1 Ekim 2022

Öyle, zannediyorduk ki, Yunanistan’ın Türkiye’ye yönelik önce gri propagandası sonra da propaganda saldırısında başat dokümanın sadece “Sevilla Üniversitesi Haritası” olduğu. Ondan sonra başladık mı bu haritaya karşı savunmaya, tabii ki bu durum son derece yanlıştı. Allahtan uzun süre savunmada kalmadık, bizler de “Sevilla Üniversitesi Haritası”na karşı anlamlı bir atılımla “Mavi Vatan” ve “İstanbul Üniversitesi Haritası” ile cevap verdik. Bu karşı koyma, beyaz kitap mantığından farklı, son derece şık oldu. Türkiye’nin en büyük Üniversitesi, İstanbul Üniversitesi yerinde bir karşı hareketle “Türkiye'nin Denizlerdeki Misak-ı Milli'si Mavi Vatanı”nı “Bir Harita ve Bir Doktrin Kitabı”ile bütün dünyaya yayınlamasını bildi, kutlanası bilimsel bir karşı koyma refleksi. (1) Unutmamak gerekir ki, Türkiye'nin Denizlerdeki Misak-ı Milli'si Mavi Vatan kavramı Türkiye’nin, sınırlarını çevreleyen deniz kaynaklarını da aynen yurt kavramı ile bütünleştiren çakıl taşı kadar önemli birer vatan parçası olarak kabul etmektedir. ‘Mavi Vatan’ kadar önemli üzerinde her zaman durulması gereken bir diğer kavram ise ülkelerin deniz kaynaklarından ne derece yararlanacağına dair olmazsa olmaz ilkesi “kıta sahanlığı” kavramıdır. Başat bir kavramdır. Cenevre Deniz Hukuku Sözleşmesi ile resmileşen “kıta sahanlığı kavramı”, yine uluslararası deniz hukukunun “hakkaniyet, orantılılık, coğrafyanın üstünlüğü” gibi prensipler doğrultusunda kıyıdaş devletlerin etkinliklerini yasal bir zeminde gerçekleştirmelerine olanak sağlamaktadır, bunun için önemlidir. Kıta sahanlığı ilkesine eşlik eden bir diğer kavram ise “Münhasır Ekonomik Bölge (MEB)kavramıdır. Bu kavramsal çerçeve kıyıdaş devletler arasında oluşabilecek anlaşmazlıkları ortadan kaldırmaya yönelik bir kavram olarak karşımıza çıkmaktadır. Türkiye’nin Doğu Akdeniz’de Libya hamlesinden sonra uluslararası geçerliliği olan bir veçheye bürünmüştür. Yunanistan daha önce Antalya’nın Kaş ilçesine yaklaşık 2 km. uzaklıktaki kendisine ait Meis Adası’na dayanarak Meis-Rodos-Girit adaları açıklarını kendi “münhasır ekonomik bölgesi” saydığı yönünde açıklamalar yapmış ancak resmi bir münhasır ekonomik bölge ilanında bulunmamıştır. Türkiye ise iç savaşın sürdüğü Libya’da ‘BM destekli Ulusal Mutabakat Hükümeti’yle imzalamış olduğu deniz yetki alanlarının sınırlandırılmasına ilişkin mutabakat muhtırasını 19 Mart 2019 tarihinde BM Daimî Temsilcisi Feridun Sinirlioğlu’nun BM Genel Sekreteri’ne gönderdiği mektupla kıta sahanlığı bildiriminde bulunarak anılan muhtıraya uluslararası bir veçhe kazandırmasını bilmiştir. (1) 

Evet sevgili okurlar, Türkiye ile Yunanistan, Ege ve Doğu Akdeniz'deki sorunlarını ele almak amacıyla 5 yıl aradan sonra gündemsiz toplanılan istikşafî görüşmeler gündem ile toplanılan istişari görüşmelere geçilmiştir. 64. istişari görüşmeler, arkasından zaten yaz mevsiminin de geliyor olması, her şeyin “NATO Marmara” yani Marmara Denizinin dümdüz oluşu gibi ilişkilerin de süt liman olacağı bir devreye gireceğinin hesabını yapmaya başlamıştık. Suyun her iki yakasında barışa susamış iki halk için ne de güzel olacaktı, her şey. Umuyorduk ki, Yunanistan yat turizmiyle bindiği dalı kesmez, başta Midilli Sakız, Sisam olmak üzere Türkiye’ye yakın adaların yaşam borusunu tıkamaz, pandemiden sonra suyun her iki yakasındaki Türk ve Yunan halkları hiç olmazsa 2022 yazını 1986’dan bu yana olduğu gibi, barış içinde geçirir. Ancak yeri gelmişken söyleyelim, Türkiye ile Yunanistan arasında 1986 yılından beri Adalar Denizinde yaz aylarında herhangi bir askeri tatbikat yapılmayacağına yönelik bir memorandum var olmasına karşın bu mutabakatı da en çok delenin Yunanistan olduğunu bilmekte yarar var. Akte vefası olmayan bir devlet olarak Yunanistan’ın gelen turistlere Adalar Denizinin Yunan Denizi olduğunu gösterme çabasında askeri gemi seyrüferlerini arttırdığını da hep bilmemize karşın, neredeyse görmezden gelmeye çalıştığımızı da bir yerlere not edelim. 

Türk insanının iyi niyetine bir bakar mısınız? 30 Ocak 1923 tarihli “Büyük Mübadele” (Etablis Sorunu)’nin ardından hem Türkiye hem de Yunanistan tarafından dışlanmalar nedeniyle acıların nağmesi hüzünlü “rembetika”larda bile 2022 yazında huzurlu bir coşkuyu yakalarız diyorduk.  Huzur ve sükûn o kadar özlenmişti ki, her şeye karşın Türkiye’de Yunanistan’ın haksız talepleri bile görmezden gelinmeye bile başlanmıştı.  Yunanistan Avrupa’nın şımarık çocuğu, durulur, elbet diyorduk. Her şey gözümüzün önünde cereyan etmiyor muydu? Daha birkaç ay önce Türkiye’nin Ukrayna-RF savaşındaki kararlı ve dengeli tutumu nedeniyle Almanya Başbakanı Scholtz, İsrail Cumhurbaşkanı Herzog ve Yunanistan Başbakanı Miçotakis’in adeta koşarak Türkiye’ye gelmelerinin, Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan’la baş başa görüşmelerine hep birlikte şahit olmadık mı? Türkiye’nin bölgesinde uzun süredir yürüttüğü denge politikasının stratejiye uygunluğu, enerji güvenliğinde Türkiye’nin kararlılık gösterisini, NATO ve bir büyük Avrupa ülkesi olarak Türkiye’nin Avrupa’ya güven vermesi, Kıbrıs ve Doğu Akdeniz sorunlarının diplomatik yollardan çözümüne katkı sağlaması olasılığı hep bu büyük devlet olmanın bölgeye yansıması olarak görülmeye başlanmıştı. 

İsrail, Güney Kıbrıs Rum Yönetimi ve Yunanistan, ABD'nin desteğiyle ve Türkiye'yi devre dışı bırakarak Doğu Akdeniz'de keşfedilen gazın Avrupa'ya taşınmasını amaçlayan ‘EastMed Boru Hattı Projesi' bir anda Washington’un desteğini çekmesiyle, projenin çöktüğünü, Doğu Akdeniz'de dengelerin bir anda değiştiğini hep birlikte izledik. Şu bir gerçektir ki, bugüne kadar Türkiye'nin dışarıda bırakıldığı formüller hep denenmiş ancak hem sahada hem de diplomaside kararlı duruş, Türkiye'nin içinde olmadığı politikaları boşa çıkarmıştır. ABD ve İsrail’in Yunanistan ve Kıbrıs Rumlarının arkasından çekilmesi bir anda Yunanistan ve GKRK’de hayal kırıklığı yaratmış, ancak bir o kadar da Doğu Akdeniz tansiyonunun düşmesine katkıda bulunmuştur. Bu duruşun doğal sonucu olarak Türkiye’nin bir büyük devlete özgü olarak önerdiği, Doğu Akdeniz gazından kazan-kazan formülüne göre, ortak iş yapılmasının önü bir anda açılmıştır. Şimdi soralım mı? Neydi bunun sebebi? Avrupa titremeye başladığında, Türkiye’nin Avrupa’nın enerji denkleminin KİLİT ÜLKESİ olduğu güneş gibi parlamıştı da ondan. Türkiye jeostratejik konumu ve enerji havzalarının kalpgâhı oluşunun sonucu olduğunu bütün dünya kavramıştı sanki. Bir ay içinde Rusya Lideri Putin, ABD Başkanı Biden başta olmak üzere 37 devlet Başkanı ile konuşan tek lider Cumhurbaşkanı Erdoğan olmuştur. (2)

Osmanlı Milletler Topluluğunun bir parçası olan Yunanistan, Avrupa’nın desteğiyle bir yapay ulus devlet olduğu cihetle her zaman sinsi politikaların üretim merkezi olmuştur. Şimdi sormak lazım değil mi?  Miçotakis’in Washington’da dillendirdiği tezler ilk defa mı söylenmeye başladı? Kuşkusuz hayır. Yunanistan, her zaman ve her zeminde, Hindistan’dan Japonya’ya kadar aynı iddialarda bulunmuş ve bulunmaya devam etmiştir. Ayrıca bununla da yetinmemiş, bu asılsız, mesnetsiz savlarının hepsini birer birer AB raporlarına yazdırıp kararlar da aldırmıştır. Hatta geçen yıl Yunan Dışişleri Bakanı Densiz Dandias Ankara’da kameralar önünde bizzat Dışişleri Bakanı Mevlüt Çavuşoğlu’nun yanında bu tezleri bilinçli bir biçimde savunmuştur. Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın vurguladığı gibi; Yunanistan her zaman terör örgütlerinin yuvası, güzergâhı olmuştur. Şunu da anımsamakta yarar var, Türk Millî Mücadelesinde sürgündeki Kürt Geçici Hükümeti Atina’da oluşturulmuştur.

Çok da geriye gitmeye lüzum yok, 9-20 Mayıs 2022 tarihleri arasında Yunanistan’ın ev sahipliğinde gerçekleştirilen NATO’nun “Tiger Meet – Kaplan Buluşması” tatbikatında, hava sahası 10 mil olarak belirlenmiş, ayrıca Lozan ve Paris Antlaşmalarıyla “gayrı askeri” statüde olan 23 ada da tatbikat alanına dahil edilmiştir. 

Miçotakis Washington’dayken; ABD ve Yunan Deniz ve Hava Kuvvetleri, Ege’nin tam ortasında bulunan İzmir açıklarındaki İskiri (Skiros) Adası’da gerçekleştirdiği, “düşman ordusunun işgal ettiği adayı kurtarmak” konulu ortak tatbikat icra etmiştir. Hiç başkaca soruya gerek yok, bu tatbikattaki düşman ordusu doğrudan doğruya Türk Silahlı Kuvvetleridir. Peki şimdi sormak lazım değil mi? N’oldu da Yunanistan tahrikvari tutumunu benimseyip propaganda saldırısına geçmiştir? Öncelikle söyleyelim, ABD Kongresinde konuşması 37 kez alkışlarla kesilen Giritli Kiryakos Miçotakis, bir de ülkesinin GSYİH’nı büyük ölçüde ABD ve Fransa’ya   peşkeş çeken ve ülkesini anahtar teslim ABD’ye teslim eden Yunanistan, bu rüzgârı arkasına aldıktan sonra onu tutabilene aşk olsun.  Yunanistan henüz “Adalar Denizi'nde Egemenliği Tartışmalı Ada, Adacık ve Kayalıklar” meselesine aykırı olarak işgal ettiği Keçi Adasına Miçotakis’in ziyareti ve buradan Yunan Bayrağını paylaşması gelinen gerginliğin son perdesini oluşturmuştur.

Yunanistan bu gidişiyle Türkiye ve Yunanistan arasındaki çatışmada yakın geleceğin Ukrayna’sı olma durumundadır. Bunun en büyük müsebbibi de ABD’dir, ABD’nin savaş çığırtkanlığıdır. Türk Deniz Kuvvetlerinin bir şey yapmasına gerek yok, Adalar Denizindeki adalar Karadenizli balıkçı Türk takaları ile işgal edilebilecek mesafededir. Nereye gittiğini hep birlikte görüyoruz, ABD Ukrayna-RF savaşı öncesinde olduğu gibi, aynen NATO kapısında onlarca yıldır beklettiği Ukrayna gibi, Yunanistan’ı Türkiye’ye karşı kışkırtmaya, provokatör ajanlığına devam etmektedir. ABD, şunu açıkça planlamış, uygulama alanına koymuştur. Uygulama alanına koyduğu bu planla Yunanistan’ın 1923 Lozan ve 1947 Paris antlaşmaları gereği gayri askeri statüde adaların olması gereken statüsünü bozarak Türkiye’yi saldırmaya teşvik etmektedir.  ABD, şimdiden Türkiye’nin kuruluşunun temel senedi olan 1923 Lozan Antlaşmasına göre vereceği karşılığı sanki ‘Sahte Bayrak’(False Flag) taktiğiyle Türkiye’nin saldırı planı gibi göstermenin zemini üzerinde gerginliği arttırma peşindedir. Durum öyle bir hale doğru gitmektedir ki, İsveç-Finlandiya’nın NATO’ya giriş sürecinde iki NATO ülkesini karşı karşıya getirmek suretiyle Türkiye’nin NATO üyeliğini tartışmalı hale getirmeyi teşvik etmektedir. Ezcümle ABD’nin Yunanistan’ı yeni Ukrayna yapma planı bütün çıplaklığıyla devam ederken Yunanistan yönetimi de kuklacının oyununa gelmiş yeni bir Ukrayna olma yolunu tutmuş durumdadır. Savaş olasılığı var mıdır? Evet vardır, ABD bütün gücüyle bunun gerçekleşmesi için çalışmaktadır. 

Burada bir şeyi daha büyük harflerle ifade edelim, Türkiye ile Yunanistan’ı savaş ettirebilirler ama Napolyon ve Hitler’i adamakıllı irdeleyen ABD, Rusya ile savaşmayacağı, savaşamayacağı gerçeği Ukrayna savaşıyla bir kez daha gün yüzüne çıkmıştır. ABD şimdilerde Ukrayna’nın RF’na toprak vermesini bile teyit etmektedir. İkinci gerçek ise ABD’nin Birinci Dünya Savaşında bile savaşan taraf olan Osmanlı Devleti’ne savaş ilan etmemiş olduğu realitesidir. Gelelim birinci savımıza, tarihin hiçbir döneminde Amerika ve Rusya direkt olarak birbirleriyle hiç savaşmamışlardır. Birbirlerine karşı dünyanın çeşitli yerlerinde bölgesel savaşlar çıkarmışlar, vekillerini, kontrol altındaki devletleri savaştırmışlar, kendi ordularını çatışmaya sokmamışlardır. Unutulmaması gereken bir başka gerçek ise bu savaşların ardından da dünyayı paylaşmışlardır. (3) Şimdi sıradaki ülkelerin Türkiye ve Yunanistan olduğu aşikâr bir şekilde ortaya çıkmaktadır. 

Yaşamın her alanında, en çok beğendiğim ve takdir ettiğim yaptırımlardan biridir, “Mütekabiliyet İlkesi”. “Sana ne yapılıyorsa, aynıyla mukabele et”ilkesi. Sanki bir nevi İslam Şeriat Hukukundaki “kısas” gibi. Öyle uzun boylu anlatmaya gerek de yok sanırım, bu ilke Dışişlerinin de son derece önemli ve kritik adı konmamış yasalarından biridir.  Siyasal Bilgilerin ünlü hocalarından Prof. Dr. Seha L. Meray'ın ünlü sözüdür, “Eğer güçlü bir devlet isen, sana yapılana misliyle mukabele edeceksin!” Mütekabiliyet konusu gerçekten ciddî bir konudur, hiçbir şekilde sulandırmaya da gelmez.  Yok, canım bunu bilerek yapmamıştır, ülke içinde birilerine gözdağı veriliyor, laflarıyla da geçiştirilemez. Yâda başka bir biçime sokulamaz. Bu konuda askerlerin hemen her sahada geçerli olan bir kanunu vardır. Düşman sana hangi silahla saldırıyorsa, onunla karşılık vereceksin, diye. Yani “tanka karşı tanka, topa karşı top, havana karşı havan, yâda obüse karşı obüs” tür. Bunun tersi aklın köşesinden bile geçmez, askerin mantığına aykırıdır. Güç aynı alanda gösterilir, geçmişten günümüze mitolojinin, efsanelerin, metafizik dinsel öğretilerin dikte ettirdiği de budur. Kısaca bunun adı “kısas”tır, zarara kim neden olmuşsa, aynı usul ve miktarda ona zarar verilmesine dayanan bir yaptırımdır. Yani, yanisi şu; kısasa kısas, mukabele-yi bilmisil; misillemede bulunmaktır. “Göze göz, dişe diş” özdeyişi de bu anlamlı tekerlemenin dilimizdeki adıdır. 

Evet Sevgili okurlar, Türkiye ve Yunanistan arasında yaşanan karasuları sorununun temelinde Lozan Barış Antlaşması ile Ege Denizi'nde tesis edilen dengenin zaman içerinde Yunanistan lehine bozulması yatmaktadır. Yunanistan 1936 yılında bir oldu bitti ile tek taraflı Lozan’da 3 mil olarak belirlenen karasularını 6 deniz miline çıkarmış, o dönem Türk-Yunan ilişkilerine egemen olan olumlu hava nedeniyle Türkiye, bu karara itiraz etmemiştir. Türkiye’nin de karasularını 6 mil çıkarmasıyla kazanımı yüzde yediden yüzde 7,57’ye çıkacak tarzda neredeyse hiç denecek kadar azdır. Yani parmağına bir tutam bal bile bulaşmamıştır. Bilindiği gibi Türkiye bu karara 1964 yılına kadar ses çıkarmamış, 1964 yılında Kıbrıs sorunu nedeniyle Yunanistan’ın Anadolu kıyılarına yakın adaları silahlandırması sonrasında karasularını 6 deniz miline çıkarmak zorunda kalmıştır. Oysa yapılması gereken 1923 Lozan Antlaşmasındaki “gayri askeri”(demilitarizing) statünün delinmiş olmasına karşı bir refleks gösterilmesiydi.  

1974 Kıbrıs Barış Harekatı’ndan sonra Yunanistan Ege Denizi’nde açık deniz alanı olarak kabul edilen alanların büyük bir kısmını kendi egemenliğine almak için, karasularını 12 deniz miline çıkarma girişiminde bulunması Türkiye Cumhuriyeti’ni hareketlendirmiş, 15 Nisan 1976 tarihinde Yunanistan’ın bu girişimini savaş sebebi (casus belli= savaş nedeni) sayacağını dönemin Dışişleri Bakanı İhsan Sabri Çağlayangil tarafından yazılan bir mektup ile ABD’ye bildirmiştir. Zaman içerisinde soğuyan bu mesele; 1982 yılında imzalanan Birleşmiş Milletler Deniz Hukuku Sözleşmesi (BMDHS)’nin kıyıdaş ülkelere karasularını 12 deniz miline kadar ilan etme hakkı vermesi ile tekrar gündeme gelmiştir. Bu Yunanistan için ballı börek bir açılım olarak, Türkiye’yi Adalar Denizine çıkamamasına, Doğu Akdeniz’de de Türkiye’yi Antalya Körfezine hapsetme olarak algılanmış, eller avuşturulmaya başlanmıştır.  Bu nedenle Yunanistan, 1995 yılında Türkiye’nin taraf olmadığı sözleşmeyi yürürlüğe koymuş ve Yunan Parlamentosu, 1 Haziran 1995 tarihinde kendi stratejisine uygun olan bir zamanda, Ege’de karasularını 12 deniz miline çıkarma hakkını saklı tuttuğunu ilan etmiştir. (4)

Evet sevgili okurlar, bütün bunlardan sonra söylemem odur ki, Adalar Denizindeki karasuları Lozan Antlaşmasında belirtildiği gibi üç mil olduğu cihetle, karasuları derhal üç mile çekilerek Lozan şartlarına behemahal eksiksiz dönülmelidir. 1986’dan beri yaz aylarında ilan edilen Adalar Denizine çıkılmamasını hedefleyen mutabakat muhtırası yok hükmünde sayılmalıdır. Bıçak kemiğe dayandığından hareketle 1923 Lozan ve 1947 Paris antlaşmaları gereği gayri askeri statüde bulunan adaların eski haline getirilmesi amacıyla askerî harekât da dahil olmak üzere gereken yapılmalıdır.  Ancak her şeye karşın akli selimin egemen kılınarak esas olan önce gerginliğin azaltılmasıdır. ABD gerek NATO’nun selameti gerekse savaşın Akdeniz’e sirayet etmemesi için ajan provokatörlüğünden derhal vaz geçmelidir. 

Uluslararası ilişkilerin bir önemli kuralı Türkiye ve Yunanistan’daki bütün hükümetlerin imzaladıkları BM Antlaşması'nın 33. maddesine göre, "müzakerelerden bir sonuç alınamazsa, tarafların uluslararası Lahey Adalet Divanına başvuracağı" konusunda bir mutabakat sağlamış oldukları realitesidir. Türkiye ile Yunanistan’ın Lahey’e başvurabilmesi için, Adalet Divanına hangi anlaşmazlık konularında mutabık kalındığını gösteren ortak bir tahkimname hazırlamaları gerekmektedir.  Bilindiği üzere, Uluslararası Adalet Divanı'nın vereceği kararlar üye devletler için bağlayıcı olup, bu kararlara karşı temyiz başvurusu yapılamamaktadır. 

Gerginlik azaltılabildiği takdirde, Adalet Divanına yalnız kıta sahanlığı ve MEB konularının değil, Yunanistan’ın Ege’deki adalarının kara suları 6 mil olduğu halde hava sahasının 10 mil olmasından kaynaklanan sorunun, aidiyeti belirsiz ada, adacık ve kayalıkların statüsünün ve Lozan Anlaşması gereğince gereken Yunan adalarının askersizleştirilmesi gibi konularında bir paket haline getirilerek ortak bir ‘tahkimname’nin hazırlanması Adalar Denizinin huzur ve sükunu için elzemdir, gereklidir. 

Dipnotlar

(1)https://www.turksail.com/genel-haberler/16802-tuerkiye-den-dogu-akdeniz-de-libya-hamlesi/erişim Tarihi 05.06.2022/

(2) Cihat Yaycı, Mavi Vatan, “Bir Harita ve Bir Doktrin Kitabı” Türkiye’nin Denizlerdeki Misak-ı Milli’si, DOI :10.26650/B/SS25.2022.01;   https://iupress.istanbul.edu.tr/tr/book/mavi-vatan/home/Erişim Tarihi 05.06.2022/

(3) Bülent ERANDAÇ, Scholtz, Herzog, Miçotakis Türkiye’ye Neden Geldi? Stratejik Düşünce Enstitüsü, 16 Mart 2022; https://www.sde.org.tr/bulent-erandac/genel/scholtz-herzog-micotakis-turkiyeye-neden-geldi-kose-yazisi-26224/Erişim Tarihi 05.06.2022/

(4) Mehmet Cem Demirci, Yunanistan'ın karasularını 12 mile çıkarmasıyla Türkiye’ye Ege'de yüzde 10'dan az bir alan kalacak, Görüş, Euronews, 26/08/2020; https://tr.euronews.com/2020/08/26/yunanistan-12-mil-cikisi-ile-turkiye-nin-sinir-uclarina-dokunuyor-gorus/Erişim Tarihi 05.06.2022/ 

Yazar Hakkında:

Esat ARSLAN

Esat Arslan, İstanbul’da 15 Nisan 1947 tarihinde doğdu. İlk ve orta öğrenimini İstanbul’da; yükseköğrenimini Ankara’da tamamlayan Esat Arslan, Savunma Bilimleri, Kamu Yönetimi dallarında yüksek lisans; Türkiye Cumhuriyeti Tarihi dalında doktorasını ise Ankara Üniversitesinde yaptı. Şam Büyükelçiliği nezdinde askerî ataşelik görevinde de bulunan Esat Arslan, Türkiye’ye döndükten sonra doçent oldu.

1997-2005 yılları arasında Bilkent Üniversitesinde, Türkiye Cumhuriyet Tarihi Koordinatörlüğü görevini yürüten Prof. Dr. Esat Arslan; 29 Mart 2000 tarihinde “Türkiye Cumhuriyeti Devlet Övünç Madalyası” ile ödüllendirildi. Ayrıca kendisine, Türkiye–Ermenistan ilişkilerine yapmış olduğu katkılardan dolayı, Avrasya Araştırmalar Merkezi (ASAM) nin bünyesindeki Ermeni Araştırmalar Enstitüsü tarafından «2002 Yılı Özel Ödülü» verildi. 2005 yılında Çağ Üniversitesi Uluslararası İlişkiler Bölümünde göreve başlayan Esat Arslan, 2012 yılına kadar Bölüm Başkanlığı yaptı. 2010-2015 yılları arasında BM nezdinde Uluslararası Askeri Tarih Komisyonu Yürütme Kurulu üyeliği de yapan Esat Arslan, halen Türk Askeri Tarih Komisyonu Genel Kurulu Üyeliğini yapmaktadır. Bu komisyonun üyesi olarak ülkemizi, Güney Afrika, Brezilya, İspanya, İtalya, Portekiz, Bulgaristan ve Çin’de temsil etmiştir. Sekiz kitabı bulunan Esat Arslan 2002-2012 yılları arasında, TBMM Tarih Araştırma Grubu üyeliği sırasında yazmış olduğu 1852 sayfalık üç cilt halindeki «XVI. Dönem Parlamento Tarihi» adlı eseri 2013 Aralık ayında TBMM Meclis Başkanlığı tarafından yayınlanmıştır.

Suriye Devlet Arşivleri, İran Dışişleri Bakanlığı Belgeler Arşivi, Washington Ulusal Arşiv Dairesi ve Amerikan Kongre Kütüphanesinde araştırmalar yapan, Prof. Dr. Esat Arslan, SKYTURK televizyonunda dış politika yorumculuğu ATA Tv. de, ART televizyonlarında her hafta yayınlanan “Bakış Açısı” ve “Vizyoner” programlarının yapımcılığını ve sunuculuğunu üstlenmiştir.

Prof. Dr. Esat Arslan iyi derecede İngilizce, Arapça, orta derecede Farsça, İspanyolca, Makedonca ve uzmanlık seviyesinde Osmanlıca bilmektedir.”

 

Yazarın diğer makalelerinden: