3 Aralık 2022

Dil, bir millet için çok değerlidir, onun kimliğidir, dilini unutan bir millet, zamanla millet olmaktan çıkar, insanlar topluluğu hâline gelir, millet olarak kimliğini sürdürmesi çok zorlaşır. Onun için, dilimizi iyi, doğru olarak kullanma alışkanlığını kazanmalı ve çevremizdekileri, ulaşabildiklerimizi bu konuda dikkatli ve duyarlı olmağa çağırmalıyız.

Türkçemizde yaygınlaşma yoluna giren ve hiç yadırganmayan yanlışlardan hatıra geliverenleri sıralayalım:

 *Geçtiğimiz hafta ….  

Biz haftayı geçmiyoruz; hafta bizim üzerimizden geçip gidiyor. İnsan, zamanı, vakti NASIL geçebilir ki? tam aksine, zaman, insanı geçer, gider. Bu konudaki yanlışlık, öyle görünüyor ki, İngiliz dilinin etkisi altında kalmış bilinçsiz bazıları, o dildeki “zaman geçirmek” diye çevrilebilecek olan “to spend time” (I spent a whole night reading/bütün geceyi okuyarak geçirdim) anlayışından hareketle Türkçeyi de böyle BOZMAK yolunu açmışlardır, diğerleri de, BİLİNÇSİZCE bu yolu tutmaktadır… Türk, gece boyunca okumuşsa, öyle DEMEZ; “bütün gece okudum” der. Değil mi?

 *Paylaşmak

İnsan bir şeyi paylaşıyorsa, o şeyden “pay” alıyor demektir. “İki ortak, kazançlarını paylaştılar” (ikisi de, kazançtan, paylarına düşeni aldılar) gibi. 

“Paylaşmak” sözü, YANLIŞ olarak; aktarmak, iletmek, belirtmek, bildirmek … karşılığı kullanılmaktadır. 

“Bu konuda bildiklerimi arkadaşlarımla paylaştım” (paylaştı(rdı)ğınıza göre, bilginiz EKSİLDİ Mİ?) yerine:

“Bu konuda bildiklerimi arkadaşlarıma anlattım/söyledim/aktardım” demek gerekmez mi?

*Çay, kahve almak, otobüs, tren almak

Evet, İngiliz gâvurcasında (‘gavur’ sözünü kullanmakta hakaret kasdım yok; bir niteliği belirtiyorum, o kadar, Müslüman olsun, Müslüman diyelim) {1856da kaybettirildiğimiz DURUŞ KAYBInı hatırlatmak için kullanıyorum} çay, kahve ‘içmek’ yerine ‘almak’ kullanıldığı için, bizim Tanzimat artığı diplomalılarımızın bazısı da çayı, kahveyi ‘içmek’ yerine, ‘alır’; alıp da cebine koyacakmış gibi!

İngilizler, bir yere gitmek için, trene binmek yerine, treni de alırlar, çok şükür, bizim Tanzimat artıkları henüz bu marifeti işlemiyorlar.

* İzlemek: bu eylem, Türkçede “avcı avını izler”de ifade edildiği gibi, “av hayvanının ardınca gitmek” demektir. Televizyonda seyredilenleri av hayvanı yerine koyarak “izlemek” KULLANILMAMALIDIR.

*Gurur; “aldanmak” ve “aldatmak” demektir. Tv sunucusu biri veya birileri, öğrenmiş olduğu İngilizcedeki “to be proud of”u, ‘gururlanmak’ diye çevirince bu anlayış yaygınlaşmıştır. İngiliz, ‘gurur’u, gururla taşıyabilir, onun dünya görüşüne uyar; bizde, Müslümanlarda ‘gurur’, kaçınılması gereken bir harekettir. Öyle ki, Dünyanın En Büyük Devletinin başındaki Padişaha, bu millet: 

“Mağrur olma (gurura kapılma) Padişahım, senden büyük Allah var” demekteydi. (Bu, ‘alkış’ idi, sonradan alkışı, Batılılar gibi el çırparak yapar olduk.

*Depoyu fullemek: arabasının yakıt deposuna benzin, mazot alan, gavurca bildiğini ima eden birileri İngiliz gavurcasındaki “dolu” demek olan “full” kelimesini kullanarak “depoyu fulle” diye bir ucube ortaya atmış olmalı. Derken bu biçimsiz söz, akaryakıt istasyonlarında argo haline gelimiş. “Depoyu doldur” demek, ÇOK mu ZOR?

Fransız Akademisi, İngilizceden Fransızcaya girip yaygınlaşmağa başlamış olan weekend kelimesinin kullanılmasını YASAKLADI!

*Komple: düşüncesizce kullanılan kelimelerden biri. “hepsi”, “bütünü” demek varken bu ‘complete’i kullanmak gerekir Mİ?

*Tüm: orta Anadoluda, bölünmemiş, bütün ekmeğe ‘tüm ekmek’ derler.    Bütün,  hepsi kelimeleri dururken bu kelimeyi öyle her yerde kullanmak yanlış olsa gerek. ‘Tüm insanlar’; ‘kolu, bacağı kopmamış insanlar’ demektir. ‘Bütün insanlar’, ‘insanların hepsi’ demek GEREKİR:

*Direk: doğru, doğrudan demek varken, bu, gavurcadan alınma (direct) kelimesini kullananlar, Türkçedeki ‘direk’le ilgili mi sanıyorlar acaba?

*Biy’at:Kilise demektir.بيعة  kelimesindeki B harfi kesreli olarak Biy’at diye okunursa, “Mutaabbedun Nasara” (Kilise) demek olur.

B karfi fethalı olarak: Bey’at diye okunursa: “Allah’ın buyruklarını uygulayacak olan Müslüman lidere bağlılık, ‘bey’at’ anlamına gelir.

Aydın, bilinçli kişi, doğrusunu kulanmalı, ‘Bey’at’ demelidir. ‘Uydum kalabalığa’ gidişi, doğru değildir. Hele hele ‘galat-ı meşhur’ tenbelliğine sığınmak, hiç hoş değildir.

 *İmparatorluk: Pek Yüce Osmanlı Devleti hakkında oryantalistlerin dayattığı, kendi vahşi hükümetlerininkine Osmanlıyı benzettikleri bu çirkin, iftira dolu kelimenin kullanılışı, çok şükür, işin farkında olanlar çoğaldıkça, temizlenme yolundadır.

*Başarı; Türkçe diye çoğumuzun kullandığı bu kelimede gözden kaçan şudur: Kul, ne kadar çabalarsa çabalasın, Allahın tevfiki, denk getirmesi olmazsa, başaramaz. “Muvaffak olmak”, “Allahın tevfikini elde etmek” demektir. “Başardım”: kendim becerdim, demektir.

“Muvaffak oldum”: ‘Allahın uygun görmesiyle bu işi yaptım’, demek olur. Tercih sizin: hangisini yeğlerseniz! Kullandığınız kelimeler, dünya görüşünüzü gösterir.

*Yaratmak, Allah mahsustur, yalnız O yaratır, insan, kendini bile yaratmamıştır; yaratılmıştır, ana-babası vesile kılınmıştır. Kendisi yaratılmış olan, nasıl yaratır?

*Beyaz atlı prens. (Kır atlı Şehzade, demek istiyor kolejli bayan)

Türk ordusunda tank sınıfından önce süvari sınıfı vardı. Süvari olarak yetiştirilecek olan yedek subay adayı, “atın RENGİ” diyecek olsa, onu subay yapmaz, çavuş yaparlarmış, terimler için böyle bir titizlik, duyarlılık varmış. Çünkü, Türkçede “atın donu” denirmiş, bu ‘don’ kelimesinin, ressamlar arasında ‘ton’ olarak kullanımda kaldığı görülüyor. Türkçede, bilebildiğim at donları şunlar:

Doru (Atın iyisine doru, yiğidin iyisine deli derler, sözünde olduğu gibi)

Kula (sarı değil)

Yağız (siyah değil)

Kır (beyaz değil: 

Yine şahlanıyor kolbaşının kır atı

Görünüyor bize sefer (zafer) yolları,   veya:

Kır atıma bineyim 

Yar yoluna gideyim, türkülerinde olduğu gibi.

Demir kır: kurşuni benekli kır. Demokrat Partili politikacılar, milletin at sevgisini bildiklerinden, ‘demokrat’ kelimesini ‘demirkırat’la özdeşleştirip epeyce oy toplamışlardır.

‘At binmek’ yerine, ‘ata binmek’ diyenler var, o kültürden kopmuş olmamızın sonucu.

*Sevgili: bu güzel, narin kelime de son zamanlarda kirletildi. Nikahsız, zina halinde yaşayanların durumu, Medya sayesinde, artık yadırganmıyor bile: sıradan bir işmiş gibi sunuluyor.

 Erkek/kız arkadaş   eskisi, yenisi, gibi laflar da yadırganmıyor. Bir Japon sosyolog: “üç yıldır Türkiye’deyim, tv de çok az konu Türk kültürü ile ilgili. BİR ÜLKE, SAVAŞSIZ TESLİM ALINIYOR” diyor. 

Kültür istilası böyle bir felakettir. Avrupalılaşıyoruz, çağdaşlaşıyoruz diye bu hallere geldik, hala uyanmayanlarımız çok ve onların boruları ötüyor.

*Cümle Musiqisi (intonation) diye ÇOK MÜHİM bir konu var. Tv sunucuları Batı’ya gönderiliyor, İngilizce bilgilerini arttırırken Türkçe  (Türk gibi) konuşmayı kaybediyor. Bazılarının sesini dinliyorsunuz; farkında olmalı ki, yüzünü GİZLİYOR; çünkü, Türkçe, Türk gibi konuşmuyor; Türkçe kelimeleri, İngiliz intonation’u ile söylüyor.

*Kötü bir işin yapılması için “başarmak” kelimesini DÜŞÜNMEDEN kullananlar var. “Hırsız şunu çalmayı başardı” gibi.

*Polis şiddeti. Polis, izinsiz gösteri yapanları veya bir suç işleyeni önlemeğe çalışıyor, SORUMSUZ (veya güdümlü) sunucu, ‘polis şiddeti’nden söz ediyor!

 Hangimiz, böyle münasebetsiz laflar eden sunucunun kanalına telefon edip protestoda bulunuyoruz? Hiçbir tepki gelmeyince şirretliğe devam ediyorlar.

***

09 Eylül 2022

Yazar Hakkında:

Mehmet MAKSUDOĞLU

Mehmet MAKSUDOĞLU

Mehmet Maksudoğlu, Eskişehir’de Kırım kökenli bir âile içinde doğdu. İnkılâp İlkokulunu, Eskişehir  Lisesini ve Ankara Üniversitesi İlâhiyat Fakültesini bitirdi. İzmir İmam-Hatîp Lisesi’nde Meslek Dersleri Öğretmeni olarak Arapça, Farsça, İngilizce ve Hadîs öğretti. Ankara Üniversitesi İlâhiyat Fakültesi’nde İslâm Târihi Asistanı oldu. Tunus’ta doktora tezi ile ilgili malzeme topladı, dilbilgisini bildiği Arapça'nın pratiğini yapmak imkânını buldu. Dördüncü sınıfına kabûl edildiği Burgiba Yaşayan Diller Enstitüsü Arapça Bölümü’nü bitirdi. Türkiye’ye dönüp İstanbul, Başbakanlık Osmanlı Arşivinde belge inceledi. "Tunus’ta Osmanlı Hâkimiyeti" konulu doktorasını verdi. İngiltere’de, University of Cambridge’de Faculty of Oriental Studies’de Türkçe öğretti, orientalistlerin nasıl yetiştirildiklerini gördü. Türkiye’ye dönüp Diyânet İşleri Başkanlığına bağlı olarak İzmit, Ankara ve İstanbul’da vâizlik yaptı. Marmara Üniversitesi'nde 1983 yılında Yardımcı Doçent, 1986 da Doçent ve 1995 yılında Profesör oldu. İzinli olarak gittiği Malezyadaki International Islamic Universty’de 4 yıl (1991-95) Târih ve Medeniyet Bölümü başkanlığı yaptı, Osmanlı Târihi öğretti. Orada iken yazdığı Osmanlı History adı geçen üniversite tarafından bastırılıp (1999) textbook olarak kullanıldı. Marmara Üniversitesi İlâhiyat Fakültesi’nde bir yıl daha öğretim üyeliği yaptıktan sonra Eskişehir Osmangazi Üniversitesi İlâhiyat Fakültesi kurucu dekanı olarak Eskişehire gitti. 2004-2005 öğretim yılında izinli olarak gittiği Kazakistan’ın Türkistan Beldesindeki Hoca Ahmed Yesevî Milletlerarası Türk-Kazak Üniversitesinde, Hollanda Rotterdam Milletlerarası İslâm Üniversitesinde bir dönem öğretim üyeliği yaptı.

Yazarın diğer makalelerinden: