4 Ekim 2022

Bir türkümüzün sözlerinde şu dörtlük dikkat çeker:

Sen üzülme anam benim dertlerim çoktur / Çektiğim çilenin hesabı yoktur / Yiğitlik yolunda üstüme yoktur / Eşkıya dünyaya hükümdar olmaz.

Eşkıya hükümran olur mu ya da eşkıyadan hükümdar olur mu?

Bu soruya karşılık neredeyse sadece “Tarihe bak anlarsın” diyesi geliyor insanın. Türküler ne kadar da “Eşkıya dünyaya hükümdar olmaz” dese de eşkıyanın zaman zaman hükümranlığından bahsetmek mümkün olabiliyor maalesef… Tarih, tarihimiz bize eşkıyadan mebus, mebustan da eşkıya olduğunun örneklerini vermektedir.

Tarihe bakarak, hem de çok yakın tarihe bakarak bunu görmek mümkün. “Dağdan indi şehre” misali çetebaşılıktan, ayaklanma önderliğinden, her türlü namussuzluk ve haydutluğu yaptıktan sonra “meclis”te “arif” olmaya yeltenenlerin örneklerini görmek mümkün. Son zamanlarda, şimdi de son günlerde sergilenenler gibi…

Sadece neler yaptıktan sonra “milletin temsilcisi” gibi bir makama yükseltilmesine nasıl fırsat verildiği ya da bunları nasıl elde ettikleri hususunda “taş” gibi, “kaya” gibi somut bazı gerçekleri hatırlamaya çalışalım. Bu şekilde de “geçmişte neler yaşandı” trajedisini sadece “karşı” olanların kullanmasına fırsat vermek yerine bizlerin de örnekler vererek el aleme anlatılması, gösterilmesi gerektiği gerçeğini de hatırlatmakta yarar vardır. Çünkü günümüzde sahnelenen bazı oyunlarda da benzerlikler görmek mümkündür.

Konumuzu ilgilendiren ve Osmanlı’nın son dönemlerinde Hariciye yani dış işleri bakanlığı yapmış olan birçok ihanetin başı Gabriyel Norodükyan ve Nafia Nazırı Hallaçyan başlı başına bir yazı konusu olabilir. Osmanlı’da bakanlık koltuğunda hangi haince ihanet içinde oldukları birer birer örneklerle sıralanabilir. Bu iki kişiyi ayrı bir yazı konusuna bırakarak, eşkıya iken mebus ya da mebusluktan çeteciliğe geçmiş olan bazı ermeni komitacılarından örnekler vermek istiyorum. Yani “hükümdar” değil ama “hükümran” olanlardan… Yakın tarihimizde gerçekleşen ama hiçbir zaman ders alınmayan, alınamayan trajedilerden bazılarını hatırlatmakta yine de yarar görüyorum.

Hangi birinden başlayayım inanınız öncelik açısından bir karar vermekte güçlük çekiyorum. Çünkü her birinin yaptıkları ve ardından bir nevi ödüllendirilmeleri ya da milletin temsilcisi iken komiteleri yönetmeyi tercih ettiklerini açıkça tarihin tanıklığı içinde görmek mümkün.

İlk örneği, neredeyse bütün hayatı teröristlikle geçmiş birinin, Hamparsum Boyacıyan adındaki çete başının çektiği söylenebilir. Bu kişinin bütün yapmış olduklarından, hainliklerinden bu yazı içerisinde bahsetmek mümkün değil. Ancak bazılarına işaret etmek istiyorum. Bu şahıs öncelikle 1890 yılında Kumkapı Ermeni Kilisesi’nin baskınını düzenleyen, ardından Osmanlı Devleti’ne başkaldırının simgesi olarak Tuğra parçalayan ve eylemlerde Murat, Şeyh Murat, Agop kimliklerini de kullanan biridir. Bu şahıs sadece bu eylemleriyle kalmamıştır. Ermeni Patrikhanesini basarak Cağaloğlu üzerinden Osmanlı Hükümeti’nin görev yaptığı Babıâli’ye baskın düzenleyip, ihtilal yapmak isteyen, 26 Ağustos 1896 günü İstanbul’da Osmanlı Bankası binasını işgal ederek Avrupa’nın dikkatlerini üzerlerine çekmeye çalışan da Boyacıyan’dır… 1894 yılının yaz aylarında “Şeyh Murat”  kimliği ile Kürt vatandaşları yönetime isyan ettirmek amacıyla Diyarbakır Siirt arasındaki Sason Dağlarında bir isyanı örgütleyen de budur. Sonra yakalanmış ve Bitlis’te idama mahkûm olmuştur. Peki idam hükmü yerine getirilmiş midir? Elbette hayır! Çünkü İngiliz, Amerika, Fransız ve Rusların baskısıyla affedilmeyi başarmıştır. Sonra bununla kalmamış affından iki yıl sonra 2. Meşrutiyet’in ilanının ardından 1909 yılında Adana Kozan’dan Osmanlı Meclisi’ne Mebus da seçilmiştir. Yani eşkıya dağdan şehre hem de mebuslar meclisine kadar inmeyi başarmıştır… Sonunda “herhalde eşkıyalığa son vermiştir artık” diye düşünebilirsiniz. Ama maalesef katranı kaynatmakla şeker olmuyor. Çünkü Hamparsum Boyacıyan 1.Dünya Savaşı’nın çıkışı ile “Öğdünlü Murat” kod adını kullanarak Sivas’a gelmiş, otuz bini aşkın Anadolu Ermeni’sinin Rus Ordusuna katılmasını sağlamıştır.

Şubat 1918’de Rus Ordusu Kafkasya’ya çekilirken boşaltılan yerlerde yaşayan Türklerin topluca öldürülmesi emrini veren, Erzincan’ın yakılması, Bayburt ve Erzurum’un harabeye dönmesi, köylerde ve mezralarda 500.000 Türk’ün hunharca öldürülmesi olayını gerçekleştiren de bu eşkıyadır.

Bir başka eşkıya Boyacıyan’ın tersine bir yol izlemiştir. Bu kişi Karabet Tomayan’dır. Yardımcısı Ohannes Kayayan ile birlikte önce Merzifon Amerikan Koleji’nde sözde öğretmen kimliği ile isyancı ermeni çetecileri örgütlemiş, çetenin başına geçmiş, 1892 yılında Merzifon, Çorum, Kayseri, Yozgat gibi yerlerde Hınçak komitesinin eylemlerinin artmasında üst düzeyde görev alarak yerine getirmiştir. Yani yüzlerce silahsız ve suçsuz insanın öldürülmesine önderlik yapmıştır. Sonunda yakalanmış, mahkeme tarafından idam cezası verilmiştir. Netice itibariyle İngiliz ve diğer bazı devletlerin baskısıyla affedilerek serbest bırakılmıştır. Karabet Tomayan sadece affedilmekle kalmamıştır. Aftan belirli bir süre sonra yurt dışından gelerek İkinci Meşrutiyet’in ikinci döneminde Kayseri mebusu olarak meclise girmiş. Yani eşkıya bir süreliğine de olsa mecliste söz sahibi olmuştur.

Van Mebusları Vaham Papazyan ve  Varamyan da yukarıda örnek verdiğim kişilerden pek farklı değildir. Ağustos 1914 yılında yapılan seferberliğin ilanının hemen ardından Rusya’dan alınan özel talimata dayanarak Taşnaksutyun Komitesi; Van ve Bitlis çevresini iki mıntıkaya ayırmış. Komite Muş ve Bitlis çevresini Van mebusu Papazyan ve Van bölgesini de yine mebus olan Varamyan’a emanet etmiş. Bu kişiler Muş ve Van’da gerçekleştirilen isyan hareketlerini yönetmekte kendi adlarına başarılar göstermişlerdir. Bu eylemleri içinde; Osmanlı Ordusu için silah altına alınan Ermenilerin bir kısmının düşman tarafına kaçmasını sağlamaları da vardır. Bu iki şahıs içeride Osmanlı Ordusuna karşı çeteler oluşturdular. 1915 yılı Ocak ayında askeri nakliyatı engelleyerek yardım kuvvetlerinin gönderilmesini durdurmak amacıyla Van-Bitlis arasındaki önemli ve tek yol olan Gevaş yolunu kapattılar. Telgraf hattını kestiler. Yani devlete zarar konusunda ellerinden geleni arkalarına koymamanın karşılığını mebus olarak görmüşlerdir. Açıkça ödüllendirilmişlerdir.

Taşnak Cemiyeti Erzurum Başkanlığını da yapan Karakin Pastırmacıyan önce kanlı Osmanlı Bankası baskınında bulunmuş. Bu eylemine karşılık herhangi bir ceza almadan Rus Konsolosu Maksimof’un aracılığıyla hiçbir ceza görmeden İstanbul’u terk etmişti. 

Daha sonraları Kafkas dağlarında çeteler kuran Pastırmacıyan, Osmanlı Meclisi Mebusanı’nda Milletvekili olarak temsil ettiği Doğu Anadolu halkına, Hınçak çeteleriyle birlikte her türlü zulüm ve işkenceleri yapmaktan geri kalmamıştır. 

Peki neticede bu eşkıyaya ne mi olmuş? Meşrutiyetle birlikte birinci devrede (16 Kasım 1908’de) ve ikinci devrede mebusluk görevini sürdürmüş.Burada da rahat durmamış İkinci Osmanlı Millet Meclisi’ndeki milletvekilliği yaparken Ermeni terör örgütlerine verdiği destekle sesini hep yükseltmiş ve şimdilerde bazılarının yaptığı gibi cüretkârlığı ile tanınmış. Hatta bütün bu sayılanlarla kalmayarak açıkça Birinci Dünya Savaşında Ruslarla iş birliğine de girmiştir. 

Bir başka Erzurum Mebusu Vartakes Serengülyan da Komitacı Milletvekilleri’ndendir. Van’da çıkarılan ihtilalin elebaşlarından olduğu için idam cezasına mahkûm edilmiştir. Diğerlerinde olduğu gibi bu kişinin affedilmesinde de aynı oyunlar yine oynanmış İngiliz Konsolosu’nun, İstanbul hükümetine baskıları ve aracılığıyla cezası müebbet küreğe (sürgüne) çevrilen Vartakes Ergani Madeni’ne gönderilmiş. Bunun gibi hain çete elebaşların sürgün hayatları öylesine şaşaalı geçmiş olacak ki, Vartakes’in sürgün günlerinde kaldığı, Papaz’ın yeri mevkiindeki evi, bugün bile Ergani’nin en sağlam yapılarındandır. Biz Türkler, çoğu zaman olduğu gibi bize ihanet edenlere hep hoş görülü davranmış olacağız ki, Vartakes’in sürgünde ibadet ettiği makam (zülkifil) Dağı’ndaki kilise etrafındaki sakız ağaçlarıyla, canlı bir şekilde hala varlığını koruyabilmektedir. Yani hainlerin hatıraları hala yaşatılmaktadır. Zamanımızda hainlerin hortlaması da herhalde bunlara heves etmiş olmalarından kaynaklanmaktadır.

İkinci Meşrutiyet Meclisi’ndeki Ermeni asıllı sosyalist İstanbul mebuslardan Navses Dagavaryan da Hamparsum ve diğerleri gibi, terör örgütü Taşnaksutyun ve Hınçak çetelerine her türlü desteği vermiştir. Her durumda onların yanında olduklarını eylem ve sözleriyle göstermişlerdir.

Aslında bu örnekleri çoğaltmak mümkündür. Üzerinde tartışmak ve çeşitli fikirler ileri sürmek de söz konusu edilebilir. Fakat asıl işaret edilmek istenilen bu konuları yeniden hatırlatmak hiç değildir… Çünkü örnekleri artık zamanımızda da görebiliyoruz.

İçinde bulunulan zamanda bile, tarihi bilmediğimiz ve tarihten ders çıkaramadığımız için bilmem kaçıncı kez sahnelenen oyunları yine seyrediyoruz. 24 Nisanlar biteviye gündeme getiriliyor. Güya neticeyi merak edişimiz ne kadar trajik değil mi? Oysa örneklerde görüldüğü gibi birazcık tarihi bilenlerin sonuçtan kaygı duymalarının bile çok görüldüğü noktaya doğru götürülmesi, tarihi vahametin, doğabilecek sonuçları görememe körlüğünün nerelere gelebildiğini ilan etmektedir. 

Tarihi hafıza kalmışsa birazcık hatırlamaya çalışalım! Tarih belki ders verir. Usanmadan, bıkmadan sayfalarından örnekleri sıralar. Fakat sonunda bütün bu verdiği dersleri ve örnekleri anlamak istemeyenleri, anlamayanları yok sayma uçurumuna doğru fırlatmasını da bilir. Yani bazı milletler için tarihin sabır taşının çatladığı noktalar da vardır. Tarihin verdiği örneklerden yaşanılan olayları yakalama ve anlama adına sevinildiği kadar sabır taşının çatlamaya başlamasından da “var olma-olamama” adına korkulması gerekir. Çünkü eşkıyanın hükümranlığına tarih hep isyan etmiştir.

**

Yazar Hakkında:

İhsan KURT

Yazarın diğer makalelerinden: