28 Mayıs 2022

Tanzîmât hareketinden başlayarak, dozu devâmlı artan şekilde bir “hürriyet-perverlik” sadâsı yükselmiş, Sultan Azîz ve bilhassa Sultan İkinci Abdülhamîd devirlerinde, pâdişâhların şahıslarında devlet; suçlu, kabahâtli îlân edilmiştir. Bugün, adlarını anarken hepimizin saygı duyduğu Nâmık Kemâl, Ziyâ Paşa, Şinâsî, Ali Suâvî, Ebüzziyâ Tevfik, Mîzâncı Murâd gibi şahsiyetler, kendilerinin de üzerinde yaşadığı Türk vatanı ile, vatandaşı oldukları Türk Devleti’ni, sırf bu hürriyet sevdâsı yüzünden karşılarına almışlardır.

"Hürriyet” ve onunla birlikte telâffuz edilen “eşitlik, adâlet, insan hakları” gibi, kulağı okşayan kelimeler, birtakım temel hakları karşılamaktadırlar. Bahsi geçen bu hak ve hürriyetlerin, Dünyâ üzerindeki en büyük savunucuları, hep Türk milletinin içinden çıkmıştır. Türk Devleti, geçmişinin her çağında, pırıl pıırl bir insan hakları bahçesi olmuştur. Oğuz Kağan Destânı’ndan Dede Korkud Kitâbı’na; Ahmed Yesevî’nin hikmetli şiirlerinden Yûnus Emre’nin şathiyelerine; Şeyhî’nin Hârnâme’sinden Mehmed Âkif’in Safahât’ına kadar, Türk kültür ve edebiyâtı ile günlük yaşayışı, hep bu insan haklarını ulvîleştirmiş, yüceltmiştir.

Osmanlı Devleti’nin, bilhassa kuruluş yıllarında sür’atle genişlemesinin temelinde, askerî güç ve kudretin yanında, belki daha da fazla olarak, gayr-ı müslim tebaaya sağlanan emsâlsiz insan hakları bulunuyordu. Bizans’ın köhnemiş sisteminden yaka silken bir Hristiyan sekene, yaşadıkları beldenin de Türk hâkimiyetine girmesini, neredeyse dört gözle bekler durumda idiler. Çünkü, Türk idâresi kimseyi zorla Müslüman yapmadığı gibi, adâlet uygulamasında da pek hassas davranıyordu. Kaanûnî Sultan Süleyman Hân, Budin Beylerbeyiliği’ne tâyin ettiği Bâlî Bey’e gönderdiği fermânda: “Bilesin ki beğ olmak iki kefeli terâzidir. Bir kefesi Cennet ve bir kefesi Cehennem’dir. Bir dem adâlet etmek, yetmiş yıllık ibâdetten efdâldir. Âhiret’i hâtırdan çıkarmayasın. Rûz-ı cezâ’da, bize îtâb olunursa, senin yakana yapışırım. Asker-i İslâmın ihtiyarlarını baba, ortalarını kardaş ve gençlerini oğul bilesin. Eğer hazînen tükenirse bu cânibe îlâm edesin ki, sana iki bin kese göndermekten aczim yoktur. Bizim reâyâmızı râhat görüb, küffâr reâyâsı reşk eylesünler (kıskansınlar). meyl ü muhabbetleri bizim tarafa olsun..” diyordu. Beylerbeyisine böyle hitâb eden kişi, bir Cihân Pâdişâhı’dır.

Nâmık Kemâl ve arkadaşlarının, dillerine pelesenk yaptıkları ve işiten kulaklara pek hoş gelen insan haklarına, hürriyete dâir kelimeler, ancak hür bir vatanda mânâ kazanırdı. Bâlî Bey, Hünkâr’dan aldığı fermânı, bize âit bir vatanda tatbîk ediyordu. Tanzîmât’dan sonra sökün eden siyâsî gelişmeler, vatan toprağımızı elimizin altından çekip alırken, “hürriyet” nidâ ve nârâları, düşmanın ekmeğine yağ sürüyordu. Zaten Tanzîmât’ın bizâtihi kendisi, daha önceki insânî duruşumuza bir reddiye değil midir?

Vatanın olmadığı yerde, hangi hürriyeti elde edip yaşayacaksın?

About the Author

Turgut GÜLER

Turgut GÜLER

1951 yılında Afyonkarahisâr’ın Sultandağı ilçe­sine bağlı Dort (bugünkü Doğancık) köyünde doğdu. Âilesi, 1959 Ocağında Aydın’ın Horsunlu kasabasına yerleşti. İlkokulu orada, Ortaokulu Kuyucak’da okudu. İki hafta kadar Nazilli Li­sesi’ne devâm ettikten sonra, Nazilli Öğretmen Okulu’na girdi. Bu okulun ikinci sınıfını bitirdiği 1968 yılında, İstanbul Yüksek Öğretmen Okulu Hazırlık Lisesi’ne kaydoldu. 1969-1973 yılları arasında, Yüksek Öğretmen Okulu hesâbına, İstanbul Üniversite­si Edebiyât Fakültesi Târîh Bölümü’nde tahsîl gördü.

İstanbul Çapa’daki Yüksek Öğretmen Okulu’nun Kompozis­yon ve Diksiyon Hocası olan Ahmet Kabaklı’nın başkanlığında kurulan Türkiye Edebiyât Cemiyeti’nde, bilâhare bu cemiyetin yayınladığı Türk Edebiyâtı Dergisi’nde vazîfe aldı. Bir tarafdan üniversite tahsîline devâm etti, bir yandan da bahsi geçen der­ginin “mutfak” tâbir edilen hazırlık işlerinde çalıştı. Metin Nuri Samancı’dan sonra da ikinci yazı işleri müdürü oldu (Mart 1973, 15. Sayı). Bu dergide yazı ve şiirleri yayımlandı.

1973 Haziranında üniversiteyi bitirdiğinde, Malatya Mustafa Kemâl Kız Öğretmen Lisesi târîh öğretmenliğine tâyin edildi. Ah­met Kabaklı’nın arzûsu ile bu görevine başlamadı ve İstanbul’da kaldı, Türk Edebiyâtı Dergisi’ndeki mesâîyi sürdürdü. 1975 yı­lında hem Edebiyât Cemiyeti (Bakanlar Kurulu karârıyla Türkiye kelimesi kaldırılmıştı), hem de Türk Edebiyâtı Dergisi, maddî sı­kıntılar yaşadı, dergi yayınına ara verdi. Bunun üzeri­ne, resmî vazîfe isteği ile Millî Eğitim Bakanlığı’na mürâcaat etti.

Van Alparslan Öğretmen Lisesi’nde başlayan târîh öğretmen­liği, Mardin, Kütahya ve Aydın’ın muhtelif okullarında devâm etti. 1984 yılında açılan Aydın Anadolu Lisesi’nin müdürlüğüne getirildi. 1992’de, okulun yeni binâsıyla berâber adı da değişti ve Adnan Menderes Anadolu Lisesi oldu. Bu vazîfede iken, 1999 Ağustosunda emekliye ayrıldı. 2000-2012 yılları arasında, İstan­bul’da, Altan Deliorman’a âit Bayrak Basım-Yayım-Tanıtım’da, yazı ve yayın çalışmalarına katıldı. Yine Altan Deliorman’ın çıkardığı Orkun Dergisi’nde, kendi adı ve müsteâr isimlerle (Yahyâ Bâlî, Husrev Budin, Ertuğrul Söğütlü) yazılar yazdı. İki kızı var.

Yayımlanmış Eserleri: Orhun’dan Tuna’ya Uluğ Türkler, Ötüken Neşriyat, İstanbul, 2014; Takı Taluy Takı Müren (Daha Deniz Daha Irmak), Boğaziçi Yayınları, İstanbul, 2014; Cihângîr Tûğlar-Selîmnâme, Ötüken Neşriyat, İstanbul, 2014; Ejderlerin Beklediği Hazîne, Ötüken Neşriyat, İstanbul, 2015, Şehsüvâr-ı Cihângîr-Fâtihnâme, Ötüken Neşriyat, İstanbul, 2015.

 

More articles from this author