20 Ağustos 2022

Gâlip Erdem Ağabeyimizin azîz hâtırâsına

Saçlarında gümüş rengi gölgeler dalgalanan ihtiyar delikanlılar... Yaş hânesinin ilk rakamı 4’le başlayan, 5’le başlayan, 6’yla başlayan gençler... Yaşanmamış bir gençliğin ardından, “Baharı görmeden yaz geldi geçti” diyerek hazâna erenler... Kalplerinde taşıdığı “Beşiktaş” sevgisini, saçlarındaki siyah beyaz renklerle tebârüz ettirenler... “Beşiktaş nasıl kurtulur?” parolasındaki üç kelimeden çok şey anlayan bir nesil... Bu yorgun neslin tuttuğu takım olan “Beşiktaş”ın şimdiki delikanlı taraftarları da “Beşiktaş ve Beşiktaşlıların” kim olduğu hususunda âriftir ve “Ârife târif gerekmez.” “Dîn ü devlet, mülk ü millet” muhabbetiyle bağlantılı olarak “Beşiktaş nasıl kurtulur?” sohbetlerine muttalî olanlar ne demek istendiğini mükemmelen anlayacaklardır. “Ehline âğâh, yâda perde” olan “Beşiktaş”, “Beşiktaşlılık” ve  “Beşiktaş Nasıl Kurtulur” mazmunlarının ne olduğunu anlamayanlara da, merâmımızı; “Efrâdını câmî, ağyârını mâni” olarak ifâde edelim: 

“Beşiktaş”; aslen Türk, fıtraten İslâm, meşreben yiğitliğiyle mâruf bir delikanlı takımdır. “Beşiktaş”; târihi geçmişi, ideâlist taraftarı, şanlı mücadelesi, millî kültür üzerinde yükselen sportmenlik anlayışıyla Türk spor hayatının en köklü takımlarından birisidir. “Beşiktaş”; yüzde yüz millî ve yerli bir hareketin mümessili olup, “Ey Türk! Titre ve kendine dön!..”  diyen Bilge Kağan’ın yüzyıllar sonrasındaki yankılanan sesidir. “Beşiktaş”;  Ötüken’den yola çıkan, “Mekke’nin tevhid nurunda yıkanan”  ve Anadolu Yaylası’nı ebedî vatan kılan bir düşüncenin yeşil sahalardaki temsilcisidir. “Beşiktaş”; sâdece bir semtin adı ya da bir jimnastik kulübünün ismi değil; bir fikir, bir irfan, bir imân ocağıdır. “Beşiktaş”, 20. yüzyılın başında kurulan fikrî idman ocaklarından feyz alan bir takım olup, yıllar yılı çeşitli bâdireler atlatmış, birçok ağır imtihanlardan geçmiştir. “Beşiktaş”, hamuru çileyle yoğrulmuş, örsle çekiç arasında dövülerek pençeleri çelikleşmiş, kolları bir kartal kanadı, göğsü bir Ergenekon olmuş, zindanlarda yüreği yanmış yaralı ve muğber insanların kulübüdür. “Beşiktaş”; 70’li yıllarda mağdur, 80’li yıllarda mahkûm, 90’lı yıllarda mazlum ve milenyumda mahzun olan ideâlist bir hareketin adıdır. “Beşiktaş”“..kafasında ve yüreğinde başka bir takıma mağlubiyet şuuru ve duygusu taşımayan..” bir câmiâdır… “Beşiktaş”, Altaylardan Tuna’ya, Kadır-Gan Dağları’ndan Tiyen-Şan’a, Urumçi’den Kerkük’e yayılan taraftarlarının gönüllerini nûrânî bir sevgi çerağıyla tutuşturan takımdır. Bu sebeple  “...Türkiye’nin her yerinde, hatta Türklerin yaşadığı diğer ülkelerde de koyu Beşiktaşlıların bulunduğu..”inkâr edilemez bir gerçektir...

“Beşiktaşlılar”; millî bir refleks olarak ortaya çıkan, gönüllerdeki heyecan fırtınasını millî bir şuura dönüştüren ve yüreği rozetinden büyük olan sporculardır. “Beşiktaşlılar”; bazen “İpeğe sarılmış bir çelik” olarak nitelenmiş, bazen de “Kadife eldiven içindeki demir yumruk” gibi benzetmelerle târif edilmiştir.“Beşiktaşlılar”; eskimeyen, çözülmeyen, koparılamayan  “gönüldaşlık” bağı ile birbirine bağlanan, “ülkü denen nazlı gelinin sevdasıyla cân özünden dağlanan, Akıncı Beyleri’nin fetih ruhuna sahip olan ve dudaklarından mehter marşları, fetih şarkıları, kahramanlık türküleri eksik olmayan yiğit insanlardır… “Beşiktaşlılar”, bir ülkü ve bir ideâl sahibi olup;  çağa İslâm’ın penceresinden Türk’e has yeni bir bakış atfeden Alp-Erenler topluluğudur“Beşiktaşlılar”‘En güzel hürriyet rüyâsı zindanlarda görülür’; diyerek Taş medreselerde çile çekerken, inanç ve îmânını şâhikalaştıran serdengeçtilerdir. Bu sebeple “Beşiktaşlı taraftarlar” câmiden meyhaneye kadar geniş bir yelpaze içinde yer alan bir yığın olmayıp, târif unsuru olan -ya da olması gereken- insanlardan müteşekkildir.

Beşiktaşlılık”; Türk-İslâm Medeniyeti’nin yeniden kıyâmını amaçlayan bir hareketin adıdır. “Beşiktaşlılık”“Kökü mâzideki âtî” olan, târihi mefâhirin yeniden ihyâsı anlamını taşıyan ve vatan topraklarında yeni bir diriliş hareketinin inşasına memur insanların, ihlâs ve samîmiyetle tesis ettikleri bir takım ruhudur ve kültürel tevârüs yoluyla edinilmiş bir kimliktir.“Beşiktaşlılık”; mukaddesâta, mertliğe, yiğitliğe, kardeşliğe, fedâkarlığa, hasbîliğe, diğerkâmlığa, ahde vefaya değer vermektir. “Beşiktaşlılık”; emdiği sütün, içtiği suyun, bastığı toprağın, tuttuğu bayrağın hakkını vermek ve bedelini ödemektir. “Beşiktaşlılık”; millî bir dünya görüşüdür, şahsiyetli bir duruştur, gayrımillî olan her şeye karşı bir tavır alıştır. Fert için “hüviyet” neyse, “Beşiktaşlılar” için de “milliyet” odur. Hülâsâ Beşiktaşlı olmak, bir ‘aidiyet ve mensubiyet şuurudur.’

Beşiktaş kulübü, kırmızı-beyaz olan forma rengini 1912’deki Balkan Harbi sonucu Batı Trakya’nın kaybedilmesi üzerine değiştirerek; kırmızı rengin yerine yas ve üzüntü alâmeti olarak siyah rengi alacak kadar millî şuur sahibidir. “Beşiktaşlılar” ise “Türk Dünyası” yâd edilince gözlerinin içi gülen, “Kur’an-Vatan- Bayrak” denilince tüyleri diken diken olan, gözleri bulutlanan ve yüreği göğüs kafesine sığmayan bir taraftar kitlesidir. “Beşiktaşlılar”, kalplerinde müstesnâ bir yeri olan “Çırpınırdı Karadeniz” dizelerini, hançeresini yırtarcasına yürekten haykıran, coşkulu insanlardır.

Bu girizgâhtan sonra, Beşiktaş’ın bugünkü ahvâli nedir? Sosyolojik bir reâlite olan Beşiktaşlılık rûhu ne hâldedir? Beşiktaşlıların; tarihe, coğrafyaya, mensup olduğu millete ve ait olduğu kültür ve medeniyete karşı sorumluğu hangi minvâldedir? Kara kartal kimliği ne hâle gelmiş veya getirilmiştir? Beşiktaş’ın yöneticilerini, sporcularını, taraftarlarını ilgilendiren meseleler nelerdir? Beşiktaş’ın fikrî temellerine, kültürel genetik kodlarına ve kongrelerine musallat olan sıkıntılar kimler tarafından körüklenmektedir? Beşiktaş’ın sezonu alt sıralarda bitirmesi hangi sebeplerden kaynaklanmaktadır? Bu yazımızda; bu ve benzeri soruların cevaplarını bulmak, Beşiktaş nasıl kurtulur?” parolasının ihatâ ettiği ve bugünkü meseleleri de ihtivâ eden problemler hakkındaki görüşlerimizi ifâde etmek gayreti içinde olacağız. Ve câmiâmızın menfaatleri dışında hiçbir dünyevî hesabı bulunmayan “koyu bir taraftar” olarak düşüncelerimizi kaleme alacağız.

Bütün bu meseleleri ele almadan, fikir jimnastiğine başlamadan ve hiçbir değerlendirmede bulunmadan evvelemirde şunu belirtmemiz gerekir ki, “Gerçek Beşiktaşlıları”, “Beşiktaşlı geçinenleri” ve “Beşiktaşlılardan geçinenleri” tefrik etmeden ne Beşiktaş câmiâsını anlayabiliriz, ne de “Beşiktaş nasıl kurtulur?” sorusunun cevabını bulabiliriz.

“Beşiktaş”ın ve “Beşiktaşlıların” yıllardan beri tefekkür ve aksiyon alanında ciddi bir akâmet ve atâlet içinde olduğu, uzun bir süredir de “Fetret Devri” yaşadığı erbâbınca mâlûmdur.  Gerçekten de Beşiktaş futbol takımı son zamanlarda iyi neticeler alamamış,  bu sezon da lige havlu atmış, Türkiye Kupası’ndan elenmiş ve UEFA’da da bir varlık gösterememiştir. 

Artık “Beşiktaşlıların”; değişen dünya şartlarını doğru okuyarak, değişmez doğrularını “asrın idrâkine”söyletmek için kafa yormasının; “Beşiktaş, Beşiktaşlılık ve Beşiktaşlılar hakkında ayağı yere basan sağduyulu değerlendirmelerde bulunmasının, bütün câmiâyı içine alacak bir “gönül seferberliğini” samimiyetle îlan ederek bütün Kara Kartalları ortak bir paydada -gönül çizgisinde- buluşturmasının, 21. yüzyılın futbol anlayışına uyum gösterecek yerli ve millî çözümler üretip, takımın bu kötü gidişini durdurmasının, ortaya koyacağı bu yeni plan, proje ve programları halkın teveccühüne mahzar olacak ve gençlere câzip gelecek bir biçimde takdim edilerek sunulmasının ve içinde bulunduğumuz bu tarihî dönemeçte Türk Milleti’yle kol kola girip, “Yeni Ufuklara Doğru”  hareket ederek şampiyonluk kupasına emin adımlarla yürümesinin zamanı çoktan gelmiştir ve hatta geçmek üzeredir.

“Bu kutlu yürüyüşü” gerçekleştirebilmek için Beşiktaş’ın halledeceği ilk ve en önemli problem, suyun yağını çıkarmak için yapılan ve havanda su dövme ameliyesinden başka bir şey olmayan “Ne olacak bu Beşiktaş’ın hâli”  muhabbetini bir kenara bırakıp; “Bir durum tespiti” yaparak;  hamâkat ve hamâsetten âzâde,  akl-ı selîmin riyâsetinde ilmî bir kurultay toplamaktır. Bu kurultayla Beşiktaş’ın ve Beşiktaşlıların bütün meseleleri ilim adamı objektifliğiyle müzâkere ve tespit edilmeli: ‘Neden milletimiz sahipsiz, niçin milliyetçilik garip kaldı, Beşiktaşlılara neler oldu? Biz nerede hata yaptık, fikrî tekâmülümüzü neden gerçekleştiremedik, müktesebâtımızı ve performansımızı niçin artıramadık, niye çağın ve ligin gerisine düştük, neden hep sermayeden yedik, niçin hep puan kaybederek bu hâle geldik? soruları masaya yatırılmalı; ruh kökümüz üzerinde yeniden kıyam etmek, yeniden liglerde fırtına gibi esmek,  yeniden önce kendimize sonra da âleme nizam vermek için neler yapılmalı?’ suâllerine cevaplar aranmalı ve nihayet “Beşiktaşlılar”; “Durum muhakemesine rakipten başlanmaz.” diyen Türkmen Ağası’nın îkazlarına kulak vererek;   hem kendi kendileriyle yüzleşmeli, hem de içinde yaşadığı çağla hesaplaşmalıdır...     

Beşiktaşlıların toplayacağı bu “ilmî kurultay” sadece bir spor şûrası veya bir siyâsî parti kongresi olmanın çok ötesinde bir mânâ ifâde etmelidir.  Bu kurultay,  milletimizin ve Beşiktaş’ın geleceğini düşünen münevver ve mütefekkirlerin, ilim, kültür, sanat, siyâset, edebiyat ve spor adamlarının iştirâkiyle gerçekleşen bir kurultay olmalıdır. Bu kurultayda; milletimizin tefekkür dünyasının taçlandırılması, “Akyuvarlar”ın güçlendirilmesi hususunda neler yapılması gerektiği bütün yönleriyle ele alınmalıdır. Bu kurultay;  sadece Türkiye’deki değil, Beşiktaş’a gönül vermiş Türk Dünyası’ndaki bütün aksakallı Beşiktaşlıların katılacağı bir “Tûran Kurultayı” olmalı ve 1967 yılında gerçekleştirilen “1. Milliyetçiler Büyük Kurultayı”nı kendisine örnek almalıdır.           

Beşiktaşlıların uzun yıllardan beri  “ilmî kurultaylar” topla/ya/maması; “Beşiktaş”ın kendisini fikrî restorasyon ve rehâbilitasyona tâbi tut/a/mamasına, Beşiktaş’ın hem futbol anlayışını, hem de spor dünyasındaki çağdaş gelişmeleri, ilmî verilerin ışığında içtimâi, iktisâdî, harsî, ahlâkî ve siyâsî yönden sorgula/ya/mamasına; bu ise Kara Kartalların her alanda irtifâ kaybetmesine ve puan cetvelinin alt sıralarına demir atmasına yol açmıştır. Bütün bunlara, Beşiktaşlı mütefekkir ve münevverlerden yeterince istifâde etmeme / edememe zâfiyeti de eklenince, Beşiktaş fikir fukaralığına duçâr olmuştur. Beşiktaş, kendisine en fazla ihtiyaç duyulan bir dönemde yeşil sahalarda top koşturamamış, ortaya yeterli inisiyatifi koyamamış, hayatın dinamiği karşısında gerekli ivmeyi yakalayamamıştır. Beşiktaş, kıran kırana geçen Türkiye Ligi’nde yeni taktik ve teknikler geliştirememiş, kendisinden beklenen dinamik tavır ve millî duruşu sergileyememiş, statikleşerek statükonun dümen suyuna girmiş ve bir suskunluk psikozunu hem kendisi yaşamış, hem de bütün Beşiktaşlılara yaşatmıştır.           

İşte bütün bu olumsuzluklardan kurtulmak ve Beşiktaş’ın yarınlarını kurtarmak için ‘derin manipülasyonlardan uzak’  ama ‘fikrî derinliği olan ilmî bir kurultay’ düzenlenmelidir. Beşiktaşlılar, müzâkere, münâkaşa ve öz eleştiri alanında daha önceki kusurlarını da göz önünde bulundurarak, birbirlerini ‘fizikî’ olarak gayrinizâmi şarjlarla yıpratmamalı, ama ‘fikrî’ planda her türlü mücadeleyi vermeli ve “düşünce platformunda kafa-göz yarmak”tan da geri durmamalıdır.  

Bu kurultayda; Beşiktaş ve Beşiktaşlıların bütün meselelerinin icmâli yapılmalı, Beşiktaş’ın dünkü sıkıntıları, bugünkü problemleri, yarınlara ait projeleri, mâzî-hâl-istikbâl bütünlüğü içinde ele alınmalı; ‘değişmez temel değerler’in ışığında bâzı kavramlar yeniden târif edilmeli, yeni bir terminoloji, yeni bir futbol anlayışı belirlenmeli, yeni küresel gelişmeler karşısındaki alternatif programlar tespit edilmeli ve bunların çözüm yolları bir bir masaya yatırılmalıdır.

Hâsılı bu kurultayda; Beşiktaş’ın ve Beşiktaşlıların bütün meselelerine yeni açılımlar ve yeni bakış açıları getirilmeli, “akl-ı selîm, kalb-i selîm ve zevk-i selîm”in ışığında ferâsetli çözümler, isabetli değerlendirmeler ve yeni yaklaşımlar ortaya konmalıdır. Ve kurultay neticeleri hem aydınlara hitap edecek, hem de halkın ve gençlerin ilgisini çekip tasvibini kazanacak hâle getirilip, sempatik bir ambalaj ve çağdaş bir görüntüye topluma sunulmalıdır. Bunlar yapıldığı takdirde, Beşiktaş; kendi sportif enstrümanlarını milletin gönül frekansıyla yeniden akort edecek, düşünce tarzını halka daha iyi tanıtacak, modern oyun stili ve dinamik tanıtım teknikleriyle yeni taraftarlar toplayacak, Kara Kartal sevgisi millet nazarında yeniden büyüyecek ve böylece Beşiktaşlılar; hem sayı olarak artacak, hem de kalite bakımından irtifa kazanacaktır.             

Böyle bir kurultay; ilmî, fikrî, felsefî, kültürel, içtimâi, iktisâdî, siyâsî ve tanıtım alandaki yapacağı bu çok faydalı çalışmalara ilâveten; bölünmüş, parçalanmış, takımına küsmüş, küstürülmüş, köşesinde uzlete çekilmiş ve “Yatağına Kırgın Irmaklar” mîsâli akmış ya da akıtılmış bütün Kara Kartalların ‘tek bir kulüpte’  bir araya gelmesini sağlayacak ortak bir paydayı yakalamasına da vesile olacaktır.          

Bu genel değerlendirmelerden sonra ‘Beşiktaşlı bir taraftar olarak’ olarak, “Beşiktaş” ve “Beşiktaşlılar”hakkındaki naçizâne görüşlerimizi ifâde edelim ve yapılması gerekenleri daha tafsilatlı olarak ele alalım:

Beşiktaş, geçen yüzyılın futbol anlayışı ve taktiklerini bırakıp  -ki bazen onun bile gerisine düşülmektedir- genetik şifrelerini bozmadan inandığı temel değerleri geliştirmeli, sivil bir bakış açısı ve yeni bir perspektifle; futbol anlayışını, oyun stilini, sportif projelerini ve ideolojisini kemâle erdirmelidir. Beşiktaşlılar ise; “tekâmül hayatın temel kâidesidir”kuralına göre ve “bekâ içinde yenilenme” esâsları dâhilinde;

“Düne ait ne varsa dünde kaldı cancağızım,

 Artık, futbol üstüne yeni sözler söylemek lazım.

demeli ve bu söylediklerini kuvveden fiile geçirmelidir. Zirâ, “değişim” nasıl hayatın değişmez kanunuysa; yerinde saymak, statikleşmek ve statüko ile özdeşleşmek de Beşiktaş için hayâtiyetin sonudur. Bazı şeylerin, temel değerlerin hiç değişmemesi ise, hayatın bir başka değişmez kuralıdır. Beşiktaş; değişmez değerlerini, “pörsümez yenilerini” tekâmülün dinamosu yaparak, kültür kodlarını bozmadan, yâni “aynı kalarak gelişmek” düsturuyla değişimi gerçekleştirmelidir.  Türkiye son 20 yılda çok hızlı bir “değişim ve dönüşüm” yaşamaktadır. Hayatın kendisi gibi insan da, toplum da, zaman da,  futbol mantalitesi de değişmektedir. Ne yazık ki, bu gelişmeler karşısında Beşiktaş kendini bu yeni şartlara göre tekâmül ettirememiştir.  Soğuk Savaş Dönemi’nin söylemleriyle bugün karşılaşılan problemlerin çözülemeyeceği açık bir hakikattir. Artık futboldaki çakılı defans anlayışı terk edilmeye başlanmış, 4-4-2 gibi klasik oyun sistemleri çok değişmiş, yeni oyun stratejileri, sahaya yayılış tarzları, çalışılmış atak kombinasyonları, ikili mücâdele şekilleri ve adam adama markaj biçimleri ve yeni vuruş teknikleri geçerli olmaya başlamıştır...

Milletin takımı olan Beşiktaş’ın ‘devlet merkezli’ düşünerek, ‘devletlû tâifesinin hegemonyasında’ hareket ederek değişimin dinamiklerine nüfuz edemeyeceği artık idrâk edilmelidir.  Bugünkü gelişmeleri doğru tercüme etmeden, yeni bir vizyon ortaya koymadan Beşiktaşlıların ‘tekâmülün öznesi’ olması mümkün değildir, Zirâ, çağı doğru okuyamayan Beşiktaş, ‘özne’ değil ancak ‘nesne’  olabilir. Beşiktaşlılar ‘tekâmülün öznesi’ olamadığı takdirde; Beşiktaş’ın da, 21. asırda yeni bir medeniyet projesi ortaya koyması, yeşil sahalarda başarılı olması, yeni bir şampiyonluk hamlesini gerçekleştirmesi ve yeni taraftarlar bulması gayrikabildir.               

Beşiktaşlıların ‘tekâmülün öznesi’ olabilmesi için evvelen; Beşiktaş’ın üzerine bir kara bulut gibi çöken fikrî tembellik kefenini yırtması, Kara Kartalların uzun süredir tuttukları ‘fikir orucunu’‘düşünce perhizini’ ve  ‘gol suskunluğunu’  sona erdirmesi, insanı ve milleti merkez kabul eden kadim anlayışa yeniden dönmesi gereklidir. Beşiktaş’ın sâniyen; içtimâî, iktisâdî, felsefî ve hukukî alanlarda büyük projeler ortaya koyması, Türkiye Ligleri ve Türk Dünyası Futbol Takımlarıyla ilgili güçlü perspektiflere sahip olması, millî siyâseti günlük politikanın üzerinde tutması, kişilerin değil fikirlerin peşinden gitmesi, Kara Kartalların dünya görüşü olan Türk milliyetçiliği ideolojisine yeni hamleler kazandırması şarttır. Ayrıca Beşiktaşlıların; fikrî alanda yaşadığı durgunluğu aşması, ideolojisinin yetersiz kalan, aksayan, tıkanan ya da ihmâl edilen yönlerini tahkim etmesi, eski kavramlara yeni ufuklar açarak temel değerlerini değiştirmeden yenilemesi ve Beşiktaş’ın akademisyenlerle, aydınlarla, âlimlerle, âriflerle, sivil toplum kuruluşlarıyla “irtibâtını kopartmaması” şartın ötesinde bir mecbûriyettir. Eğer Beşiktaş bu ideolojik yenilenmeyi yapamazsa, reel politik-ekonomik ve sportif konjonktüre gâlip gelebilecek akılcı çözümler geliştiremezse, “bugünkü meseleler” için “mâkul ve mantıklı” doktrinler ortaya koyamazsa; bugünkü toplumsal tabanını da yitirecek, taraftarlarını kaybedecek, gidererek etkisizleşecek ve üzülerek belirtmemiz gerekir ki baraj maçlarını bile geçemeyecektir.              

Beşiktaşlıların; futboldaki bilimselliğe uyum sağlamadan, statların “teknik meselelerini” çözmeden, iletişim ve bilişim alanındaki eksikliklerini gidermeden, kale arkasındaki “varoşların alt yapısını tamamlamadan”, “köyden kente göçen” amatör sporcuların kayıtlarını yapıp, lisanlarını bile çıkartmadan,  “Bilgi Toplumu”nun getirdiği anlayışı tam olarak idrâk edemeden,  “küreselleşme” dayatmalarına karşı ‘toplu kültürel müdafaa-toplu ideâlist hücum’ kabilinden alternatif defansif ve ofansif bir oyun anlayışı ortaya koymadan; ne Türkiye, ne de dünya liglerinde başarılı olunması mümkün değildir. Ayrıca Beşiktaşlılar; modernite, globalizm, küreselleşme, etnisite, hukukun üstünlüğü, insan hakları, kamusal alan, inanç özgürlüğü, devlet, demokrasi, alt kültür, üst kimlik, özelleştirme, ademî merkeziyetçilik vs. mevzularında felsefî, sosyolojik, kültürel ve siyâsî tahliller yapmalı, toplum tarafından kabul gören yorumlarda bulunmalı, millî menfaatleri merkeze alan yerel çözümler üretmeli ve rasyonel teklifler ortaya atmalıdır ki, Beşiktaş ne idiğü belirsiz olan “merkez”e taşınmak yerine, milletin “câzibe merkezi” hâline gelebilsin…

Beşiktaş; hayatı kavrayış açısından insan merkezli, tarihî gelişim bakımından muasır, sosyolojik zâviyeden dinamik, orijin itibâriyle tekâmüle açık, tâbî olduğu kanunlar ve ideâlleri sebebiyle de modernist bir câmiâdır. Bu özellikleri dolayısıyla Beşiktaş, her türlü gelişim ve tecdide en açık olan / olması gereken bir takımdır.  Binaenaleyh Beşiktaş, Tek Kutuplu Dünya’nın spor anlayışına uygun bir futbol mantalitesi geliştirmeli, bu oyun tarzına uyum sağlayabilmek için çok çalışıp, çok efor sarf etmeli, yeni taktik ve tekniklerle milletin karşısına çıkarak Beşiktaşlılık ruhunu yeniden “asrın idrâkine” söyletmelidir. Bu anlayıştaki bir Beşiktaş, geleneksel çizgisini ilmî bir anlayışla terakkî ettirerek; gelenekten geleceğe kapılar açıp, köprüler kurmalı, her gün çift kale antrenman yaparak eski kondisyonunun çok üzerinde bir performans göstermeli, spor kamuoyunun problemlerine reel çözümler üreterek; alt yapının güçlendirilmesi, amatör lisans kriterleri, gecekondu, çarpık kentleşme, stat anarşisi,  çevre meselesi, bonservis ücreti, gelir dağılımındaki adaletsizlik gibi konularda eskilerin tâbiriyle müktezâ-yı hâle mutâbık” ‘muasır bir program’ ortaya koymalıdır. Beşiktaş böyle bir programı; modern iletişim, bilişim ve propaganda imkânlarından yararlanarak;  göze hoş gelen atraksiyonlar, yıpratıcı fuleler ve bitirici vuruşlarla süsleyerek spor kamuoyunun tasvibini almalıdır. Böylece Beşiktaş; hem taraftarlarını, hem Türk Milleti’ni, hem de Türk Dünyası’nı gururla ayağa kaldıracak başarılara yeniden imzâ atmalıdır

Hâsılı kelâm Beşiktaş’ın; vizyonunu, misyonunu, ideâllerini, hayâllerini, hedeflerini, ülkülerini “Yeni Ufuklara Doğru” yükseltebilmenin yolu; daha fazla ilimden, daha fazla teknikten, daha fazla tefekkürden, daha fazla ideâlizmden, daha fazla inançtan,  daha fazla ahlâk ve faziletten, daha fazla hürriyetten, daha fazla demokrasiden, daha fazla çalışmadan geçmektedir. Bütün bunları hayata geçirebilen Beşiktaşlılar; “âdeta bir îman tazeleyecek”, ahlâkî değerlerini, gönüldaşlık duygularını, fedakârlık anlayışlarını, hasbîlik özelliklerini, millî coşkularını ve inanç değerlerini yeni baştan ihyâ edecek; Beşiktaş ise bu yeniliklerin getirdiği heyecan ve moral dopingiyle puan cetvelinin en üst sırasına tırmanacaktır.           

Bu saydıklarımız yapıl/a/madığı takdirde; fikrî gelişim sağlanamayacak, kısır bir döngünün içinde kalınacak, alternatif olma özellikleri ortadan kalkacak, gençliği kendine çeken, yön veren ve kalite kazandıran bir câzibe merkezi olunamayacak, kemiyet olarak büyüme gerçekleşse bile keyfiyet planında irtifâ kaybedilecek, Beşiktaş; ideolojik alanda zayıflarken siyâsi alanda obezleşecektir... Yani Beşiktaş takımı; sağlıklı gelişme çizgisini izlemeyen hastalıklı bir bünyeye dönüşecek, Beşiktaşlılarda obezite problemine ilâve olarak fikrî eriyiş ve temel değerlerdeki erozyonun ortaya çıkardığı komplikasyonlar da kendini gösterecektir.  Bunun tabîi sonucu olarak Beşiktaş; ‘lastik huylu metrelerle ölçülen doğruları’ kendisine rehber edinerek ölçüsüzleşecek, ideolojik referansları laçkalaştırılarak tahrip edildiği için istikâmetini yitirecek, rotasını değiştirecek ve statükonun limanlarına demirleyecektir/demirletilecektir. Beşiktaş, ideolojik omurgası bulunmayan, forma renkleri dahi belli olmayan bir yapıya dönüş/türül/ecek, böylece Beşiktaşlılık ruhu buharlaştırılırken, lümpen bir anlayış kulübe hâkim olacak ve nihâyet millî endişelerin yerini siyâsî ikbâl hesapları alacak ve Beşiktaş ‘düzenin ayak takımı’ görüntüsünü vermeye başlayacaktır.               

Beşiktaş’ın bir diğer çok önemli meselesi de, kendi meşrûiyetine inanması, meşrûiyetini katiyen tartışma konusu yaptırmamasıdır. Beşiktaş; millet gerçeği üzerine düşüncesini binâ eden, fikrî, tarihî, sosyolojik ve inanç boyutuyla her yönden meşrû olan ve “meşrûiyet” kaygısı taşımayan / taşımaması gereken bir takımdır.  Bu sebeple de Beşiktaş, milletin dışında hiçbir kişi, kurum ve kuruluşa kendini onaylatmak gibi bir meşrûiyet kaygısının içine girmemeli, Beşiktaşlılar da birilerinden icâzet alma ve etkili bir takım “kurul”lara kendini ibrâ ettirme gibi bir yanlışlığa aslâ düşmemelidir. 

Beşiktaşlıların kafasındaki “dokunulmaz bir kutsiyet hâlesi ile çevrili ‘devlet’ idrâki”; statükoyu doğru okumalarına ve yaşadıkları olayları sağlıklı bir biçimde değerlendirmelerine ne yazık ki mâni olmaktadır. Beşiktaşlıların ; “‘Devlet’ kavramının tanımı hakkında mütevâzı bir şüphe taşıyıp, mâsum sorular sormanın, ‘nedir’, ‘ne değildir’ ?” diye sorgulamanın zamanı çoktan gelmiştir. Bu sorgulama; ‘liboş takımının, entel-dantel-bölücü-Marksist takımların’  yaptığı gibi  “devlet’i tahkir ve tezyif” için değil; devlet kavramını önemsemekten, “devlet geleneğimize”verdiğimiz önemden, devletsizliğin ne olduğunu tarihî tecrübelerimizle çok iyi bilmemizdendir. Bu sorgulama; jakoben anlayıştaki bir devletin, millet nazarındaki îtibar ve sevgisinin giderek azalmasından ve artık 21. asırdaki “devlet cihazı”nın millete “hâkim” değil “hâdim” olması gerektiği realitesini görmemizdendir. Bu sorgulama; devletin geri plana itilmesi değil, milletin daha öne çıkarılması ve daha çok önemsenmesi sebebiyledir. Bu sorgulama; “Devlet denilince zaman zaman hem zihinlerimizi ve hem de yüreklerimizi ikiye bölen tereddütlerin kaynağında ‘müteârife’ hâline gelmiş veya getirilmiş yerleşik bir tanımlamaya şuurlu veya şuursuz bir şekilde hapsolmamızı” da önleyecektir. Beşiktaşlılar, “devlet cihazı” hakkındaki bu sorgulamayı vakit geçirmeden yapmalı ve şablon haline ge/tirti/len bir takım fikrî kalıpları ve kabulleri de en kısa sürede çok yönlü ve  ‘çok derinlemesine’  hesaba çekmelidir.                         

Milletin en sivil bir takımı olan Beşiktaş, her türlü “devlet cihazını” elinde tutan jakobenler tarafından maniple edilen resmî ideolojinin etki alanından ve ‘bırakınız Beşiktaşlılarla, kendisiyle bile barışık olmayan kulüp başkanı’ndan kurtulmalı, devletin değil, milletin sivil takımı olduğunu katiyen aklından çıkarmamalıdır. Zira Beşiktaş, ‘ideolojik külliyatı, temel referansları ve târihî envanteri’ itibâriyle incelendiğinde; yukarıdan aşağıya yapılan her tanımlamayı reddeden, milleti millet yapan değerlere sahip çıkan, dînî ve millî değerleri en önemli kıstas kâbul eden bir takımdır. Yani Beşiktaş, resmi ideolojinin takımları gibi “seküler milliyetçilik” anlayışına hiçbir zaman sahip değildir, sahip olmamıştır, sahip olmamalıdır. Bundan dolayı da Beşiktaşlıların; millî irâdenin dışında hiçbir beşeri güç tanımamak, “sivil ve demokrat olma” mükellefiyetini yerine getirmek, “önce millet” diyen bir milliyetçilik anlayışını bugünkü devletçi yapının yerine yeniden ikâme etmek, resmi bir paragrafta nesne olmaktansa, sivil bir cümlede özne olmak gibi bir mecbûriyeti vardır.         

Beşiktaş, millet temeli üzerine kurulan,  “millî kimlik, millî bekâ ve millî menfaat”  esaslarını ana mihver olarak kabul eden bir takımdır. Hâkimiyetin meşrûiyet kaynağı olarak da milleti görür ve milli iradenin üzerine çıkacak hiçbir beşeri gücü kabul etmez / etmemelidir.  Kara Kartallar, millî iradenin üstünlüğünü gözetirken; milletin teveccühü Beşiktaş’ın hükmü şahsiyetinde tecelli etmese bile, Beşiktaşlılara düşen, bu irâdenin üstünlüğünü “bilâ kayd ü şart”savunmaktır. Çünkü Beşiktaş’ın futbol anlayışı millet temeline dayandığı için, milletin tercihleri sertâç etmesinden daha tabiî bir şey olmaz / olamaz / olmamalıdır. Yani Beşiktaş,  savunduğu bu dünya görüşünün tabiî neticesi olarak sivil ve demokrattır,  demokrasiyi kendisiyle en uyumlu ve en mâkul bir biçimde telif eden yegâne takımdır. Beşiktaş’ın, “halka rağmen halkçılık, millete rağmen milliyetçilik” yapılmaması için de demokrasiyi her zaman ve her zeminde savunma mükellefiyeti ve mecbûriyeti vardır. Beşiktaşlılar; “dış egemenlere karşı verdikleri anti-emperyalist mücâdeleyi, iç egemenlere -özellikle bürokrasiye- karşı vereceği ‘demokrasi’ mücadelesi ile tamamlama başarısını gösterememişlerdir.” Geç kalmış olan bu başarıyı yakalamak isteyen Beşiktaşlıların, 21. yüzyıldaki Kızıl Elma’sı “tam demokrasi ve millî şuur sahibi gençlik” olmalıdır.  Bütün bu sebeplerden dolayı, demokratik bir ideoloji olan milliyetçilik çerçevesinde önce Beşiktaşlılar demokratlaşmalı, daha sonra da Beşiktaş demokratikleşme programlarını ayrıntılı bir biçimde ortaya koyup, millî kimlik sahibi gençlerle birlikte Paf ve A takımını yeşil sahalara sürmelidir.

Beşiktaş’ın çok önemli bir meselesi de ‘siyâset anlayışındaki yanlışlıklar ve hür düşünce iklimindeki eksikliklerdir.’ “Nasıl olsa benim yerime liderim düşünür”, “Liderimin yanlışı benim doğrumdan daha doğrudur”gibi Beşiktaşlıların düşünme, değerlendirme, karar verme, tezâhürat yapma, tavır koyma, protesto etme hürriyetiyle, irâde sergileme ve muhalefet etme şuurunu rafa kaldıran ‘lider müritliği’ anlayışı artık behemehâl bırakılmalı, istişâre ve “ortak akıl” öne çıkarılmalıdır. Çünkü Beşiktaşlılar, ferdi insan, bireyi şahsiyet yapan değerler manzûmesinin müntesibidir. Bu sebeple Beşiktaşlılık; fikri hür, vicdanı özgür ve sesi gür çıkmayı gerektirir… 

Fakat ne yazık ki, Beşiktaşlıların; siyâsî arenadan akademik hayata, basın-yayın kuruluşlarından medyaya, sivil toplum örgütlerinden gençlik teşkilatlarına, ekonomik faaliyetten ticarî hayata, eğitimden sanayiye, edebiyattan sanata, sinemadan tiyatroya kadar pek çok alanda sesleri solukları yeterince çıkmamaktadır. Beşiktaşlıların hedefleri değiştirildiği, ideâlleri dünyevîleştirildiği, fikirleri dumura uğratıldığı için orijinaliteleri kalmamış, heyecanları kaybolmuş, forma aşkları azalmış, gönül bağları gevşemiş ve performansları düşmüştür. Ne acıdır ki Beşiktaşlılar, ne basının gündemini oluşturmakta, ne de gündemi tâyin edecek aktiviteler ve çıkışlar yapabilmektedir. Beşiktaş Futbol Takımı, rakımı yüksek yerlerde kamp yaparken oynadığı hazırlık maçlarında sert şutlar atıp, etkili nutukları çekip- alkış alırken; nedendir bilinmez lig maçlarında bir türlü kendini gösterememekte, gol suskunluğunu bir türlü bozamamaktadır. Yaylalardaki antrenmanlarda gürleyen Beşiktaşlı futbolcular,  düzlüğe inince sesi soluğu kesilmekte, ayakları birbirine dolaşmakta, hücuma yönelik yan paslar bile verememekte, bırakınız rakip kaleye sert şutlar atmayı, plase vuruşlar dahi yapamamakta ve taraftarlarını sükut-u hâyale uğratmaktadır… 

Beşiktaş, bir “jimnastik takımı” olmanın ötesinde bir “fikir kulübü”  hüviyetine sahip olduğu için siyâsî şuuru yüksek taraftarlara sahiptir. Bu sebeple Beşiktaş’ı temsil edenler, temsil edilenin gerisinde olamaz / olmamalıdır.  Beşiktaş yönetimi, faaliyet ve kararlarında taraftarlara daha fazla kulak vermek, Kara Kartalların nabzını tutarak hareket etmek mecburiyetindedir. Fakat ne yazık ki, Beşiktaş İdare Heyeti tarafından; Beşiktaş’ın geçmişini, hâlini ve istikbâlini hakkıyla tahlil ve tanzim edecek, yeni taktik ve teknikler geliştirecek, yeni bir şahlanışın yolunu açacak, yeşil sahalarda yeni bir Beşiktaş fırtınasını hayata geçirecek fikir erbaplarına, siyâset kurmaylarına, spor yazarlarına, münevverlere, gönül mimarlarına, ediplere, sanatkârlara, basın sözcülerine, dâvâ adamlarına ve ideâlist yazarlara kulak verilmemiştir / verilmemektedir. 

Beşiktaş’ın Pây-ı taht’taki yeni BJK spor tesislerinin; hilâl biçiminde ve çok gösterişli bir mimâri yapıda olmasıyla, çok mükemmel bir biçimde dizayn edilmesiyle ve çok güzel bir şekilde tefrişiyle mesele bitmemektedir. Halledilmesi gereken esas mesele; Beşiktaş’ın basın-yayın alanında güçlü bir biçimde kendini göstermesi; sesini spor kamuoyuna rahatlıkla duyurması, taraftarlarını aynı frekansta birleştirmesi,  fikirlerini, projelerini ve ideâllerini halka kolayca anlatması, her alanda Türkiye’nin gündemini etkilemesi, “gönülleri birleşen, uzaklarda dertleşen” insanlarımızla bağlarımızı artırmak için Türk Dünyası’na hitap etmesi ve yeniden efsaneleşmesidir. Ayrıca, basın-yayın dünyasını, özelikle de spor basınını işgâl eden “Boğazdaki Aşiret”in “dığa”larına haddini bildirmek ve Beşiktaşlılık ruhunu milletin kalbine ve zihnine nakşetmek için medyanın her alanında arz-ı endam etmelidir. Bütün bu saydığımız ve daha sayamadığımız pek çok sebeplerden dolayıdır ki, Beşiktaş; basın-yayın alandaki affedilmez boşluğu ne yapıp yapıp doldurulmalıdır. Beşiktaşlılar; acilen Beşiktaş TV’yi yayına sokmalı, sesini bütün taraftarlarına duyurmalı, onların -özellikle geçlerin- nabzını tutan radyo istasyonları kurmalı, herkesin okuyabileceği   -teşkilat içi genelgelere benzemeyen-  etkili bir günlük gazete çıkarmalı ve kaliteli yayınlar yapmalıdır. Zirâ, medya ve iletişim alanında olmayan bir Beşiktaş; “sövene dilsiz, vurana elsiz” hale gelir ki; yeşil sahalardaki haklarını aslâ korunamadığı, taraftarlarını heyecanlı ve diri tutamadığı gibi, yeni taraftarlar da edinemez. Şurası unutulmaması gerekir ki, Beşiktaş takımı; taraftar kitlesini artıramadığı, statları Kara Kartallarla dolduramadığı, gençliği peşinden sürükleyemediği, sempatizanlarını çoğaltamadığı ve spor kamuoyuna yön veremediği sürece; Beşiktaşlıların dilinden: 

“Neyleyim köşkü, neyleyim sarayı

 İçinde salınan yâr olmayınca” 

şarkısı hiç düşmeyecektir. 

Küresel güçlerin spor kulüplerinin faaliyet alanı ‘uzayı parselleme’ noktasına gelirken, bazı Beşiktaşlı idârecilerin; ‘takımı parselleme’, Beşiktaş spor salonlarının etrafına devşirme otlardan ve yabanî çalılardan çit örme ve vefâkâr taraftarları stadyumlardan uzaklaştırma gibi bir bahtsızlığı Kara kartallara yaşatmıştır.  Ne yazık ki bu realiteler, Beşiktaş’ta bir küskünler ordusu meydana getirmiştir.  Câmia içinden yetişen; efsâne futbolcuların, yıldız oyuncuların, teknik direktörlerin, spor dünyasının dâhilerinin,  Beşiktaş’ın destanını yazan başkanların, reislerin, ediplerin, şairlerin, ozanların, masörlerin, malzemecilerin, amigoların ve kulübün temel direği olan fedâkarlık âbidesi taraftarların bir çoğu ne yazık ki;  ya ‘ezeli rakibine hoş görünmek adına’ öz yuvasından ihraç edilmiş, ya kongre hesaplarıyla kulüpten uzaklaştırılmış, ya  “yerimiz genişlesin” diye kaydı silinmiş, ya da  “gölgede kalma” korkusuyla özellikle küstürülmüş ve takımdan kopartılmışlardır. Bir kısım Beşiktaşlılar ise; pek çok yönüyle mahzurlu buldukları, “fikir, tavır ve istikâmet acziyeti, duruş, kimlik ve samimiyet zâfiyeti gösteren” bu oligarşik yapının dışında kalmayı daha faydalı görmüşlerdir.Beşiktaş, iç mücadelesini kurumsallaştırıp, sürekli hâle getirerek enerjisini tüketmemelidir. İçe yönelik tartışmalar bitirilmeli, “Türk-İslâm Ülküsü” ortak paydasında Bozkurtların  - pardon Kara Kartalların- gevşeyen iç bağlar kuvvetlendirilmeli, dağılan, ayrılan, ayrışan mevziler birleştirilmeli, gruplar arası iç barış kurulmalı, güven tazelenmeli, birlik sağlanmalıdır.

Bu bayrak, bu forma, bu takım ve bu ülkü uğruna 5000 şehit veren Beşiktaş’ın en önemli problemlerinden birisi de ‘Paf takımının kimlik tamiriyle, Gençlik Ocakları’nın reorganizasyon ve rehabilitasyon’ meselesidir. Beşiktaş Gençlik Ocakları’nda; spor, ideoloji, millî siyaset ve günlük politikanın tarifi ve ayrımı çok iyi anlatılmalıdır. Genç Kara Kartalların zihninde millî siyâset şekillendirilmeli, günlük politika ideolojiye tercih edilmemelidir. Paf takımındaki futbolcular; günlük politikanın güdümüne girmediği gibi, takım içi çekişme ve hesaplaşmaların içine çekilerek kullanılmamalı,  derin tezgâhların ürünü olan “devletçi ulusçuluğun”  oyuncağı da olmamalıdır. Beşiktaşlı gençler; Türk’ün haysiyetini ve İslâm’ın fazîletini temsil eden, performansı yüksek, disiplinli, çalışkan, inançlı ve ilkeli sporcular olmalıdır. Paf takımındaki gençlere, millî şuurla birlikte millî heyecan da aşılanmalı; “Romantizmin milliyetçiliğin astar boyası olduğu” aslâ hatırdan çıkarılmamalıdır.  

Maalesef bunlar yapıldığı için Beşiktaş’ın forma rengi solmuş / soldurulmuş, mukaddeslerinin içi boşaltılmıştır. Genç Beşiktaşlıların ideolojik zeminde şuurlandırılıp  ‘hakiki bir taraftar’ olarak yetiştirilmesi gerekirken; bunun yerini maalesef  ‘holigan tarafgirlik’ almaya başlamıştır. Hâlbuki Beşiktaşlılık ruhunun yaşatılması için; duyguların bilgiyle beslenmesi, heyecanların akla yaslanması,  davranışların zarafet ile süslenmesi ve ideolojik mensubiyetin üst perdeden seslenmesi gerekirdi… Zira Beşiktaşlılık büyük bir kitleye tutunma aksesuarı değil, kalbî yollardan beyne giden bir ideolojik mensûbiyet şuuru ve Türk-İslâm Medeniyeti’ni yeniden kurma ülküsüdür.

Ayrıca, takımın imajını ciddi bir biçimde bozan paf takımı yeniden yapılandırılmalı, genç takım elemanlarının kamuoyuna yansıyan ve Kara Kartallara yakışmayan “taşkınlıklarına / şaşkınlıklarına / irtifâ kayıplarına ve holiganlıklarına” son verilmelidir. Çünkü, Beşiktaşlılığın moda haline gelerek / getirilerek ritüelleş/tiril/mesi çok önemli bir tehlikedir… Beşiktaşlıların;  iddia ve ideâl taşımayan,  ilim, kültür, ahlâk ve inanç sahibi olmayan,  sert kafa tokuşturan, düğünlerde kara kartal işareti yapan, sürekli kavga eden, sadece rozet takan, yalnız slogan atan, nezaketten, zarafetten bîhaber kaba saba insanlar olarak temsil edilmesi, görülmesi veya gösterilmeye çalışılması çok büyük bir haksızlık ve vicdansızlıktır…   

Kezâ ilk emri “Oku!” diye başlayan bir “Vahiy Medeniyeti”nin çocukları olan ve “Bir Medeniyet iddiası”nda bulunan Beşiktaşlıların,  kaleme, kitaba, edebiyata, sanata, fikre ve felsefeye olan ilgileri son derece zayıfla/tıl/mış,  okuma oranları düş/ürül/müş, bilgi,  kültür ve tarih şuuru açısından ve beyin gücü bakımından kendilerini yetiştirme ihtiyaçları giderek azalmış ve fikrî idman ocakları da aslî fonksiyonlarından uzaklaş/tırıl/maya başlamıştır… Oysa ki Beşiktaş Gençlik Ocağı’nın ilk  kurulduğu yıllarda;  “‘Ocak’ kelimesinin Türkçe'deki bütün güzel tedaîleri bir araya gelip onlara mekan olmuştu…  İnşa ettikleri bir ocak ruhu vardı; O ruhun verdiği azmi ve yüreklerde yanan o heyecanı kimse söndüremedi... Onların her birinin nâsiyesinde, dar-ı dünyada külfetten başka nimet getirmeyen bir ocak şehadetnamesinin mührü parıldar.”dı.  Gençlik Ocağı’nın ilk antrenörlüğünü Türkmen Ağası Dündar Taşer yapmıştı. O Türkmen Ağası gençlere antrenman yaptırırken takımı toplar, o etkileyici ses tonuyla konuşmaya başlar, ilmî gelişmelerden, genel stratejilerden, vurucu taktiklerden, özel tekniklerden, inançtan, ideâlden, insan psikolojisinden, tarih şuurundan bahseder ve futbolcuları hem ruh, hem beden, hem yürek, hem de gönül planında eğiterek form tutturur, sporcularımızın performansını en yüksek bir seviyeye çıkarırdı. Beşiktaş kulübünde idmana çıkan genç futbolculara Dündar Ağa; ‘Maça çıktığınızda ayağınızdaki krampona değil yüreğinize bakın... Siz Malazgirt Ovası’nda ordusunun önünde yalın kılıç cenk eden Alparslan'ın torunlarısınız... Sahaya çıktığınızda önünüzde beyaz atı ve beyaz üniforması ile Sultan Alparslan’ı görün!.. Kalp gözüyle bakın, atını denize süren Fatih Sultan Mehmet’i, kızgın çöllerde atını şaha kaldıran Yavuz Sultan Selim’i gözünüzün önüne getirin ve  yeşil sahalarda şahlanın!!!’diyerek moral motivasyonlarını  şahîkalaştırırdı.  Final maçlarından önce  genç futbolculara heyecanı yüksek bir konuşma yaptıktan sonra; ‘Biz bu maçı almazsak gök girsin kızıl çıksın mı arkadaşlar?’ diye haykırır, duygu sağanağına kapılan bütün takım yumruklarını sıkıp:  “Gök Girsin Kızıl Çıksın!!!” diye yeri göğü inletirdi. Fakat geçen yıllar içinde ruhun fikrî kuvvetinden, teknik ve motivasyonundan ziyade, bedenin fizik gücüne ve dünyevî dopinglere bağlı bir sportmenlik anlayışı Beşiktaş’ı “ruhsuz bir ceset” hâline getirmeye başlamıştır. Hâlbuki Beşiktaş, Türk’ün ruh köküne bağlı bir anlayışın müntesibi olup, her şeyi bu rûhî muhtevâya tâbi kılan, “metbûluğu rûha ve tâbiliği bedene veren” bir dünya görüşünün sahibidir. Bu sebeple Beşiktaş; futbolcularıyla sözleşme yaparken: ‘Parmaklarımızın tuttuğu kalemle atılacak imza yerine ruhumuzun parmağını bu mukaveleye basmanız gerekir’ diyen, “İçi alev alev İslâm, dışı pırıl pırıl Türk ve içi dışına hâkim, dışı içine köle” olan tek takımdır… 

Beşiktaş böyle bir takım olduğu için; 70’li yılların sert faullü, entrikalı, şikeli, ayak oyunlu ölüm kalım maçlarında her türlü anarşi ve kaosa rağmen en zorlu maçları alnının akıyla tamamlamış,  toprak zeminli çamur sahalarda, değil formalarına kramponlarına bile çamur bulaştırmamışlardı… Hâlâ o dönemim başarılarını, Rahmetli Gün Sazak Bey’in 9 gol attığı 9-0’lık târihî Karagümrük gâlibiyetini 25 yıldır anlatıp duruyoruz…  Haklı bir övünç kaynağımız olan dillere destan bu maçı her zaman ve zeminde anlatmamıza, büyük bir takdir toplamamıza rağmen; 57. Türkiye Kupası’ndaki maçlarda gösterdiğimiz kötü performans ve şike dedikoduları yüzünden mâşeri vicdanda mahkûm olup, baraj maçlarına takılarak küme düştüğümüz gibi, futbolcularımız Yüksek Haysiyet Divanı’na verildi…  70’li yıllarda Beşiktaşlıların her hareketi  “Ben” merkezli değil “Biz”e endeksliyken; “heves ve hevâ”ya değil “dâvâ”ya önem verilirken, ne yazık ki yıllar sonra temel değerlerimizden, mukaddes inançlarımızdan, büyük ideâllerimizden ve kutsî hedeflerimizden uzaklaşmaya başlandı. Birkaç sezondur, millî ülkülerin değil, şahsî hedeflerin, geçici mevkîlerin, dünyevî ihtirasların peşine düşüldüğü için diğer takımlar karşısında çok farklı mağlubiyetler aldık. İşte bu kötü durumdan kurtulmak için Beşiktaşlılar; içindeki potansiyel enerjiyi harekete geçirecek olan; “îman ve inanç”, “ahlâk ve fâzilet”, “millî ideâl ve idrâk”, “ tarih şuuru”, “vatan sevgisi ve medeniyet ihyâsı” gibi değerler manzûmesini hayatın her safhasına âmir kılmak ve yeni nesillerin de bu kutsal değerleri sahiplenmesini sağlamak için;  alt yapıya el atılmalı, yıldız sporculara, paf takımına, idman ocaklarına ve gençlik teşkilatlarına çeki düzen verilmelidir. Ayrıca yeni futbolcuları “Ocak ruhuyla”yetiştirmek, Beşiktaş’ın temel değerlerini genç Kara Kartalların zihinlerine ve gönüllerine nakşetmek için, Beşiktaş sevgisi; gençlerin ilgisini çeken, zevklerine hitap eden, mânevî duygularını coşturan, millî heyecanlarını tetikleyen bir tarzda ve popüler bir biçimde ama özü değişmeden, formüle edilerek sunulmalıdır.

“Teşkilatçılığıyla” öne çıkan, “gençliğiyle” övünen ve “münevverleriyle” gurur duyan Beşiktaş’ın bir başka problemi de ‘organizasyon eksikliği, dinamizm noksanlığı ve münevverini motive etmedeki yetersizliği’dir. Beşiktaşlılar ne yazık ki; mütefekkiri, münevveri,  spor yazarı, akademisyeni, taraftarı, futbolcusu, teknik direktörü ve idârecisiyle kol kola girip, milletin istikbâline hâkim olamamış, suları istediği istikâmette akıtamamış, ülkenin yaralarına merhem çalamamış, Türkiye’nin gündemine hükmedememiştir. Beşiktaş; Beşiktaşlı münevverlerdeki potansiyel enerjiyi, kinetik enerjiye çevirmemiş; münevverlerimiz de; beyinlerindeki enerjiyle gönüllerde küllenmiş olarak bekleyen mefkûrecilik ateşini tutuşturup kor hâline getirememiş, Türkiye ve Türk Dünyası’nı harekete geçirerek bir sinerji oluşturamamış, uykusuz gecelerini tefekkür gergefinde alın teriyle işleyememiş,  medeniyetimizin yeniden ihyâsı için gerekli olan çalışmaları yeterince yapamamış, hülâsâ ne Beşiktaş, ne de Beşiktaşlı münevverler kendilerine düşen vazifeleri gerektiği gibi ifâ edememiştir. Gerçek Beşiktaşlılar da; “Filozofların aydınlatamadığı toplumları şarlatanlar aldatır” hükmünün doğruluğuna bir kere daha şahit olmuşlardır.

Beşiktaş’ın bugünkü hâli ne yazık ki, bir hüzzam faslıdır, bir hüsran melâlidir, bir hicran ateşidir, bir yürek yangınıdır... Artık, ‘El ayağa rakip, dil dudâğa muhalif olmamalı’, Beşiktaşlılar Beşiktaş’a handikap oluşturmamalıdır. “Beşiktaş’ın önündeki en büyük engelin Beşiktaşlılar” olmaması için; Kara Kartalların tarif unsurları belirlenmeli, ‘değişmez temel değerlerinin’ ışığında Beşiktaş’ın yeni koordinatları çizilmelidir.

Bütün bu ifâdeler muvâcehesinde netice olarak şunu söyleyebiliriz ki;

Yürekleri tutuşturarak bütün insanlığa hitap eden bir Beşiktaş;

Türk milliyetçiliğinin çıtasını yükselterek, âlemşümul ülküleri hedefleyen bir Beşiktaş;

İhtişamlı medeniyetimizi yeniden kurmayı amaçlayan bir Beşiktaş;

Türk Dünyası’nın ufkunu aydınlatmayı gâye edinen bir Beşiktaş; 

Türk-İslâm Ülküsü ortak paydasında “Bir olan, iri olan, diri olan” bir Beşiktaş;                      

İhtirasların değil, ideâllerin takımı olan bir Beşiktaş; “Reaksiyon” değil, “aksiyon” kulübü olan bir Beşiktaş;

Kemiyet hesapları içinde sıradanlaş/tırıl/ıp, keyfiyet endişesiyle de marjinalleş/tiril/ip etkisizleş/tirile/meyen bir Beşiktaş;                                                                   

Günü kurtarmak uğruna yarınlarını rehin vermeyen bir Beşiktaş;

“Sistemin iyi yağlanmış dişlilerinden birisi” olmayan bir Beşiktaş;

Bir hastalık haline gelen ‘derin uykulardan’ ve ‘Devlet barajı’ndan acilen uyanan ya da uyurgezerlik hâline son vererek “titreyip kendine dönen” bir Beşiktaş;

“Yaşanmayan bir dâvânın yaşama şansı yavaş yavaş ortadan kalkar” fehvasınca; Beşiktaşlık ruhunun ayakta tutan; sözleriyle icraatları arasında uçurumlar oluşturmayan, inançlarıyla hayat tarzları arasında tenâkuz bulunmayan, tebliğini temsil eden bir Beşiktaş;

‘Vefâ geleceğimizdir, bir yerde vefâ yoksa, orada istikbâlde mevcut değildir,  vefâsızlık gösterenler, Vefâ’nın akıbetine duçar olması kaçınılmazdır diyen ve bunu sahaya yansıtan bir Beşiktaş; 

Millî değerleri sarsan, ahlâkı yozlaştıran, kültürü arabeskleştiren, kimliği dumura uğratan AB’den ve ABD’den esen rüzgârlara kapılmadan; kendimiz kalarak, kişiliğimize sahip çıkarak, kimliğimizi koruyarak, kültürümüzü ayakta tutarak ve “imânın ihyasına odaklanarak  hareket eden bir Beşiktaş;

“Taşların bağlı, itlerin serbest gezdiği” globalleşen bir dünyada, küresel köy köpeklerinin kültürel bütünlüğü parçalamak ve millî hassâsiyetleri yok etmek için yaptığı saldırılar karşı elindeki ‘millî kültür değneğini’ daha muhkem bir hâle getirip millî şuur hüviyetini koruyarak Türk Milleti’ni savunan; ayrıca küreselleşmenin iletişim ve bilişim imkânlarından yararlanıp, Türk Dünyası’nın kültürel entegrasyonu sağlayarak “Dilde, fikirde ve işde birlik” düşüncesine ivme kazandıran bir Beşiktaş; 

“Del Bosque” gibi kerâmeti kendinden menkul “ruhsuz teknik direktör”lerin patronajında hem puan, hem de taraftar kaybederek alt sıralara düşen, ortaya koyduğu oyun, aldığı netice ve sahaya yansıttığı form itibâriyle hayal kırıklığı yaratan bir Beşiktaş değil; tam saha pres yapan, toplu müdafaa-toplu hücum anlayışına sahip olan, futbol anlayışı göze hoş gelen, 90 dakika diri olan, sahadan silinmeyen, taraftarlarını kahretmeyen, beyhûde puan kaybetmeyen ve her zaman liderliğe oynayan bir Beşiktaş;  

Erkek oyunu diye tesmiye olunan futbolda, “erkek”liği bırakıp, “ürkek”liğin ötesine geçilen bir taktik ve teknik benimsemeyen bir Beşiktaş;  

Prim sevdasına çalışmayan, forma aşkına ter döken bir Beşiktaş;

Yeniden ihyâ ve inşâ edilerek yeşil sahalara âcilen dönmelidir / döndürülmelidir...

Kara Kartallar, gözlerinin keskinliğini, pençelerinin kuvvetini, kanatlarının heybetini ve dillere destan olan cesâretini yeniden sergilemelidir. Yıllar yılı Beşiktaş için ter dökmüş, emek vermiş, evlat vermiş, eş vermiş, kardeş vermiş, arkadaş vermiş, ömrünün baharını vermiş Beşiktaşlıların feryadına kulak verilmelidir. Netice olarak şunu ifâde edelim ki,  “Ölmeden mezara konulmak” istenen takım ruhu yeniden canlandırılmalı ve yeniden “Bozkurtlar”romanındaki gibi ‘Kara Kartallar dirilmelidir.’

Âah Gâlip Abi âah! Aradan yıllar geçti… Turancılar cephesinde çok şey değişti… Değişmeye tek bir şey: Beşiktaş’ın en önemli meselesinin yine Beşiktaşlılar olması…  

Âah Gâlip Abi âah! Yıllar önce yazdığın gibi: “...Önce yönetim Beşiktaşlılık ruhunun gerçek temsilcilerine teslim edilmeli, Beşiktaş’ın büyüklüğünü ve Beşiktaşlılığın şerefini anlamakta geciken oyuncular hemen takımdan çıkarılmalıdır. Sonra da Beşiktaşlılar, yöneticisi, sporcusu ve taraftarı ile bütünleşmeli, bir granit sağlamlığı içinde olmalı, her güçlüğü birlikte göğüslemeli, her engeli berâber aşmalıdır. Bir Beşiktaşlı incindiği zaman her Beşiktaşlın yüreği kanamalıdır...”   

Âah Gâlip Abi âah! Yıllar önce ifâde ettiğin gibi:  “...takımın tarihinden, zaferlerinden, gâyesinden, hedefinden ve ülküsünden habersiz, yöneticiliği ikinci meslek sayan, siyaset mücâdelesinde taraftar toplamak için, bol kazançlı bir yatırım yapmak için, nihayet meşhur olmak için...”  Beşiktaş’a gelen kişilerin yönetime alınması Beşiktaş’ın son birkaç sezondaki başarısızlıklarının en önemli âmilleri olmuştur.

Âah Gâlip Abi âah! Galibiyetler serisi hâlâ bizden çok uzak… Dün olduğu gibi bugün de -sizin çok sık söylediğiniz ve gençelere de söylettiğiniz-;

Kâr etmez âhım sen gülizâre,
          Onulmaz işler güzelim dilde bu yâre,
          Olsam da geçmem bin pâre pâre;

Sevmiş bulundum güzelim, gayrı ne çâre… 

Koy aksın yaşım billahi silmem,
Mecnunun oldum güzelim terk edebilmem, 
Kessen de başım senden ayrılmam;
Sevmiş bulundum güzelim gayrı ne çare…”

diyen o güzelim Kerkük türküsü duygularımızı terennüm etse de, bugünkü hâli pürmelâlimizi en iyi anlatan, güftesi “Lâedrî Bey”e, bestesi Kemânî Serkis Efendi’ye âit olan ve; 

“Kimseye etmem şikâyet, ağlarım ben hâlime;

Titrerim mücrim gibi baktıkça istikbâlime…

Perde-i zulmet çekilmiş, korkarım ikbâlime;

Titrerim mücrim gibi baktıkça istikbâlime…”  

 sözleriyle tam da Beşiktaş’ı tasvîr eden nihavent makâmındaki şarkıdır. 

Hatm-i kelâm: 

“Basın özgürlüğü”nün sınırsız  (!) olduğu 12 Eylül’deki “kenan tufanı”  yıllarında, sansürden kurtuluş çâresi olarak şifreli bir spor yazısını;  “Beşiktaş Nasıl Kurtulur ?” başlığıyla ilk defa kaleme alan Gâlip Erdem Ağabeyimizin vefâtının 8. sene-i devriyesinde, ‘Rütbesiz Mareşal’imizi bir kere daha rahmetle anıyor, aynı mazmunu kullandığımız bu yazı vesilesiyle de  “Gerçek Beşiktaşlılar”a en kalbî muhabbetlerimi ve bâkî selâmlarımı arz ediyorum.                                                                        

(Gökkubbe Dergisi, Mart - 2005, Sayı: 22, Sayfa: 30;

Haziran - 2005, Sayı: 23, Sayfa: 8)

 

Yazar Hakkında:

Mehmet GÜNEŞ