödüllendirildi. Ayrıca kendisine, Türkiye–Ermenistan ilişkilerine yapmış olduğu katkılardan dolayı, Avrasya Araştırmalar Merkezi (ASAM) nin bünyesindeki Ermeni Araştırmalar Enstitüsü tarafından «2002 Yılı Özel Ödülü» verildi. 2005 yılında Çağ Üniversitesi Uluslararası İlişkiler Bölümünde göreve başlayan Esat Arslan, 2012 yılına kadar Bölüm Başkanlığı yaptı. 2010-2015 yılları arasında BM nezdinde Uluslararası Askeri Tarih Komisyonu Yürütme Kurulu üyeliği de yapan Esat Arslan, halen Türk Askeri Tarih Komisyonu Genel Kurulu Üyeliğini yapmaktadır. Bu komisyonun üyesi olarak ülkemizi, Güney Afrika, Brezilya, İspanya, İtalya, Portekiz, Bulgaristan ve Çin’de temsil etmiştir. Sekiz kitabı bulunan Esat Arslan 2002-2012 yılları arasında, TBMM Tarih Araştırma Grubu üyeliği sırasında yazmış olduğu 1852 sayfalık üç cilt halindeki «XVI. Dönem Parlamento Tarihi» adlı eseri 2013 Aralık ayında TBMM Meclis Başkanlığı tarafından yayınlanmıştır.

Suriye Devlet Arşivleri, İran Dışişleri Bakanlığı Belgeler Arşivi, Washington Ulusal Arşiv Dairesi ve Amerikan Kongre Kütüphanesinde araştırmalar yapan, Prof. Dr. Esat Arslan, SKYTURK televizyonunda dış politika yorumculuğu ATA Tv. de, ART televizyonlarında her hafta yayınlanan “Bakış Açısı” ve “Vizyoner” programlarının yapımcılığını ve sunuculuğunu üstlenmiştir.

Prof. Dr. Esat Arslan iyi derecede İngilizce, Arapça, orta derecede Farsça, İspanyolca, Makedonca ve uzmanlık seviyesinde Osmanlıca bilmektedir.”

 

Yazarın diğer makalelerinden: