19 Ağustos 2022

Homeros’u yeniden keşfeden Batı dünyası, Aydınlanma ve Romantizm çağlarından başlayarak onu bir daha hiç terk etmedi; dünyalılaştırdı, küreselleştirdi, evrenselleştirdi. Homeros böylece insanlığın ortak mirası oldu.

Keşfin ilk dönemlerinde İlyada ve Odysseia gibi başyapıtları yazan veya söyleyen Homeros gibi biri, insanüstü bir varlık olmalı denildi; sonra onun taşları, tuğlaları, kerpiçleri geleneğe göre yerli yerinde ören yetenekli bir duvar ustası gibi çok başarılı bir söz ustası olduğu görüşü benimsendi.

Bu hükümle birlikte onun destan söylemede ilk ve tek olduğu görüşü sarsılınca öncülleri ve ardılları merak edildi. Balkanlarda daha çok Boşnakların, bir miktar da Hırvat ve Sırpların arasında anlatılan kahramanlık hikâyelerinin onun sanatının günümüze yansıması olduğu söylendi.

Daha sonra bu işe merak saran bilim insanları, Orta Asya’yı araştırmak istediler. Ne yazık ki onlar Amerikalı veya Avrupalı, gidilecek yerler Sovyet topraklarıydı. Soğuk savaş yıllarında bu mümkün olmadı ama “bu sanatın kaynağı veya komşusu Türk yurtları olabilir” demeye de dilleri varmadı.

Böylece Homeros, Ege’nin ardı önü, öncesi sonrası, ustası çırağı olmayan gizemli ve tekil destan söyleyicisi olarak yapayalnız ve tek başına kaldı. 

Oysa önyargısız bilim ve sanat, ısrarla onun dikili bir yalnız taş değil, sıradağların zirvesi olabileceği fikrinin izini sürmeliydi. Ama engel sadece Orta Asya’nın demir perdesi değildi; zihinlerde Ege’nin Anadolu yakasına karşı örülmüş demir perdeler de vardı.

Homeros ile Balkan anlatıları ve anlatıcıları arasında kurulan ilişki, Anadolu’dan Asya’ya uzanan Hz. Ali cenklerini, Battal Gazi destanlarını, Köroğlu hikâyelerini kapsayamadı. Günümüzde de anlatılmaya devam eden Kerem ile Aslı, Âşık Garip ile Şahsenem, Tahir ile Zühre veya Arzu ile Kamber gibi yüzlerce aşk hikâyesinin bu köken arayışında sorgulanmamış olması, bilimin evrensel kuralları açısından sorunludur. 

Hele 19. yüzyıldan beri bilim dünyası tarafından iyi bilinen ve Homeros gibi ikinci bir zirveyi oluşturan, üstelik aralarında “Kiklop-Tepegöz” gibi pek çok motif ve olay örgüsü benzerliği olan Türk dilinin destanlarının söyleyicisi Dede Korkut’un Homeros sorununa ve dünyasına eklenmemesi anlaşılır gibi değildir.   

Diyelim ki yabancı bilim ve sanat insanları, akademik, sanatsal veya yönetsel kurumları Dede Korkut’u göremedi, bilemedi, tanıyamadı; peki ya biz ne yaptık? 

Mesela yeniden keşfedildiği son dönemde “Türk edebiyatının bütün verimleri terazinin bir kefesine, Dede Korkut diğer kefesine konsa yine de Dede Korkut ağır basar” denilen veciz ifadelere rağmen onu ortak kültür ve sanatın esin kaynağı olarak kuşaktan kuşağa aktarabildik mi?

Tıpkı Homeros’un İlyada ve Odysseia’sı gibi insanlığa küresel ve evrensel düzeyde seslenen Dede Korkut’un iki yüzyıldır tanınan on iki destanının içeriğinden veya mesajından vazgeçtim, adlarını biliyor muyuz? 

On yıllardır deneyimlediğim bir soru olduğu için biliyorum ki Dede Korkut’u ihtisas alanı olarak seçenlerin dışındakiler bu soruya olumlu cevap veremezler. Mesela Dede Korkut’u ders olarak görmeyen bir üniversite mezununa “Bamsı Beyrek kimdir?” diye sorsanız muhtemelen kulağına Anadolu’da yüzyıllardır âşıklar tarafından anlatılan Bey Böyrek ile Akkavak Kızı Hikâyesi bile çalınmamış olduğu için olağan bir cevap olarak “adını hiç duymadım” diyebilir. 

Okulda, işte, sokakta velhâsıl hayatta karşılaşmadığınız bir eserden Homeros’tan yararlanıldığı gibi bilimde, sanatta, kültürel endüstride nasıl yararlanabilirsiniz ki? 

Mesela “insanlığın demokrasi arayışının erken dönem izleri” konuşulurken Bayındır Han’ın düzenlediği toy, tören, şölen ve şenliklerde İç Oğuz ve Dış Oğuz beyleriyle sürdürdüğü istişare ve meşveret kültürünü hatırlayamazsınız. 

Mesela “anne-evlat sevgi ve fedakârlığı” bahsinde evlat sahibi olmayı “ağ otağda” ağırlanmanın önkoşulu olarak gören Dirse Han’ın ölümcül hatalarını evlat sevgisinin sınır tanımazlığıyla oğlunu ıssız dağlarda ölümden kurtararak telafi eden Boğaç'ın annesi ile evlat olma sorumluluğunu annesi Burla Hatun düşman tarafından tanınmasın diye “benim etimden el bir yerse sen iki ye” diyen Uruz’u örnek veremezsiniz. 

Mesela “yalanın ve yalancının kötülüğü” anlatılırken düğün gecesi düşman tarafından kaçırılıp esir edilen arkadaşının kendisine ödünç verdiği kaftanı kana bulayıp “Beyrek öldü” diye obaya getiren ve onun nişanlısı Banı Çiçek’e göz koyan Yalancıoğlu Yaltacık’ı bilmezseniz “Pinokyo” ile yetinmek zorunda kalırsınız. 

Mesela günümüzde sayıları gittikçe artan “erginlenemeyen erkeğin başa çıkamadığı sorunlar” ve buna bağlı olarak “başarılı kadınların kendilerini yetersiz gören erkekleri” söz konusu olduğunda, bu hissi kendi iç muhasebesiyle çözen ve Selcen Hatun’un güç ve meziyetlerini kabul eden Kan Turalı’dan sohbet açamazsınız.

Mesela “tarihte ve kültürlerde eşler arası güven” bahsi açıldığında bir dönem bazı toplumlarda görülen “bekâret kemeri” veya hâlâ büsbütün ortadan kalkmayan  “kadın sünneti”nin  karşısına Dede Korkut’un “yazıdan yabandan gelen konuğu kocası evde olmasa da yedirir içirir, ağırlar, azizler gönderir” diye övdüğü ve “Evin Dayağı” dediği kadın figürünü koyamazsınız.  

Mesela “plansız ve programsız bir şekilde, kendini göstermek veya meşhur olmak gibi topluma yararı olmayan bir işe girişenlerin akıbeti” söz konusu olduğunda evi yağmalanan Salur Kazan'ı veya Uşun Koca Oğlu Egrek’i örnek veremezsiniz. 

Mesela “fantastik edebiyat” için geçmişten ve gelenekten esinlenme ihtiyacı duyduğunuzda Deli Dumrul, Azrail, Tepegöz, Peri kızları veya aslanların emzirip büyüttüğü Basat başta olmak üzere Dede Korkut’taki olağanüstü varlık ve olaylarından yararlanamazsınız. 

Mesela “düşmanın bilmemesi gereken sırları iyi niyet ve saflıkla da olsa dost meclislerinde ulu orta konuşmanın nasıl felaketlere yol açabileceği”ni bir hayat dersi olarak anlatırken Begil Oğlu Emren hikâyesini aklınıza getiremezsiniz. 

Mesela eğitimde “kardeş kavgası” yerine “kardeş sevgisi” telkin etmek istediğiniz zaman Dede Korkut’un Egrek ile Segrek kardeşler ve Dış Oğuz-İç Oğuz çatışması üzerinden Dede Korkut’un verdiği dersi nakledemezsiniz. 

Hâsılı kelam, bunları kuşaktan kuşağa aktaramaz ve farkındalık yaratamazsanız; inovasyon, tasarım, uygulama veya kültür endüstrisi başta olmak üzere hiçbir eğitim, bilim ve sanat alanında yararlanamazsınız. Sonra da aynı konuda küresel, kitlesel veya popüler olana mecbur ve mahkûm olursunuz.  

Böylece hem kimlik ve aidiyetinize yabancılaşır hem kültürünüzü sürdürülebilir kalkınmaya esin kaynağı yapamazsınız hem de insanlığın kültürel çeşitlilikle sağladığı zenginliğe zarar verirsiniz.

Prof.Dr. Oğuz ÖCAL

Yazar Hakkında:

Oğuz ÖCAL