27 Haziran 2022
Mehmet MAKSUDOĞLU

Attila İlhan Paris’te Türkolog Prof. Carlieri ziyaretindeki bir hatırasını şöyle dile getiriyor:
Üniversite öğrencisi Fransızlarla “takıştık”. Kral 1. François’nın, uğradığı Cermen yenilgisinden sonra, Kanûni Sultan Süleyman‘dan yardım istediğine inanmıyorlar. Marsilya’ya iki kalyon gönderdiğine filan! Hele Padişahın, krala yazdığı mektubu, aklımda kaldığı kadarıyla, nakledince, küplere bindiler o zaman.
“- Bir Türkolog bulun da, yüzleşelim!” dedim.
İşte Prof. Carlier, buldukları Türkolog… Sâkin, kendi hâlinde bir zat! Beni kibarca karşıladı, düzgün Türkçesiyle “safa geldiniz” dedi. Olayı, Türkçe olarak benden dinledi, gülümsedi. Öğrencilere dönüp:
“- Demek inanmıyorsunuz? Bu tarihi bir gerçektir” dedi.
Hayır inanmıyorlardı, o kadar ki, adamcağız kütüphaneden, ciltli kocaman bir kitap çıkarıp göstermek zorunda kaldı. Orada üstelik, padişahın mektubunun, sûreti de var. Hani adama, ”Ben ki…” diye başlayıp, bilinmez kaç unvanını sıraladıktan sonra;
”-Sen ki Françeska eyâletinin beyi François’ın!” dediği!

Ben, tam çıkacağım, kolumdan tutuyor. Eğilip, sır söyler gibi, alçak bir sesle:
”- Delikanlı, Türkçeye ne yaptınız?” diye soruyor. Dilimin döndüğünce ona, “Dil Devrimi’ni izâha çalışıyorum, Türkçenin Arapça ve Acemce’nin istilâsına uğradığını, vs.. vs.. vs…”
Meğerse neymiş?..
Beni mütebessim dinlemişti. Susunca, aynı fısıltıya yakın sesle, o söze başladı. Bilmediğim, o zamana kadar işitmediğim şeyler söylüyor:
”Ümmet toplumlarında dil -dolayısıyla kültür- dine göre değişirmiş. Onca böyle büyük üç adet ümmet toplumu ve sentezi var; birisi, Batı/Hıristiyan toplumu, ikincisi Doğu/Müslüman toplumu; üçüncüsü, daha doğudaki, semavi olmayan dinler topluluğu! Ümmet toplumunda, başta dil, dinin kendini ifâde ettiği dil: Batı’da bu, Yunanca/ Latince olarak görünüyor; Osmanlı’da, Arapça/Farsça olması, son derece normal; zira Müslümanlığın ümmet dili, bu iki dil…”
“Batı ülkeleri, Fransa, İtalya ve İspanya, nasıl millet diline geçerken, Yunanca/Latince kökenli birçok kelime, hatta kuralı aldılar kullandılarsa; Türkler de, Selçuklu/Osmanlı ümmet sentezinden, millet sentezine geçerken, dillerinde elbette Farsça/Arapça kelimeler bulunacaktır; ve bunda yadırganacak şey yok; ya da asıl yadırganması gereken, “özleştirme” adı altında dilin budanıp kuşa çevrilmesi: Zira böyle yetiştirilen genç kuşakların, ecdadın dilini anlaması imkânsızdır. Bu da, kendi kurdukları (Selçuklu/Osmanlı) medeniyet sentezinden kopmalarına, boşlukta kalmalarına yol açar!..”
Hayret -biraz da dehşetle- dinliyordum; elimde olmaksızın, belki de onu “madara etmek” maksadıyla, sözünü keserek sordum:
”-Peki, şimdi siz Fransızca’daki Yunan/Latin kökenli kelimeleri atsanız, ne olur?” Cevabı unutulur gibi değildir:
”-Atamayız, çünkü geriye kalsa kalsa, yüz, bilemedin iki yüz kelime kalır. O da konuşmaya yetmez.”
Dönem, Cumhurbaşkanlığı sanat danışmanı Nurullah Bey ‘in (Ataç) ‘alenen ve resmen’;
“- Yunanca ve Latinceye geçmeliyiz, onlar gibi olmalıyız, onlara benzemeliyiz!” dediği dönem.  Bunu söylediğim zaman, Prof. Carlier’den aldığım cevabı, tahmin edebilirsiniz:
“– Biz bunu sömürgelerde uyguladık. Kimliklerini, kişiliklerini yitirdiler!”

1.Anlaşılıyor ki, "resmî târih" yalnız bizde yok; Avrupa'daki sosyo-politik kuruluşlarda da var.  ('Devlet', İslâm'a, özellikle e bize özgü bir sistem olduğundan, Avrupa'lılarınki için o kelimeyi kullanmadım) 

Fransızlar, işlerine gelmeyen olayları, yetişmekte olanlara HİÇ nakletmiyorlar. Fransız gençler, bazı târih olşaylarını HİÇ bilmeden yetişiyor.İngilizler ise, bu işi ustalıkla yapıyor: olayı veriyorlar ama, YORUM KATARAK veriyorlar, yetişen ferdleri de, kafası ÖYLE biçimlenmiş olarak devam ediyor. Söz gelişi: Kral Sekizinci Henri, karısını boşamasına izin vermeyen Papa'ya kızarak Katolik dîninden çıkar, Protestan dînindeki Anglikan Kilisesi'ni kurar. Katolik dîninden çıkıp Protestan olmayan, Krallıktaki İkinci Adam, Ütopya yazarı Thomas More'u ikna edemediği için İDAM ETTİRİR. (Westminister'de, Thomas More'un mahkeme edildiği sırada ayakta durduğu yerde bir plaket vardır.)

Ya Sekizinci Henri, korkunç bir ZÂLİM, veya Thomas More vatan (o zamanki duruma göre: Kral) HÂİNidir, mantık böyle der, değil mi? Hayır! 'A Man For All Seasons' adlı filmde olay öyle bir sunulur ki: Sekizinci Henri büyük siyâsetçidir, ülkesinin kilisesini millîleştirmiştir, Thomas More da, 'inancına göre yaşayan' sağlam karakterli bir kişidir: Ne şiş yanar, ne kebap!

2.İnsaflı Türkoloğun son söyledikleri çok mühim, can yakıcı, can alıcı, diriltici; tekrar tekrar okunmağa ve zihinlere nakşedilmeğe değer:

Ümmet toplumlarında dil -dolayısıyla kültür - dîne göre DEĞİŞİRmiş. Böyle büyük 3 ümmet toplumu ve sentezi var: 

Bat/Hristiyan toplumu,

Doğu/Müslüman toplumu,

Daha doğudaki, Semâvî olmayan dinler topluluğu.

Ümmet toplumunda en mühim unsur dildir; çünkü, dil; dînin, kendi ifâdesini bulduğu, kendini ifâde ettiği ögedir. Batı'da bu öge Yunanca/Latince.

Osmanlı'da Arapça/Farsça olması son derece NORMAL; zîra, müslümanlığın ümmet dîni, bu iki dil.

Batı ülkeleri, Fransa, İtalya ve İspanya, millet diline geçerken nasıl Yunanca/Latince kökenli birçok kelime, hattâ kuralı aldılar ve kullandılarsa; Türkler de, Selçuklu/Osmanlı ümmet sentezinden millet sentezine geçerken, dillerinde elbette Farsça/Arapça kelimeler bulunacaktır ve bunda yadırganacak bir şey yok; ya da ASIL YADIRGANMASI GEREKEN, "özleştirme" adı altında dilin budanıp kuşa çevrilmesi: Zîra böyle yetişen kuşakların, ecdâdı anlaması imkânsızdır. Bu da, kendi kurdukları (Selçuklu/Osmanlı) MEDENİYET SENTEZİnden kopmalarına, BOŞLUKTA KALMALARINA YOL AÇAR !

-Peki, siz, Fransızca'daki Yunan/Latin kökenli kelimeleri atsanız NE OLUR?

-Atamayız, çünkü geriye, kalsa kalsa 100, bilemedin 200 kelime kalır, o da konuşmaya yetmez.

Dönem, Cumhurbaşkanlığı sanat Danışmanı Nurullah Ataç Bey'in 'alenen ve resmen' ;

"-Yunanca ve Latinceye geçmeliyiz!" dediği dönem. Bunu söylediği zaman, Prof Carlier'den aldığı cevap ŞÖYLE, Attila İlhanın:

“-BİZ, BUNU, SÖMÜRGELERDE UYGULADIK, KİMLİKLERİNİ, KİŞİLİKLERİNİ YİTİRDİLER!”

***

Yazar Hakkında:

Mehmet MAKSUDOĞLU

Mehmet MAKSUDOĞLU

Mehmet Maksudoğlu, Eskişehir’de Kırım kökenli bir âile içinde doğdu. İnkılâp İlkokulunu, Eskişehir  Lisesini ve Ankara Üniversitesi İlâhiyat Fakültesini bitirdi. İzmir İmam-Hatîp Lisesi’nde Meslek Dersleri Öğretmeni olarak Arapça, Farsça, İngilizce ve Hadîs öğretti. Ankara Üniversitesi İlâhiyat Fakültesi’nde İslâm Târihi Asistanı oldu. Tunus’ta doktora tezi ile ilgili malzeme topladı, dilbilgisini bildiği Arapça'nın pratiğini yapmak imkânını buldu. Dördüncü sınıfına kabûl edildiği Burgiba Yaşayan Diller Enstitüsü Arapça Bölümü’nü bitirdi. Türkiye’ye dönüp İstanbul, Başbakanlık Osmanlı Arşivinde belge inceledi. "Tunus’ta Osmanlı Hâkimiyeti" konulu doktorasını verdi. İngiltere’de, University of Cambridge’de Faculty of Oriental Studies’de Türkçe öğretti, orientalistlerin nasıl yetiştirildiklerini gördü. Türkiye’ye dönüp Diyânet İşleri Başkanlığına bağlı olarak İzmit, Ankara ve İstanbul’da vâizlik yaptı. Marmara Üniversitesi'nde 1983 yılında Yardımcı Doçent, 1986 da Doçent ve 1995 yılında Profesör oldu. İzinli olarak gittiği Malezyadaki International Islamic Universty’de 4 yıl (1991-95) Târih ve Medeniyet Bölümü başkanlığı yaptı, Osmanlı Târihi öğretti. Orada iken yazdığı Osmanlı History adı geçen üniversite tarafından bastırılıp (1999) textbook olarak kullanıldı. Marmara Üniversitesi İlâhiyat Fakültesi’nde bir yıl daha öğretim üyeliği yaptıktan sonra Eskişehir Osmangazi Üniversitesi İlâhiyat Fakültesi kurucu dekanı olarak Eskişehire gitti. 2004-2005 öğretim yılında izinli olarak gittiği Kazakistan’ın Türkistan Beldesindeki Hoca Ahmed Yesevî Milletlerarası Türk-Kazak Üniversitesinde, Hollanda Rotterdam Milletlerarası İslâm Üniversitesinde bir dönem öğretim üyeliği yaptı.

Yazarın diğer makalelerinden: