25 Haziran 2022

            Geniş mânâda Türk târîhi içinde, yâni Türk soyunun Yeryüzü’nde göründüğü ândan beri, Türk’ün uğruna en büyük fedâkârlığa katlandığı şehir hangisidir, diye sorulsa, verilecek cevap bellidir. O müstesnâ şehir, elbette İstanbul’dur. Milâdî hesapla üç bin ilâ dört bin yıllık bir târîhî geçmişi olduğu sanılan Türk milletinin, yine milâdî 1453 yılının 29 Mayıs Salı gününe kadar yaşadığı zamân, hep İstanbul’u fethedebilmek için idrâk edilmiştir. O günden bugüne kadar geçen gün, ay, yıl ve asırlarda da, Türk milleti, hep İstanbul’u elinde tutabilmenin gayreti ve dahî fedâkârlığı içinde olmuştur. Dolayısıyla, İstanbul, Türk târîhinin nîrengi noktasıdır.

            İstanbul’un, bir milletin kaderinde böylesine mühim bir mevkide durmasının, elbette pek çok ve ciddî sebebleri vardır. Her şeyden evvel, İstanbul’un coğrafî mevkii, başka hiçbir şehirle mukâyese edilemeyecek kadar mühim ve kritik bir noktadır. Dünyâ’da Asya, Avrupa ve Afrika kıt’alarının üçüne birden en yakın yerde duran şehir, hiç tereddüdünüz olmasın, İstanbul’dur. Yine Dünyâ’da kuzey ile güneyi, doğu ile batıyı avuçlayarak birleştiren başka bir şehir gösteremezsiniz. O şehir, Cihân’ın nûr-ı aynı olan İstanbul’dur.

            Kürre-i Arz üstündeki büyük şehirlerin serncâmları, hep küçükten büyüğe giden bir grafik çizerler. İstanbul, bu husûsda da müstesnâ duruyor. Zîrâ o, hayâtına büyük şehir olarak başlamış ve hep büyüyerek gelişmiştir. İstanbul, büyük doğan bir şehirler güzelidir. 

            Bugün, İstanbul’da yaşayan Türk insanını; geldiği şehir, bölge ve vilâyetlere göre tasnîf etsek, çok dikkat çekici netîcelere ulaşırız. Bâzı şehir ve vilâyetlerin kendi nüfûslarından kat kat fazla sayıdaki hemşehrîleri, İstanbul’da ömür sürmektedir. Bundan ötürü İstanbul, Türk milletinin tamânına ev sâhipliği yapmak gibi yüce bir mazhariyete ermiştir.

            Ne var ki, bütün bu şehir güzellemesine rağmen, İsanbul’a en büyük kötülüğü, yine biz yaptık, yapmaya devâm ediyoruz. Fâni ömrümde, İstanbul’la aslâ mukâyese edilemeyecek pek çok târîhî şehir görme bahtiyârlığına erdim. Venedik, Brugge, Gent, Prag, Roma, Belgrad, Viyana gibi, târîhî eser hamûlesi hayli yüksek şehirlerde dolaştım. Bunların hiçbirisi, sâhip olduğu var sayılan târîhî galeri yekûnları ile, İstanbul’un karşısına çıkamazlar ve çıktıkları takdîrde, peşinen mahcûb olurlar. Fakat, bu saymaya çalıştığım şehirlerde bir tuğlanın, küçük bir mermer sathın muhâfazası için ince hesaplar yapılırken, biz İstanbul’u olanca hoyratlığımızı gösterip perîşân eyledik. 

En azından, sur içi denilen yarımadayı, aslî hüviyeti ile bugünlere getirebilseydik, bize bol âferînler çekilebilirdi. Bunu yapmadığımız gibi, şehrin perspektifini, çirkin manzaralı gökdelenlerle bozduk. İstanbul karşısındaki vaziyetimiz, maalesef, çok kötü bir mîrâsyedi hüviyetidir.

Bir târîhî Venedik’in gondol dışında vâsıta girmeyen ve turist kaynayan hâline bakın, bir de, geniş yollar geçsin diye fedâ edilen İstanbul’un o cânım eserlerinin listesine göz atın. O vakit, İstanbul karşısındaki mahcûbiyetimizin büyüklüğünü anlayacaksınız. Maalesef, İstanbul’u, başkasına bırakmadan, kendi ellerimizle heder ettik..

Yazar Hakkında:

Turgut GÜLER

Turgut GÜLER

1951 yılında Afyonkarahisâr’ın Sultandağı ilçe­sine bağlı Dort (bugünkü Doğancık) köyünde doğdu. Âilesi, 1959 Ocağında Aydın’ın Horsunlu kasabasına yerleşti. İlkokulu orada, Ortaokulu Kuyucak’da okudu. İki hafta kadar Nazilli Li­sesi’ne devâm ettikten sonra, Nazilli Öğretmen Okulu’na girdi. Bu okulun ikinci sınıfını bitirdiği 1968 yılında, İstanbul Yüksek Öğretmen Okulu Hazırlık Lisesi’ne kaydoldu. 1969-1973 yılları arasında, Yüksek Öğretmen Okulu hesâbına, İstanbul Üniversite­si Edebiyât Fakültesi Târîh Bölümü’nde tahsîl gördü.

İstanbul Çapa’daki Yüksek Öğretmen Okulu’nun Kompozis­yon ve Diksiyon Hocası olan Ahmet Kabaklı’nın başkanlığında kurulan Türkiye Edebiyât Cemiyeti’nde, bilâhare bu cemiyetin yayınladığı Türk Edebiyâtı Dergisi’nde vazîfe aldı. Bir tarafdan üniversite tahsîline devâm etti, bir yandan da bahsi geçen der­ginin “mutfak” tâbir edilen hazırlık işlerinde çalıştı. Metin Nuri Samancı’dan sonra da ikinci yazı işleri müdürü oldu (Mart 1973, 15. Sayı). Bu dergide yazı ve şiirleri yayımlandı.

1973 Haziranında üniversiteyi bitirdiğinde, Malatya Mustafa Kemâl Kız Öğretmen Lisesi târîh öğretmenliğine tâyin edildi. Ah­met Kabaklı’nın arzûsu ile bu görevine başlamadı ve İstanbul’da kaldı, Türk Edebiyâtı Dergisi’ndeki mesâîyi sürdürdü. 1975 yı­lında hem Edebiyât Cemiyeti (Bakanlar Kurulu karârıyla Türkiye kelimesi kaldırılmıştı), hem de Türk Edebiyâtı Dergisi, maddî sı­kıntılar yaşadı, dergi yayınına ara verdi. Bunun üzeri­ne, resmî vazîfe isteği ile Millî Eğitim Bakanlığı’na mürâcaat etti.

Van Alparslan Öğretmen Lisesi’nde başlayan târîh öğretmen­liği, Mardin, Kütahya ve Aydın’ın muhtelif okullarında devâm etti. 1984 yılında açılan Aydın Anadolu Lisesi’nin müdürlüğüne getirildi. 1992’de, okulun yeni binâsıyla berâber adı da değişti ve Adnan Menderes Anadolu Lisesi oldu. Bu vazîfede iken, 1999 Ağustosunda emekliye ayrıldı. 2000-2012 yılları arasında, İstan­bul’da, Altan Deliorman’a âit Bayrak Basım-Yayım-Tanıtım’da, yazı ve yayın çalışmalarına katıldı. Yine Altan Deliorman’ın çıkardığı Orkun Dergisi’nde, kendi adı ve müsteâr isimlerle (Yahyâ Bâlî, Husrev Budin, Ertuğrul Söğütlü) yazılar yazdı. İki kızı var.

Yayımlanmış Eserleri: Orhun’dan Tuna’ya Uluğ Türkler, Ötüken Neşriyat, İstanbul, 2014; Takı Taluy Takı Müren (Daha Deniz Daha Irmak), Boğaziçi Yayınları, İstanbul, 2014; Cihângîr Tûğlar-Selîmnâme, Ötüken Neşriyat, İstanbul, 2014; Ejderlerin Beklediği Hazîne, Ötüken Neşriyat, İstanbul, 2015, Şehsüvâr-ı Cihângîr-Fâtihnâme, Ötüken Neşriyat, İstanbul, 2015.

 

Yazarın diğer makalelerinden: