4 Ekim 2022

09 Mayıs 2022 günü haberlerde  kentlik (kentsel diyorlarsa da aşşşşşağılık duygusunu açığa vuran bu -sel ekini kullanmak içime sinmiyor) dönüşüm için yapılan işler sırasında Beşiktaş’ta bir târihî çeşmenin yıkıldığı bildiriliyordu. Oradaki vatandaşlar, bu yıkım için izin verilmemesi gerektiğini söylüyorlar, dertleniyorlardı, bu işin izinsiz ve kanuna aykırı olarak oldu-bittiye getirilmiş olduğu anlaşılıyordu.

Çevre konusunda, şehrin târihî dokusu ile ilgili işlerde yanlış görülen bir iş, davranış olunca derhâl harekete geçen, protestolarda bulunan çevrelerden, bu konuda, HİÇBİR itiraz, protesto sesi yükselmedi, tv ekranları günlerce meşgul edilmedi. 

Bu alışılmamış sessizliğin sebebini merak mı ettiniz? 

Çünkü, bu târîhî eser ROMA’lılardan kalmamıştı! Rum’la ilgisi yoktu! Kabahatliydi, suçluydu: Müslüman Türk’ün eseriydi, Bizim tarafımızdan yapılmış güzel bir çeşme idi! Orada, Roma’lının, Yunanlı’nın yerüstünde de değil, yerin altında bir kalıntısı olsaydı da kaldırılıp atılsaydı görürdünüz koparılan fırtınayı, protestoları!             

Beşiktaş’taki târîhî çeşmeyi ortadan kaldıranlar da Rum filân değil; bizden insanlar, Türkiye Cumhuriyeti vatandaşları. Çeşmeyi yıkan inşaat şirketinden ilgili vatandaş, “daha güzelini” yapacaklarını söylüyordu. Ne güzel! değil mi? o zihniyete bâzı şeylerin anlatılması için kaç sayfalık bir kitap sunulması gerekir dersiniz? Öyle öğretim böyle insanlar yetiştiriyor. 

Okullarda hâlâ, ileri bir atılım hareketi, yeniliğin büyük adımı olarak öğretilen Tanzîmât (1839) teslîmiyetimizin gerçeği anlaşılmadıkça, tutulan yolun felâket olduğu farkedilmedikçe, kendi elimizle taklîd sömürge aydını yetiştirmeğe devâm ederiz ve “aydın” sayılan diplomalılarımızın çoğu da, kendimize, yerli değerlerimize yönelmek için yapılan her hareketin karşısına dikilmeyi mârifet sayarlar, kendimize gelmeyi, kendimize dönmeyi ‘gericilik’ diye bilirler, ‘tehlikenin farkında mısınız!’ diye feryâd ederler; ne yapsınler: öyle imâl edilmişlerdir. Bol keseden ‘aydın’ statüsünü kazanmış diplomalılarımızın çoğu, ‘kendimizden ne kadar uzaklaşırsak, o kadar ilerlemiş olacağımızı, yabancıya ne kadar benzersek o kadar yükseleceğimizi’ zannederler. Bu anlayış ve yöneliş, onlar için dogma hâlini almıştır; onların âdetâ kutsalıdır. (-sal uydurma eki, burada doğru olarak kullanılmıştır, öyle uydurma hayâlî, temelsiz dogma ile ilgili olarak ancak böyle uydurma kelime kullanılabilir.; kutlu kelimesi kullanılmamalıdır, isrâf olur.)

KÜLTÜR LİSELERİ

Bu vesileyle belirtelim: Tam bağımsız olmak; eğitimimizi, insanımızı yetiştirmeyi, yerli, mahallî değerler temeli üzerine oturtmadan olmaz. Kendi değerlerimiz, 1000 yıldır yoğrulduğumuz İslâm kaynaklıdır; bunu anlamağa, diplomalılarımızın çoğunun kafasındaki görünmez ağlar engel olur, o ağların dışına çıkamaz. Düşünce özürlü kafalara ‘İslâm geriliktir, İslâma yönelmek gericiliktir’ kof, yanlış, yalan lâfı yerleşmiştir, İslâm söz konusu olunca o kafaları taşıyanlar, hemen ‘ortaçağ karanlığı’ derler. Ortaçağ’da (495-1453) Avrupa’da zifirî karanlığın hüküm sürdüğünü bilmezler. Ortaçağ’da, uygarlığın Müslümanlarda olduğunu, Avrupa’ya Palermo (Sicilya-İtalya) ve Endülüs (İspanya) yoluyla geçtiğini de BİLMEZLER. Avrupa’lının kıyâfetini almakla, Avrupa’lı gibi giyinmekle, kendilerinin Avrupa’lı olduğunu zannderler, kabûl ederler; etsinler, iyi de, Ortaçağ’da, karanlıkta olan Avrupa idi! (şaşkınlığa bakar mısınız!)

Günümüz şartlarında, ‘Millî’ değerlere en fazla yer veren orta öğretim kurumları, İmam-Hatip Ortaokul ve Liseleridir. Bu okulların adlarının Kültür Lisesi olarak değiştirilmesi daha uygundur. Öğretimin Türkçe yapıldığı bu okullarda, alışılageldiği gibi, bir Batı Dili ve Arapça öğretilirken, bâzılarında seçmeli ders olarak İspanyolca, Rusça gibi diller de öğretilmektedir. Kendi kültürümüze âşinâ gençlerin yetişmesine uygun okullardır. Ama, Tanzîmat’tanberi 8 nesil boyunca her nesilde biraz daha katılaşarak gelen akımda yetişenlerin kafa yapısına nufûz ederek bunları anlatmak hiç kolay değildir; görünmez ağlar, gerçekleri, “olan”ı anlamalarını önler.

Kafalarda görünmez ağlar durdukça da, diplomalılarımız acıklı-gülünç eylemler sergilemekten kurtulamaz. Olan da millete olur. 

Bu konu, üzerinde etraflıca durulmayı ve düşünmeyi hakketmektedir.

10 Mayıs 2022

Yazar Hakkında:

Mehmet MAKSUDOĞLU

Mehmet MAKSUDOĞLU

Mehmet Maksudoğlu, Eskişehir’de Kırım kökenli bir âile içinde doğdu. İnkılâp İlkokulunu, Eskişehir  Lisesini ve Ankara Üniversitesi İlâhiyat Fakültesini bitirdi. İzmir İmam-Hatîp Lisesi’nde Meslek Dersleri Öğretmeni olarak Arapça, Farsça, İngilizce ve Hadîs öğretti. Ankara Üniversitesi İlâhiyat Fakültesi’nde İslâm Târihi Asistanı oldu. Tunus’ta doktora tezi ile ilgili malzeme topladı, dilbilgisini bildiği Arapça'nın pratiğini yapmak imkânını buldu. Dördüncü sınıfına kabûl edildiği Burgiba Yaşayan Diller Enstitüsü Arapça Bölümü’nü bitirdi. Türkiye’ye dönüp İstanbul, Başbakanlık Osmanlı Arşivinde belge inceledi. "Tunus’ta Osmanlı Hâkimiyeti" konulu doktorasını verdi. İngiltere’de, University of Cambridge’de Faculty of Oriental Studies’de Türkçe öğretti, orientalistlerin nasıl yetiştirildiklerini gördü. Türkiye’ye dönüp Diyânet İşleri Başkanlığına bağlı olarak İzmit, Ankara ve İstanbul’da vâizlik yaptı. Marmara Üniversitesi'nde 1983 yılında Yardımcı Doçent, 1986 da Doçent ve 1995 yılında Profesör oldu. İzinli olarak gittiği Malezyadaki International Islamic Universty’de 4 yıl (1991-95) Târih ve Medeniyet Bölümü başkanlığı yaptı, Osmanlı Târihi öğretti. Orada iken yazdığı Osmanlı History adı geçen üniversite tarafından bastırılıp (1999) textbook olarak kullanıldı. Marmara Üniversitesi İlâhiyat Fakültesi’nde bir yıl daha öğretim üyeliği yaptıktan sonra Eskişehir Osmangazi Üniversitesi İlâhiyat Fakültesi kurucu dekanı olarak Eskişehire gitti. 2004-2005 öğretim yılında izinli olarak gittiği Kazakistan’ın Türkistan Beldesindeki Hoca Ahmed Yesevî Milletlerarası Türk-Kazak Üniversitesinde, Hollanda Rotterdam Milletlerarası İslâm Üniversitesinde bir dönem öğretim üyeliği yaptı.

Yazarın diğer makalelerinden: