7 Ekim 2022

İslâm devleti hayalinin imkânsızlığı …  İMİŞ!

Evet, “Kırmızılar”da bu başlıkla bir iktibas yazısı çıkmış, yeni farkettim. 

Bu, “neresindenhangi maşayla nasıl tutarsın?” a kısa başlıklarla cevap vermeden önce (çünkü, ciddîye alıp her ‘vecîze’(!)sine cevap vermek için BİRKAÇ CİLT kitap yazmak GEREKİR) bir vâkıa’yı, olguyu nakledelim: 

“Şarlken, 948/1541 yılında, çok büyük bir kuvvetle, çok sayıda gemi ve çok kalabalık bir ordu ile bu defa Cezâyir’e saldırdı, gemilerle, çok sayıda at bile getirmişti.  Fakat Hızır Hayreddîn Paşa’nın oğulluğu Hasan Paşa tarafından püskürtüldü. Şarlken’in yanında Papalık askerleri ve Malta (eski Rodos) Şövalyeleri de vardı. Bu savaşta 160 gemi kaybeden İspanyol donanmasında, Meksika’yı zaptedip orada yerli halkı zulümle sindirmiş olan Hernando Kortez de vardı ve ölüm tehlikesi atlattı. Öte yandan, Fransa Kralı I. Fransuva ile İspanya-Almanya İmparatoru Şarlken arasında devâm etmekte olan harp, henüz sona ermemişti. Fransuva, Osmanlı Sultânı Kanûnî’den sürekli olarak yardım görüyorsa da, Avrupa’daki dînî taassup sebebiyle iki yüzlü harekette bulunmağa mecbûr oluyordu; bunun iki yüzlü hâli bilinmekle berâber, Kanûnî Süleymân, Kralın hâlini mâzûr görüp, kendi siyâseti gereği, yâni, Avrupa’nın Şarlken elinde birleşmesini önlemek için, Fransuva’ya yardımda bulunuyordu. 

Fransa Kralı, kendisine denizden de yardım edilmesini istiyordu. Cezâyir’deki başarısızlığından sonra, Şarlken’in deniz faaliyeti durmuştu, ama, Fransa, Şarlken’e karşı denizde başarılı olabilecek durumda değildi. Fransuva Türklerle anlaşırken, Şarlken de İngiltere’yi ittifâkına alıyordu. 

950/1543 yılının bahârında, yüz on kadırga ve dört mavnadan kurulu donanma, Hızır Hayreddîn Paşa buyruğunda Akdeniz’e çıktı; Fransız elçisi Polen de Lagard, Hayreddîn Paşa’nın gemisinde idi. Donanma, Napoli civârında Reçyo önüne geldiği zaman kırk bir gemiden kurulu Cezâyir donanması da katıldı. Reçyo ve diğer bâzı yerler alındıktan sonra, Roma’nın iskelesi olan Ostiya’ya gelindi; halk şaşkınlık içinde idi, fakat kendilerine temînât verildi. Türk askerleri, sâhil şehirlerinde alışveriş yaptıklarında, aldıkları her nesnenin bedelini eksiksiz ödüyorlardı. Donanma-yı Hümâyûn, Marsilya’da Fransız gemileriyle birleşti, gidip Şarlken’in müttefiki olan Savua dukasının elindeki Nis’i kuşattılar. Nis’i 20 Ağustos 1543 te aldılar; Nis’in iç kalesinin kuşatılması sırasında, Fransızlar, Hayreddîn Paşa’ya başvurarak, barutları bittiğini bildirip barut istemişlerdi; buna hayret eden Osmanlı Kaptân-ı Deryâ’sı, müttefik amirali Dük Dankiyen’e: 

“Ne güzel muhâripler! Gemilerini şarap fıçılarıyla doldurup baruttan başka bir şey unutmuyorlar” dedi ve yanındaki Fransız elçisine dönüp: 

İstanbul’da iken devletinin büyük çapta hazırlandığını söylediğin zaman benimle eğleniyor muydun?” diyerek ona çıkıştı.”(M. Maksudoğlu, Osmanlı Tarihi, s.257-258.) 

***

Bu, Prof. Ünvanı taşıyan Wael B. Hallaq’a SORUYORUM: 

Müslümanlarla eğleniyor musun?

Kültür İstilâsı altında yaşamakta olduğunun farkına bile varamayan, ‘kıblesi değişmiş’ bir duruma getirilmiş olan Müslümanların, bu naneyi de kolayca yutacaklarını mı sanıyorsun?

“Belirtmek gerekiyor ki “İslami devlet” modeli tarihte hiçbir zaman var olmamıştır” !!!  diyor UTANMADAN!

Buna verilecek cevap, kısaca, rahmetli Kadir Mısıroğlu’nunkidir. Rahmetli, tv deki çok münâsebetsiz, insanların akıllarıyla alay eden bir ‘görsel’ kendisine gösterildiğinde, oturduğu yerden yarı kalkarak: (affedersiniz) çüş! diye gürlemişti. (You Tube’da seyredebilirsiniz.)

Bu kâfir oryantalist YALAN söylüyor, bir zavallı da onu ciddîye alarak nâneyi naklediyor. TARİHTE İslâm devleti modeli 14 yüzyıl boyunca VAR OLMUŞTUR. Uygulamada zaman zaman aksaklıklar olmuşsa, bu, uygulamadaki insanların zaafından kaynaklanmıştır, ‘model olmamıştır’ lâfı kocaman, içi boş bir balondur; küçücük bir İslâm Devletleri tarihi bilgisi, bu balonu patlatacak toplu iğne yerine geçer. Ha! İslâm Devletleri târihini, KİM, NEREDE, HANGİ KİTAPTAN okuyor/okutuyor ki! diplomalılarımız, -bu oryantalisti ciddiye alıp nanelerini nakleden yazar dâhil- İslâmın, Müslümanlar tarafından 14 yüzyıl boyunca nasıl uygulandığını HANGİ kitaplardan okumuşlardır ki? Diplomalılarımız, önce, İslâm ve tarihi konusundaki bilgisizliklerinin farkına varmak ihtiyacındadırlar. 

Naklettiğimiz KASKATI olay, GERÇEK, 1543 yılında vuku bulmuştur, ve Osmanlı, İslâm Devleti idi, Şeriat’a göre idare ediliyordu, Yeryüzünün EN BÜYÜK, EN GÜÇLÜ devleti idi. (Zâten ‘Devlet’, bize, Türklere mahsustur, ötekilerin yönetim âletleri, Etat, State, Staat, Kingdom, vb. dır; onlarınkinde 1648 Westfalia’danberi 3 erk vardır, Devlet’te 2 erk vardır, yapı tamamen değişiktir, bizde, yönetilen, ‘emânet-i ilâhî’dir, raiyyetdir, (kollanan, gözetilen, riâyet edilen’dir), onlarda ise, serf (yarı köle), ve subject (boyun eğdirilmiş)tir. Yapı farkının ne denli mühim olduğunu anlamak için elmas ve kömür misâli kâfidir: Elmas da, kömür de karbon’dur, elması elmas yapan, kömürü de kömür yapan, YAPI FARKIdır, atomların dizilişidir. Kendini ‘aydın’ zanneden bâzılarını, mektebe verip yeniden okutmak gerekecek.)

Yanlış tercüme yüzünden, diplomalılarımızın pek çoğu, Avrupalılarınkini de ‘devlet’ zanneder.

Oryantalistler içinde 3 yıl bulundum, ‘background book’larla daha birinci sınıftan başlayarak kafalarının nasıl formatlandığını, ‘atın dişleri’ anlayışıyla nasıl yetiştirildiklerini çok iyi bilirim. Onun için kesinlikle ifâde ediyorum ki: 100 oryantalistten sâdece 1 -yazıyla bir- tanesi, Kur’ân-ı Kerîmi, ASLINDAN, baştan sona kadar anlayarak -belki- okumuştur. Bu, yetmez tabii, belli sayıda hadîs-i şerifleri, Hicrî ikinci, üçüncü ve dördüncü yüzyıllarda Müslümanların yazmış oldukları ilgili kitapları vb. okuyup sindirmiş olacak ki, ONDAN SONRA birtakım sonuçlara varsın. Kültür yabancılığı da cabası: mâdem ki Osmanlılar Müslümandı, Padişahlar niçin namazlarını kılmıyorlardı? diye saçmalayan âlimler de gördük. Zavallı, kendisi ancak kilisede ibaret edebileceği için, Mîrâc’da, Müslümanların, temiz olan yerlerde namaz kılabilecekleri muştusunun verildiğinden de bî haber, Pâdişah’ın, mutlaka câmiye gitmesi gerektiği zannındadır, bunu ciddî ciddî yazar. Pâdişahlar, tabii namaz kılıyorlardı, özel imamları bile vardı.

 Bu konuda üç âyet-i kerimeyi meâlen nakledelim: 

Allah’ın indirdikleri ile hükmetmeyenler, KÂFİRLERDİR.  Mâide (5) 44.

Allah’ın indirdikleri ile hükmetmeyenler, ZÂLİMLERDİR.  Mâide (5) 45.

Allah’ın indirdikleri ile hükmetmeyenler, FÂSIKLARDIR.   Mâide (5) 47.

Kültür İstilâsının resmen kabulü olan Tanzîmattan önce, küçük yerleşim yerlerinde bile kadı vardı, günümüzde ilçe denilen yerleşim merkezine eskiden ‘kazâ’ denirdi, (‘kadılık’ demektir) başında ‘kadı’ bulunurdu. Kadı, günümüzdeki Kaymakam, Belediye Başkanı, Hâkim, Savcı, İlçe Eğitim Müdürü, İlçe Vakıflar Müdürü vb. nün gördüğü işleri görürdü. Osmanlıda, okuma yazma bilmeyen bile (yedi sekiz Hasan Paşa gibi) çok yüksek mevkilere -liyâkati varsa- gelebilirdi, ama, en küçük bir yere kadı olabilmek için, medreseden mezun olması gerekirdi.

“Zira devlet modern bir kavramdır.” Devlet DEĞİL; State, Etat, (parlamentosu olan kuruluş) modern kavramdır; doğru. Devlet, zâten farklı. Armutlarla Elma karıştırılıyor.

“Ancak XIX Yüzyıldan itibaren şeriat tarafından düzenlenen sosyo-ekonomik ve politik sistem kolonyalist Avrupa’nın elinde yapısal olarak parçalandı.” İfâde zaafı bir yana, bu cümle, bozuk saatin günde iki kez doğru vakti göstermesi gibi, bir gerçeği ifâde ediyor: 19. Yüzyılda dünyanın hemen her yerine hâkim olan emperyalistlerin askerî, kültürel, ekonomik, politik baskısıyla, YAPI bozuldu, değişikliğe uğradı. Devamlı tekrarladığımız da budur: Tanzîmat, gereği gibi, gerçek özüyle anlaşılmadan, Tanzîmatla hesaplaşılmadan, işler tam olarak düzelmez.

“Yüzyıllara dayanan insanlık tecrübesi göstermiştir ki, insanlığın bulup geliştirdiği en ehven yönetim biçimi demokratik modeldir.” 

Bu, Avrupa merkezli, at gözlüklü bir bakış ve değerlendiriştir: Zavallı oryantalistin kafasında, Avrupa, Roma filân ve çarpıtılmış bir İslâm modeli var. Fena hâlde yanılıyor tabii. Balkanlardan bir zimmî, İstanbula gelip, Dîvân-ı Hümâyûn’da, şikâyette bulunabilir, Dîvân-ı Hümâyûn tercümanları ona yardımcı olurlardı. Birtakım çekişmeler, olumsuzluklar, bürokraside olurdu, halk rahattı, Devlet Baba’ya güvenir, işine bakardı.

“Atın Dişleri” uygulamasından ve zihniyetinden kurtulmağa niyetlerinin olmadığı görülüyor. Öyle olunca da saçmalamağa devam ediyorlar.

Demokrasi, Eski Yunan’da Site yönetimleri için uygundu. Günümüzde ne dolaplar döndüğünü görüyoruz.

İran’daki İslâm uygulamasına hiç girmeyelim: zemîn meselesi. Yumuşak toprağa kocaman bina yapamazsınız.

Oryantalist, bu konuda yalnız değildir: 

Yapmak istedikleri, ‘İslâm Yönetim Biçimi’ni zihinlerde de mahkûm etmek, bunun bir -kullanılan uydurma Türkçeyle- yanılsama olduğunu Müslümanların  zihinlerinde yerleştirmek çabasıdır. 

Günümüze gelince: Kıptî Hallak oğlu’nun yazısını Türkçeye aktaran bir yazarın yazmakta olduğu gazetede boy gösteren bazı düşünce insanlarından Müslümanların HİÇBİR olumlu beklentisi olduğunu sanmıyorum. Gençler geliyor, VAV tv de onları zevkle, ümitle seyrediyorum. Ölçüleri, bakış açıları sağlam; tv bülbülü bazıları gibi ‘devşirilmemiş’ler. İslâm devletinin nasıl olacağını, nasıl işleyeceğini, günümüz şartlarında nasıl şekilleneceğini onlar göstereceklerdir. Burada şu kadarını belirtelim ki; Devlet, Müslümanlar içindir, önce Müslümanların, İslâmla olan mesâfelerini kapatmaları gerekecektir.

***

Yazar Hakkında:

Mehmet MAKSUDOĞLU

Mehmet MAKSUDOĞLU

Mehmet Maksudoğlu, Eskişehir’de Kırım kökenli bir âile içinde doğdu. İnkılâp İlkokulunu, Eskişehir  Lisesini ve Ankara Üniversitesi İlâhiyat Fakültesini bitirdi. İzmir İmam-Hatîp Lisesi’nde Meslek Dersleri Öğretmeni olarak Arapça, Farsça, İngilizce ve Hadîs öğretti. Ankara Üniversitesi İlâhiyat Fakültesi’nde İslâm Târihi Asistanı oldu. Tunus’ta doktora tezi ile ilgili malzeme topladı, dilbilgisini bildiği Arapça'nın pratiğini yapmak imkânını buldu. Dördüncü sınıfına kabûl edildiği Burgiba Yaşayan Diller Enstitüsü Arapça Bölümü’nü bitirdi. Türkiye’ye dönüp İstanbul, Başbakanlık Osmanlı Arşivinde belge inceledi. "Tunus’ta Osmanlı Hâkimiyeti" konulu doktorasını verdi. İngiltere’de, University of Cambridge’de Faculty of Oriental Studies’de Türkçe öğretti, orientalistlerin nasıl yetiştirildiklerini gördü. Türkiye’ye dönüp Diyânet İşleri Başkanlığına bağlı olarak İzmit, Ankara ve İstanbul’da vâizlik yaptı. Marmara Üniversitesi'nde 1983 yılında Yardımcı Doçent, 1986 da Doçent ve 1995 yılında Profesör oldu. İzinli olarak gittiği Malezyadaki International Islamic Universty’de 4 yıl (1991-95) Târih ve Medeniyet Bölümü başkanlığı yaptı, Osmanlı Târihi öğretti. Orada iken yazdığı Osmanlı History adı geçen üniversite tarafından bastırılıp (1999) textbook olarak kullanıldı. Marmara Üniversitesi İlâhiyat Fakültesi’nde bir yıl daha öğretim üyeliği yaptıktan sonra Eskişehir Osmangazi Üniversitesi İlâhiyat Fakültesi kurucu dekanı olarak Eskişehire gitti. 2004-2005 öğretim yılında izinli olarak gittiği Kazakistan’ın Türkistan Beldesindeki Hoca Ahmed Yesevî Milletlerarası Türk-Kazak Üniversitesinde, Hollanda Rotterdam Milletlerarası İslâm Üniversitesinde bir dönem öğretim üyeliği yaptı.

Yazarın diğer makalelerinden: