2 Aralık 2022

İstanbul’un fethinin (İslâm’a açılışının; orada İslâm değerlerinin yerleştirilmesine başlanmasının) 569. Yılı dolayısıyla, Türk târihçileri çeşitli kanallarda konuştular, dinledik. Konuşmalarda, genellikle, son yıllardaki kendimize dönüş eğiliminin, akımının tezâhürü olarak, olayı değerlendirmede, önceki yıllara göre daha bir yerlilik vardı; gelişme olumludur, sevindiricidir, ümit vericidir. Konuşan tarihçilerimizin, Osmanlı’nın büyüklüğünü anlatmak için, o çirkin, o iğrenç, o tiksindirici “imparatorluk” kelimesini kullanmıyor olmaları, uyanışımızın, -yavaş yavaş da olsa- kendimize gelişimizin göstergesidir. Çünkü “imparatorluk”, -devlet kelimesinin haysiyeti var- state çapında, etat çapında, staat çapında, kingdom çapında, empire çapında üniformalı eşkıyalıktır; Devlet-i Aliyye’nin (Pek Yüce Devletin) büyüklüğünü anlatmak için o kirli kelimeye ihtiyaç yoktur. Okulda, gelişme çağındayken kafasına yerleştirilen bu iğrenç kelimeden zihnini hâlâ temizleyememiş olan varsa, kendisine gelmesi için, falakaya yatırılıp, 10 kez vurularak 1 diye sayılması gerekir; “banka fâizle iş görmez”, “kasap Gürbüz hiç bıçak kullanmaz” demekle “Osmanlı imparatorluktu ama, emperyalist, değildi, sömürücü değildi” demenin aynı olduğunun farkına böylece varabilir. 

Dudakları titremeden, yüzü kızarmadan Osmanlı ile o kirli kelimeyi birlikte kullanan tarihçinin, “atalarımız yüzyıllarca, ordularını kullanarak eşkıyalık yaptılar” demekte olduğunu anlaması için, bundan vaz geçmesi için, ağzına acı biber sürülmesi yetmez. O iğrenç kelimeyi kullanan târihçi, Osmanlı’nın, “Hümâyûn” kelimesini niçin kullandığını da düşünmez.

Hümâ, yumurtası havada çatladığı, yere hiç inmeden havada uçtuğu kabûl edilen efsâne kuşudur. Avrupa’lılar, phonix dedikleri bu efsâne kuşunun, ömrünün sonunda yandığını, sonra küllerinden yeniden doğduğunu kabûl ederler. Bizdeki, iki yüz yıldır ağır baskısı altında olduğumuz kültür istilâsının farkında bile olmayan bazıları da, ağızlarını yayarak “küllerinden yeni doğan” gibi lâflar ederler; uyanmaları için biraz zaman geçmesi gerekir.

“Hümâyûn”; Hümâ’ya âid, onunla ilgili vb demek olduğu için, Devlet-i Aliyye-i Osmâniyye (Pek Yüce Osmanlı Devleti), mühim yapılardan, nesnelerden hep hümâyûn diye söz eder: Ordusu, o zamanki Türkçeyle, Ordu-yu Osmânî değil, ordu-yu hümâyûn’dur (Göğe âid, Semâvî ordu, gökten indiğine Müslümanların inandığı prensipleri, yeryüzünde hâkim kılan ordu), donanması, donanma-yı himâyûn’dur, Pâdişâh’ın mührü, mühr-ü hümâyûn’dur. 

Rahmetli Prof. Şaban Teoman Duralı’nın isâbetle ve çok vecîz olarak belirttiği üzere Türk Târihi, bir ırkın değil, bir dâvânın târihidir. Türk târihinin en şanlı ve görkemi en uzun süren dönemi de, devâmı olduğumuz Osmanlınınkidir. O dâvâ, yeryüzünde hakkın, adaletin hâkim kılınması, ilâ-yı kelimetullah (Allah’ın buyruklarının yüce tutulması) dâvâsıdır. Böylesine kutlu, böylesine yüce bir gaye için her kuşakta binlerce şehîd veren bu devlete düşmanlarının yapıştırdığı o iğrenç yaftayı söküp atmak yerine, papağan gibi tekrarlayan mâlûmât deposu zavallı Türk tarihçi(!)ye on vurulup 1 diye sayılması ağır bir cezâ mıdır?

Elhamdu lillâh, bu konu artık anlaşılma yolundadır ve gelecek kuşaklar bu iğrenç kelimeyi kullananların yazdıklarını okuduklarında acı acı güleceklerdir.

Kendimize dönüş yolunda mesâfe almış tarihçilerimizin hâlâ okul kitapları yoluyla zihinlerinde yerleş(tiril)miş olan iki YANLIŞ’tan kurtulmalarının fazla zaman almayacağını umarım:

1.İstanbul’un fethini Ortaçağın sonu, Yeniçağ’ın başlangıcı olarak, Avrupa’lı düşmanlarımız ortaya atmışlar, bizim Tanzîmât ürünü, mâlûmât deposu, düşünme özürlü, DURUŞ fakiri târihçilerimiz de papağan gibi tekrarlamışlardır, bu yanlış, sübjektif görüş, böylece okul kitaplarımıza bile girmiştir. Sözde, İstanbul’un Türklerin eline geçmesi üzerine Avrupa’ya kaçan bilginler, orada, Rönesansa katkıda bulunmuşlarmış! Oysa, 1453 yılında, İstanbul’daki Rûm bilginler, meleklerin kaç kanadı olduğunu, zenginin Cennete girmesi için devenin iğne deliğinden nasıl geçeceğini tartışıyorlardı. Osmanlı hududu dışındaki Mora’dan giden bilginlerin bu işte katkısı olduğu bilinmektedir. İstanbul, her bakımdan çürümüştü, ahlâksızlık yaygındı, kölelerin durumu fecî idi, Osmanlı ordusunun kuşattığı şehirde halk, hipodroma, mâviler ile yeşiller arasındaki araba yarışlarını seyretmeğe gidiyordu. Durumu anlatan şu kitaba bakılabilir: R.J.H. Jenkins, “Social Life in Byzantine Empire”, The Cambridge Medieval History, vol. IV, part II, Cambridge University Press, 1978, pp. 88-89.

            Avrupa’lıların, 1453 yılını bir dönüm noktası olarak benimsemelerinin gerçek sebebi, İstanbul’un Türklerin eline geçmesinin UNUTTURULMAMASI gayreti ve gâvurluğudur. Ortaçağ’ın bitiş ve Yeniçağ’ın başlangıç târihi olarak 1517 târihinin kabûlü daha uygundur: Martin Luther’in bu yılda Wittenberg katedralinin kapısına çivilediği 95 maddelik Tezi ile başlattığı Reform, Dünyâ târihi bakımından, çok daha mühimdir; bu olayın başlattığı Protestanlık değerleri günümüzde Dünyâya hâkimdir. Protestanlığın başlangıç târihi 1517 İstanbul’un Türkleşmesinden çok daha mühimdir ama, Avrupa’lı, 1453ü unutmak istemez, İstanbul’un Türkleşmiş olmasını sindiremez ve 569 yıl sonra bile, kullandığı Avru üzerindeki Avrupa haritasına İstanbul’u da koyar. Bizim târihçi(!)lerimiz de: çağ açıp çağ kapamaktan söz ederler. Şâirler Sultânı ne güzel söylemiş: 

Bıçak soksan gölgeme, sıcacık kanım damlar,
Gir de bir bak ülkeme: başsız başsız adamlar.

2.Fâtih’in 1453 yılında gömdüğü kuruluş Bizans DEĞİL, Roma/Rûm  İmparatorluğudur.  Roma İmparatorluğu 395 yılında ikiye ayrılmış, Batı’daki kısmı 476 yılında yıkılmış, Doğu’da devâm etmişti. İtalya yarımadası’ndaki Roma’dakilerin kurduğu bu yapının dili ve kültürü 6. Yüzyılda yununlılaşmıştı. Bu imparatorlukta yaşayan halka, uyruğa Rûm (Romalı) deniyordu; 1922 yılına kadar, Osmanlı ülkesinde yaşayan herkese “Osmanlı” denilmesi gibi. Nitekim, o imparatorlukta yaşayan halkın torunlarının torunlarına da günümüzde rûm denilmektedir; Bizanslı DEĞİL!  Sözü, Yunan asıllı birine bırakalım:

M.S. 1000 yılının ikinci yarısında, Anadolu, yanlış bir biçimde “Bizans” diye anılan Doğu Roma İmparatorluğu’nun hâkimiyeti altındadır. Yanlış bir biçimde dedim, çünkühiçbir zaman “Bizans Devleti” denilen bir devlet varolmamıştır. “Bizans”, günümüz bilim adamlarının Latince “İmperium Orientale” diye bilinen devlete verdikleri isimdir. Sonuç olarak, bu devlet Doğu Roma İmparatorluğu  idi  ve  Bizans  vatandaşı  diyebileceğimiz  hiç kimse olmadı. Hristiyanlık ve Romalılar’dan önce İstanbul’un bir bölgesinin adı olan “Bizans” sözcüğünden ortaya çıkan bu uydurulmuş “Bizans” terimi, modern Yunan kurumları tarafından tarihin değiştirilmesinin esas araçlarından biridir ve bu da onu reddetmek için diğer birsebeptir.

Muhammed Şemseddin Megolommatis, Batı, Doğu ve Türkiye, “Doğudan-Batıdan Konferanslar Dizisi II” İst. Büyükşehir Belediyesi, Kültür İşleri Daire Başkanlığı Yayını, İst. 1997, s. 39.

*** 

Evet, Türkiye’nin altını oymak için bir yandan bu yalanı, YANLIŞ isimlendirmeyi kullanırlar, bir yandan da, istedikleri yörüngeye oturttukları arkeoloji öğretimini kullanıp bizimarkeologlarımıza Anadolu’nun çeşitli yerlerini kazdırarak kendi eserlerinin kalıntılarını ortaya çıkarttırırlar, Batı’lı turist gelecek, üç kuruş bırakacak diye çoğumuza turizm zokası yutturulmuş olduğundan, bu iş rağbet de görür. “Turist gelecekse, bizim eserlerimizi görmeğe gelsin” diyebilmek için, DURUŞ sâhibi olmak gerekir; bize, DURUŞumuz 1856 yılında Avrupa’lıların baskısıyla “gâvura,  ‘gâvur’ demenin yasak edilmesiyle” unutturulmuştur.

 Avrupa’daki Osmanlı coğrafyasında yok edilen, izleri bile bırakılmayan binlerce değil, ONBİNLERCE Osmanlı eserinin; câmilerin, medreselerin, tekkelerin, hamamların, bedestenlerin, hanların, dükkânların, çeşmelerin, şadırvanların, köprülerin, mezarlıkların durumu, çoğumuzun hatırına bile gelmez. 

SÖMÜRGELERDE de öğretim böyle olur; kendinize, sömürgecinin, Batı’lının baktığı açıdan, onun gibi  bakarsınız, işlerinizde onun değerlerini yüce tutarsınız.

 Zihinlerdeki görünmez ağlardan kurtulmak, adam olmanın, aydın olmanın ilk adımıdır.

*******

01 Haziran 2022

Yazar Hakkında:

Mehmet MAKSUDOĞLU

Mehmet MAKSUDOĞLU

Mehmet Maksudoğlu, Eskişehir’de Kırım kökenli bir âile içinde doğdu. İnkılâp İlkokulunu, Eskişehir  Lisesini ve Ankara Üniversitesi İlâhiyat Fakültesini bitirdi. İzmir İmam-Hatîp Lisesi’nde Meslek Dersleri Öğretmeni olarak Arapça, Farsça, İngilizce ve Hadîs öğretti. Ankara Üniversitesi İlâhiyat Fakültesi’nde İslâm Târihi Asistanı oldu. Tunus’ta doktora tezi ile ilgili malzeme topladı, dilbilgisini bildiği Arapça'nın pratiğini yapmak imkânını buldu. Dördüncü sınıfına kabûl edildiği Burgiba Yaşayan Diller Enstitüsü Arapça Bölümü’nü bitirdi. Türkiye’ye dönüp İstanbul, Başbakanlık Osmanlı Arşivinde belge inceledi. "Tunus’ta Osmanlı Hâkimiyeti" konulu doktorasını verdi. İngiltere’de, University of Cambridge’de Faculty of Oriental Studies’de Türkçe öğretti, orientalistlerin nasıl yetiştirildiklerini gördü. Türkiye’ye dönüp Diyânet İşleri Başkanlığına bağlı olarak İzmit, Ankara ve İstanbul’da vâizlik yaptı. Marmara Üniversitesi'nde 1983 yılında Yardımcı Doçent, 1986 da Doçent ve 1995 yılında Profesör oldu. İzinli olarak gittiği Malezyadaki International Islamic Universty’de 4 yıl (1991-95) Târih ve Medeniyet Bölümü başkanlığı yaptı, Osmanlı Târihi öğretti. Orada iken yazdığı Osmanlı History adı geçen üniversite tarafından bastırılıp (1999) textbook olarak kullanıldı. Marmara Üniversitesi İlâhiyat Fakültesi’nde bir yıl daha öğretim üyeliği yaptıktan sonra Eskişehir Osmangazi Üniversitesi İlâhiyat Fakültesi kurucu dekanı olarak Eskişehire gitti. 2004-2005 öğretim yılında izinli olarak gittiği Kazakistan’ın Türkistan Beldesindeki Hoca Ahmed Yesevî Milletlerarası Türk-Kazak Üniversitesinde, Hollanda Rotterdam Milletlerarası İslâm Üniversitesinde bir dönem öğretim üyeliği yaptı.

Yazarın diğer makalelerinden: