14 Ağustos 2022

 

İki gündür ellerin tetikte olduğu sınırın sıfır noktasında hem askerî hem de insanî gözlemlerde bulunuyorum, sevgili okurlar. Aslına bakarsanız, bundan önceki dört harekatta da yaptığım gibi, yaşanılan bu coşkuya katılmak için buralardayım. Halk, Suriye Milli Ordusu (SMO) ve TSK, Türkiye’nin beşinci harekâtına kilitlenmişken, etrafta huzur ve sükûn içinde adeta yüzüyorsunuz. Sınırın sıfır noktasında elleri öpülesi çiftçilerimizin ekim coşkunluğunu da görüyor ve onlarla aynı havayı solumak istiyorsunuz. Herkes işinde gücünde. Kırıkhan-Hassa üzerinden Kilis’e doğru giderken, Hatay-Amik ovasının her yeri yemyeşil, hani o meşhur söz gibi, “etrafı dağlık ortası bağlık” ve de zeytinlikleri içinizde duyumsuyorsunuz. Toprağın boş kalmaması hedefi benimsenmiş, yeni ekilen zeytin fideleri de ovaya ayrı bir güzellik katmış, küçük topraklarda daha karlı olduğu için meyveciliğe yönelen çiftçi kardeşlerimiz, bir karış toprağın bile boş yer bırakılmamasına özen göstermişler. Uzun lafın kısası, yaşanılan tüm ekonomik olumsuzluklara karşın çiftçimiz ekim coşkunluğunu sürdürmeye kararlı olduğunu görüyor ve seviniyorsunuz. 

Malum Türkiye NATO’ya girdikten iki yıl sonra, mütecaviz doktrinine koşut, 1954 yılında Türk çiftçisinin elindeki verimli arazi kamulaştırılmış, bir de üstün üstlük kamulaştırılan bu arazi mayınlanmıştı. Ellerinden alınan ve mayınlanan arazi öylesine büyüklüktedir ki kaba bir hesapla 23.000 futbol sahasına eşdeğerdir. (1) Peki o zaman o eli öpülesi çiftçi ne yapmalıydı? Çünkü, asırlardır ektikleri toprakları ellerinden alınmıştı.  Gurbet görünmüştü, yöre çocuklarına. Geçinebilmek için mecburen yöre çocukları gurbete gitmek zorunda kalmışlardı. Düşünebiliyor musunuz, kendi toprağını ekme özgürlüğü ellerinden alınan çiftçiler ve mevsimlik işçi düzeyine düşürülen onların çocukları. Ne diyelim, bolluk içinde yokluk. Şimdi onlar, kullanma ömrü 75 yıl, yani yedi yıl sonra ömrünü tamamlayacak mayınlı arazilerin bir an önce temizlenip, kendilerine verileceği günleri umutla bekliyorlar. Araziler öylesine mayınlanmış ki, Türkiye’yi dünyada en fazla mayın bulunduran üçüncü ülke konumuna yükselmiş. Türkiye'nin önünde kimler var olduğunu biliyor musunuz? Sadece iki ülke. Biri şimdilerde NATO’ya müracaatta bulunan Avrupa’dan Finlandiya ve Asya’dan Bangladeş bulunuyor. Bir rakam daha verelim, Türkiye mayınlı arazi büyüklüğünde de dünya 8.'si. Peki ya temizlemede? Maalesef temizleme faaliyetleri o derecede yavaş. İsviçre'de kurulan ve bu alanda dünyadaki gelişmeleri takip eden “Mayın ve Misket Bombası Monitörü” (Landmine and Cluster Munition Monitor) adlı kuruluşun 2018 raporuna göre mayınların temizlenmesi için uluslararası anlaşmalara imza atmış olan Türkiye 1 Mart 2014 tarihine kadar elindeki mayınları temizlemiş olması gerekiyordu. (2) 2014'te 8 yıl ek süre talep eden Türkiye maalesef 2022'ye gelindiğinde, 215 milyon metrekarelik mayınlı arazinin sadece 51 milyon metrekarelik bölümünü temizleyebilmiştir. Kabaca dörtte biri. Mayınların ömrünün bittiğini söyleyen köylüler, mevsimlik işçi olarak gurbete giden çocuklarının evlerine döneceği günler yakınlaştığını hissediyorlar. “Buralarda ekersek buğdayda ithalat sorunumuz kalmaz.” Diye haykırıyorlar. Gerçekten de bu bir güven meselesi. Hani bir zamanlar kevgire döndüğü ifade edilen 911 kilometrelik sınırın gerekli olan 837 kilometre uzunluğundaki duvarla çok daha emniyetli hale geldiğini gördükten sonra. Hemen ilk bakışta 7 tonluk beton blokların birbirine eklenmesiyle oluşturulan bu duvar Suriye’den gelmesi olası potansiyel 8 milyon sığınmacıyı durdurduğunu söylemekle yetinelim. Sınır valilikleri öncülüğünde inşa edilen bu duvarların her biri 7 ton ağırlığında, 2 metre genişliğinde, 3 metresi beton ve 1 metresi güçlendirilmiş kafes tel örgü olmak üzere 4 metre yüksekliğinde tasarlanmış, yakınına gittiğinde ne kadar görkemli olduğunu anlıyorsunuz. Tabii ki, bu duvar emniyetin omurgası ama sadece bu duvar değil, arazinin hâkim noktalarına gözetleme kuleleri, fiziki güvenliği sağlayan devriye yolları ile güçlendirilmiş olduğunu da ifade edelim. 

Suriye sınırının öte yakasına her baktığımda dilime, şu iki sözcük takılıyor “Kapılardaki Düşman”. Ne demek istediğimi sizler de anımsamışsınızdır, hani şu Hollywood’un İkinci Dünya Savaşının dönüm noktası Stalingrad Muharebesini Sovyet askeri gözünden anlattığı, “Kapılardaki Düşman” (Enemy at the Gates) filmini.  Bilmem siz de benim gibi, İkinci Dünya Savaşı filmlerini seyretmekten hoşlanır mısınız? Doğrusu ben zevkle izlerim, en çok da Hitlerin Rusya’ya karşı yapılan “Barborassa Harekâtı” benim fazlasıyla ilgimi çeker.  Hani, Hitler’in iç hat manevrası gereği batıda yapacağı savaşlar için, Ağustos 1939 da Sovyetler ile imzaladığı saldırmazlık anlaşmasını bozup 22 Haziran 1941 tarihinde Sovyetler Birliğini işgal için başlattığı dünya tarihinin en büyük kara harekâtı. Gerçekten de Almanya 3 milyonun üzerinde asker ile kuzeyden güneye üç bin iki yüz kilometre bir cephe açıp günde 65 kilometre ilerlemeye başladığı harekât. Müthiş. Sovyetlerin doğu cephesinde 3 milyon kadar askerine karşı Alman birliklerinin Leningrad, Moskova ve Kiev’e doğru ilerlemeye başlaması. Altı milyon üniformalı askeri personel. Bir başka ayrıntı da şu. Sovyetler Almanların iki katı kadar savaş uçağı ve tanka sahip olmalarına karşın, Sovyet uçaklarının büyük bir kısmı operasyonun ilk gününde yok edilmişti. Klasik savaş taktiği olarak piyade arasında bulunan Sovyet tankları Almanların sadece tanklardan oluşan birliklerine karşı etkili olamamıştı. Yıldırım harbi (Blitzkrieg)öğretisi neredeyse Almanlara savaş kazandırıyordu. 

Afrin sınırlarından başlayarak El Bab’a uzanan Tel Rifat hattı ile birlikte Sacir Nehrini merkez alan Münbic cephesine Kilis’in Ashabı Kiram Muhammed Bedevi Hazreti Türbesi tepesinden bakarken görülebilen evlerin damları üzerinde gözlerim keskin nişancıları arıyor ister istemez. Sovyetlerin efsaneleşmiş nişancısı "Vasily Zaitsev"in Alman nişancısıyla düellosu beni bir anda RF-Ukrayna Savaşında keskin nişancılarla öldürülen RF generallerini anımsatıyor.  Ha bu arada yeri gelmişken söyleyeyim, “Vasily Zaitsev"in keskin nişancı tüfeği (Kanas) Stalingrad savaş müzesindedir. Sınırda dolaşırken eskiden olduğu gibi bir şey daha dikkatlerimizden kaçmıyor. O da bilinen bayrak oyunu. PeKaKa ve destekçilerinin daha önce Afrin, Tel Abyad ve Resülayn’de sahnelediği bayrak oyunu Tel Rifat’ta da tekrarlanıyor, Münbic’te de aynısına tevessül ettiğini öğreniyoruz. Yedi yıldır terör işgalini izleyen Şam rejimi bir kez daha PeKaKa’yı himaye etmek için bayrak değiş tokuş yolunu seçtiğini görüyorsunuz. İki bölgeye rejim bayraklarının çekilmesinin yanı sıra rejime ait bazı tank ve zırhlı araçlarının bölgeye girmiş olduğunu ve de İran destekli Şii terör unsurlarının bölgede kutsal bir dayanışma içerisinde bulundukları daha önceki benzer yaklaşımları yine teyit ediyor. Değişmeyen bir gerçek yine tekrarlanıyor, terör yandaşları tarafından bölgede bulunan tüm Türkmenlere ait dükkan, ev ve arazilerine yerleşiliyor ve yağmalanıyor. 

Bir kere her şeyden önce ifade edelim, düzenli ordu aşamasına geçmiş olan Suriye Milli Ordusu (SMO)’nun sınır kapılarının öte yakasındaki baş düşmanı PeKaKa/KCK terör örgütünün Suriye uzantısı “Suriye PeKaKası”. SMO’nun icra edeceği beşinci harekatın hedefteki ismi ABD desteğindeki PeKaKa Uydu Devletçiği. Bir de üstüne üstlük Suriye’nin su kaynakları, petrol, doğalgaz ve hidroelektrik santralleri insafına terkedildiğini söyleyelim. PeKaKa’nın Suriye kolu olan PYD/YPG’nin 2012’den sonra Suriye iç savaşında kilit aktör olarak öne çıkması Türkiye’nin ulusal güvenliği için tehdit olmaya başlamış, Birinci Körfez harekâtından beri yaşadığı Kuzey Irak sorunundan sonra Kuzey Suriye sorunu ile karşı karşıya kalmıştır. 

‘Dört Parçada Kürdistan’ın daha doğru bir ifadeyle KCK Sözleşmesi ile oluşturulan sistemin amacı Türkiye, İran, Irak ve Suriye’de ‘Demokratik Konfederal Kürdistan’ın kurulması olarak betimlenmiştir. Bu doğrultuda KCK, Türkiye’de PeKaKa, Suriye’de PYD, İran’da PJAK (Kürdistan Hür Yaşam Partisi) ve Irak’ta PCDK’yı (Kürdistan Demokratik ÇözümPartisi) içerisine alan şemsiye bir örgüttür. KCK Suriye yapılanmasının siyasi kanadını PYD, silahlı kanadını ise YPG/YPJ oluşturmaktadır. TEV-DEM (Demokratik Toplum Hareketi) ise toplumsal alandaki örgütlenmesidir. (3) Bu doğrultuda PKK’nın Suriye kolu PYD’nin de temel amacı, terör örgütü mensuplarını millet-i hâkime (core state) yaparak bir konfederasyon kurup birleştirmektir. Bir başka ifadeyle demografik yapıyı değiştirerek başta yargısız infaz olmak üzere burada yaşayan otantik halkı kaçırtmak, yani hiçbir muhalif grubun oluşumuna izin vermeyerek bölgedeki Türkiye, Irak, Suriye ve İran topraklarında sözde özerk olarak nitelendirdiği yerleşim yerlerini birleştirerek bir terör koridoru oluşturmayı bir hedef olarak ortaya koymuşlardır. PYD Marksist-Leninist, aynen FETÖ gibi sadece örgüt mensuplarının çıkarını düşünen ve Apoculuk ideolojisini benimsemiş bir örgüt. PYD, DAEŞ karşıtı retorik ile meşruiyet kazanmayı bir büyük amaç olarak benimsemiştir.  Daha doğru bir ifadeyle PYD’nin en önemli meşruiyet kaynağı DAEŞ ile çatışmasıdır. Suriye’nin kuzeydoğusunda etkin olan PYD, DAEŞ karşıtlığı üzerinden zemin kazanmaya çalışmaktadır. Askeri gücü YPG aracılığıyla DAEŞ’e karşı mücadele eden bir örgüt görüntüsü vererek uluslararası alanda kendini meşru bir aktör gibi göstermeye çalışmaktadır. Bazı uluslararası güçlerden aldığı siyasi ve lojistik destek sayesinde iç savaşta elde ettiği kazanımları korumaya çalışmaktadır.

Öncelikle söylemek gerekir ki, örgütün de ciddi bir toplumsal desteği bulunmamaktadır. Örgüt ABD başta olmak üzere bilinen Batılı ülkeler ve hatta Rusya tarafından bile terör örgütü olarak kabul edilmemektedir. Her ne kadar, ABD ve Rusya’nın PYD’ye yükledikleri anlama ilişkin farklılıklar bulunsa da her iki ülkenin Türkiye’nin ulusal güvenliğini tehdit eden bu örgütü araçsallaştırmaları bakımından benzer yaklaşım sergiledikleri görülmekteydi, düne kadar. RF da Türkiye’nin muhaliflere desteğini engellemek için PYD’nin Kuzey Suriye’de genişlemesine izin vermiş, ancak Ukrayna savaşının uzaması ile neredeyse şimdilerde Türkiye ile aynı çizgiye gelmiş bulunmaktadır. 

TSK ve SMO’nun Kuzey Suriye’de yapması elzem olan beşinci harekâtı Türkiye’nin kendini koruması amacıyla BM Sözleşmesi 51. maddeye dayanmaktadır. Tek kelime ile yasaldır. Diğer bir yasal dayanağımız YPG/YPJ’nin başta Birleşmiş Milletler olmak üzere uluslararası örgütlerin ortaya koydukları “Savaş Suçu İddiaları”na isnat etmektedir. Nasıl mı? İşte şöyle: 

5 Haziran 2015 tarihinde BM Genel Sekreteri Ban Ki-mu’nun Birleşmiş Milletler Güvenlik Konseyi’ne sunduğu “Çocuklar ve Silahlı Çatışmalar” adlı raporun Suriye İç Savaşı kısmında, 15 yaşından küçük kız ve erkek çocukların YPG/YPJ tarafından silahaltına alındığının tespit edildiği ve çocukların savaş bölgelerinde kullanıldığı açıklanmıştır. Raporda, 13 yaşındaki bir kız çocuğunun örgüt tarafından askeri eğitim amacıyla Resulayn şehrine götürüldüğü ve ailesinin kızlarını görme isteğinin reddedildiğine dair ifadelere yer verilmiştir. 13 Ekim 2015’te Uluslararası Af Örgütü, Demokratik Birlik Partisi (PYD) ile askeri kanadı YPG’nin Suriye’nin kuzeyinde Arap ve Türkmen sivillerin yaşadığı bölgeleri kullanılamaz hale getirdiğini, bölge sakinlerini zorla yerlerinden ederek insan haklarını ihlal ettiği ve savaş suçu işlediğini bildiren bir rapor daha yayımlanmıştır. Bu çocukların aileleri sınıra yakın yerlerdeki konteynır kamplarda yaşamakta, Türkiye’ye sığınmalarının nedenlerinden birisi de budur.

Sadece bu kadar mı Suriye PeKaKası’nın çocukları savaştırması ve Ayn-ül Arap’taki mezarlıkları doldurması? Kuşkusuz değil. bu konu bizzat ABD Dışişleri Bakanlığı raporlarına da yansımıştır.  Daha doğru bir ifadeyle terör örgütü YPG/PeKaKa'nın çocukları savaştırması, ABD Dışişleri Bakanlığı'nın 26 Haziran 2020'de yayımladığı "2020 İnsan Kaçakçılığı Raporu"nda da yer almaktadır. Raporda, "YPG, Suriye'nin kuzeybatısındaki sığınma kamplarından 12 yaşındaki kız ve erkek çocuklarını bile zorla silah altına almaya ve kullanmaya devam etti" ifadesine yer verilmiştir. BM İnsan Hakları Konseyi ise 16 Ocak 2020'de yayımladığı raporda ise YPG/PeKaKa'lı teröristlerin, Suriye'de çocukları "savaşçı" olarak kullandığına dair yeni bulguları paylaşmıştı. BM Genel Sekreteri Antonio Guterres'in "silahlı çatışmalarda çocuklar" konusundaki özel temsilcisi Virginia Gamba, 29 Haziran 2019'da, BM Cenevre Ofisi'nde bir araya geldiği YPG/PeKaKa elebaşlarından "Mazlum Abdi" kod adlı Ferhat Abdi Şahin ile "örgütün bünyesindeki çocuk savaşçıları bırakması için" hazırlanan eylem planına resmi törenle imza atmış olmasına karşın devam etmektedir. Türkiye, bu konuda da günümüzde görünmezleri oynayan BM'ye konuyla ilgili protesto notası vermiştir. (4) 

İşte Türkiye Cumhuriyeti BM adına insanlık adına bu önemli konunun da takipçisidir. Münbic harekâtı yapılmasının önemli dayanak noktalarından birisi de budur.

Bütün bunlardan sonra her şeyden önce belirtmek gerekir ki Suriye PeKaKası, Suriye’de hakimiyet sağladığı toprakların çoğunu rejim güçleri ile anlaşarak savaşmadan ele geçirmiş ve Suriye topraklarının üçte birini elinde tutarak iç savaşta kilit aktörlerden biri olmuştur. Örgüt Sri Lanka’daki Tamil Gerillaları ile aynı çizgide “4. Nesil Savaş”yürütmektedir. Bu stratejide amaç düşmana karşı askeri olarak zafer elde etmek değil, onu politik olarak yıldırmaktır. Bu strateji ile geniş alanlar kontrol altına alınarak devletin güvenlik, sağlık, eğitim vb. işlevlerini yerine getirilmektedir. Bu konuda hem halk hem de hükümet olarak temkinli olmak durumundayız sevgili okurlar. 

Dipnotlar

(1) Hüseyin Güler,Köylülerden Çağrı: Mayınları Temizleyin Ekip Biçelim, Aydınlık gazetesi, 11 Haziran 2022, s.1  

(2) BBC News Türkçe, 'Türkiye mayınlı arazi büyüklüğünde dünya 8.'si, temizleme faaliyetleri yavaş', 20 Kasım 2018; Https://Www.Bbc.Com/Turkce/Haberler-Dunya-46259750/Erişim Tarihi 12.06.2022/

(3) T.C. İçişleri Bakanlığı, PKK/KCK Terör Örgütünün Suriye Kolu: PYD-YPG, Ankara, 2017, ss 7-8.

(4) Akşam Gazetesi, PKK ’nın Mezarlığı Çocuklarla Dolu, 11 Haziran 2022, s.10. 

Yazar Hakkında:

Esat ARSLAN

Esat Arslan, İstanbul’da 15 Nisan 1947 tarihinde doğdu. İlk ve orta öğrenimini İstanbul’da; yükseköğrenimini Ankara’da tamamlayan Esat Arslan, Savunma Bilimleri, Kamu Yönetimi dallarında yüksek lisans; Türkiye Cumhuriyeti Tarihi dalında doktorasını ise Ankara Üniversitesinde yaptı. Şam Büyükelçiliği nezdinde askerî ataşelik görevinde de bulunan Esat Arslan, Türkiye’ye döndükten sonra doçent oldu.

1997-2005 yılları arasında Bilkent Üniversitesinde, Türkiye Cumhuriyet Tarihi Koordinatörlüğü görevini yürüten Prof. Dr. Esat Arslan; 29 Mart 2000 tarihinde “Türkiye Cumhuriyeti Devlet Övünç Madalyası” ile ödüllendirildi. Ayrıca kendisine, Türkiye–Ermenistan ilişkilerine yapmış olduğu katkılardan dolayı, Avrasya Araştırmalar Merkezi (ASAM) nin bünyesindeki Ermeni Araştırmalar Enstitüsü tarafından «2002 Yılı Özel Ödülü» verildi. 2005 yılında Çağ Üniversitesi Uluslararası İlişkiler Bölümünde göreve başlayan Esat Arslan, 2012 yılına kadar Bölüm Başkanlığı yaptı. 2010-2015 yılları arasında BM nezdinde Uluslararası Askeri Tarih Komisyonu Yürütme Kurulu üyeliği de yapan Esat Arslan, halen Türk Askeri Tarih Komisyonu Genel Kurulu Üyeliğini yapmaktadır. Bu komisyonun üyesi olarak ülkemizi, Güney Afrika, Brezilya, İspanya, İtalya, Portekiz, Bulgaristan ve Çin’de temsil etmiştir. Sekiz kitabı bulunan Esat Arslan 2002-2012 yılları arasında, TBMM Tarih Araştırma Grubu üyeliği sırasında yazmış olduğu 1852 sayfalık üç cilt halindeki «XVI. Dönem Parlamento Tarihi» adlı eseri 2013 Aralık ayında TBMM Meclis Başkanlığı tarafından yayınlanmıştır.

Suriye Devlet Arşivleri, İran Dışişleri Bakanlığı Belgeler Arşivi, Washington Ulusal Arşiv Dairesi ve Amerikan Kongre Kütüphanesinde araştırmalar yapan, Prof. Dr. Esat Arslan, SKYTURK televizyonunda dış politika yorumculuğu ATA Tv. de, ART televizyonlarında her hafta yayınlanan “Bakış Açısı” ve “Vizyoner” programlarının yapımcılığını ve sunuculuğunu üstlenmiştir.

Prof. Dr. Esat Arslan iyi derecede İngilizce, Arapça, orta derecede Farsça, İspanyolca, Makedonca ve uzmanlık seviyesinde Osmanlıca bilmektedir.”

 

Yazarın diğer makalelerinden: