1 Şubat 2023

 

Yavuz hırsız, ev sahibini bastırır mı? Vallahi, hiç kuşkunuz olmasın. Öyle bir dünyada yaşamağa çalışıyoruz ki, hem de öyle bir bastırır ki, akıllara zarar. Örnek bulacağım diye fazla zorlanmanıza, öyle gazetelerin polis muhabirleri sayfalarına bakmanıza, hiç öyle ayrıntı bulmak için fazla uzağa gitmeğe gerek yok. Nerede mi? Hırsız, hemen yanı başımızda. Komşumuz Yunanistan. Ancak öncelikle suyun öte tarafındaki Yunanistan halkını kastetmiyorum. Benim kastettiğim, yavuz hırsız, Yunanistan'da Temmuz 2019’da erken genel seçimle tek başına iktidara gelen merkez sağ “Yeni Demokrasi Partisi (ND)”. Ve de onun devşirilmiş “Kolpocu”, “Giritli” lideri Kriakos Mitçotakis. Yunanistan'ın yeni kuşak siyasetçilerinden Miçotakis, sanki bugünler için bugünkü provokasyonlar için yetiştirilmiştir.  Bu arada yeri gelmişken söyleyelim, YDP'nin eski lideri olan ve 1989-1992 yılları arasında başbakanlık yapan Konstantin Miçotakis'in de oğludur. Atina Amerikan Kolejinden başlayarak, bir Amerikan devşirmesi olarak yetiştirilmiştir. Anlayacağımız, başlangıçtan itibaren bir Truva Atı misali Amerikancı bir tutumla yetiştirilmiş ve devşirilmiştir. Onun ayırıcı özelliklerinin önde gelen karakteristik vasfı “Kolpocu”luğudur. İstanbul’da argo, bitirim, bıçkın edebiyatında sıkça kullanılan, son zamanlarda sosyal medyada dillere pelesenk olan bir tanımlama ifadesidir, “kolpoculuk”. Hani ‘kavgada tutmayın beni’ deyip, sonra da bıraktığınızda ‘neden beni tutmuyorsunuz’ diyen süpersonik beter bir insan betimlemesidir. Toplum içerisinde bıçkın görünmeye çalışır, güya cesaretlidir, ancak karanlıkta mezarlık önünden geçemeyecek kadar pısırıktır, bilen bilir. Yatsıdan sonra, kahveden çıkarken mutlaka birinin peşine takılır, mezarlığı geçmek için. Birileri“Sahte kahraman” payesi verir ama ben o anlamda hiç görmem bunları, belki “ucuz kahraman” diyebilirim, bu tipleri tanımlamak için. Bir anda kanka, bir anda kanlı bıçaklı olabilirler mi? Ortamını bulurlarsa olurlar valla. Kısaca dünyaya aşağılık, kalleşçe, alçakça, içten pazarlıklı taktiklerle hizmet veren bir insan tipidir, kolpocu. Mitçotakis’in ikinci ayırıcı özelliği “-takis” ekinden belli “Giritli bir Rum tedhişçisi” aileden oluşudur. Bunlar, geçmişten günümüze alışmışlardır, kendilerine ait olmayanın üzerine konmaya ve de çökmeye. 30 Mayıs 1913 Londra Anlaşması ‘Girit'in dörtte üçünün Türkiye'ye verdiği halde’, yapmış oldukları proto-soykırım mertebesindeki katliamlarla Girit’in üzerine çökmüşlerdir, aynen 1964 Kanlı Noel sonrası Kıbrıs’ta yapmaya çalıştıkları gibi.  Sadece bu kadar mı? 12 Ada böyledir, Musul – Kerkük böyledir, Kırım böyledir, Batı Trakya böyledir ve Libya da uluslararası antlaşmalara aykırı olarak işgal edilmiş topraklardır. Peki bu konu da bizler şimdiye kadar sesimizi duyurabildik mi? Ya da duyurabiliyor muyuz? Az da olsa son zamanlarda ‘Türk Dünyası Dayanışma ve Yardımlaşma Derneği’ çatısı altında elini taşın altına koymaya karar veren 100'den fazla Sivil Toplum Kuruluşu bu konuda Avrupa Birliği (AB), Birleşmiş Milletler (BM) 'in yanı sıra insan hakları kuruluşlarına kadar davalar açmaya hazırlanmaktadırlar. (1)  Gerçekten de bu durum az da olsa yüreklere su serpmiştir. 

Ülkemiz maalesef iki stüdyo projesi, yapay ulus devleti ile doğudan ve batıdan çevrilmiştir. Bu günümüzün meselesi değil tabii ki, Osmanlıdan devraldığımız mirastır. Doğumuzda “3 T” açılımıyla “Ermenistan”, batımızda “4 T”tutumuyla “Yunanistan”. Doğuda odak noktasına oturttukları Ermeni soykırım iddiasının “Tanıma, Tazminat ve Toprak”la bütünleşen “3 T” betimlemesi. Diğeri batıda “Taciz, Tahrik, Tehdit ve Tahkir”, yani “4 T” ile bütünleşen uluslararası hukuku, milletlerarası antlaşmaları yok sayan “Fütursuzluklar ve Densizlikler Gösterisi”. Mesele Türkiye’yi tüm imkanları kullanarak “Mütecaviz”, “Saldırgan” ya da “Haydut Devlet” (Rogue State) konumuna sokmaya çalışmak.  Yani onların ve ABD’nin indinde Türkiye küresel barışı tehdit eden, insan haklarını kitlesel biçimde çiğneyen, terörizmi destekleyen önceden ne yapacağı kestirilemeyen, uluslararası kuralları tanımayan bir devlet konumudur. Onlar için Türkiye, 35 ABD’li kongre üyesinin F-16 verilmemesi için Başkan Biden’a yazdıkları mektupta belirttikleri gibi, Türkiye, Irak, Suriye ve Dağlık Karabağ’da hastaneler ve okullar gibi sivil hedefleri kasten bombalayan, savaş suçları işlerken ABD silahlarını kasten kullanan Yunanistan ve Kıbrıs gibi NATO müttefiklerinin ve ortaklarının egemen topraklarında daha fazla ölüm ve yıkıntının müsebbibi bir ülkedir, Türkiye. (2)  Bütün bunların çıkış noktasını da ABD ile Yunanistan arasında 1990 yılında imzalanmış olan ‘Karşılıklı Savunma ve İşbirliği Antlaşması’na 5 Ekim 2019 tarihinde teati edilen ek protokol” ile 14 Ekim 2021 tarihinde beş yıllığına yenilenen ve genişletilen ve de 2026’dan sonra herhangi bir itiraz gelmediği takdirde sanki bir sonsuzluk bağıtlanması olan antlaşmanın bizatihi kendisidir. Bu şekilde vekalet savaşından mülhem ABD, Yunanistan’ın “Vekil Devlet”i haline gelmiştir.  Yunanistan arkasına aldığı Amerikan rüzgârıyla pupa yelken duruma gelmesi, hele bir de Fransa ile 28 Eylül 2021 tarihinde Paris'te imzaladığı benzer antlaşmayla iyice bir başka boyuta geçmiş gibidir. Öyle ya Avrupa kıtasının tek nükleer gücünü de arkasına almıştır, böbürlene böbürlene bunu da Türkiye tehdidinde kullanmıştır. Miçotakis'in Yunan parlamentosunda "Kimin kimi 'casus belli' ile tehdit ettiğini biliyoruz." ifadesini kullanarak Türkiye’nin "casus belli" kararına gönderme yapması, ardından da Fransa ile varılan anlaşmayı "Bir saldırı halinde Avrupa'nın tek nükleer gücü ve BM Güvenlik Konseyi'nin daimî üyesi olan tek AB ülkesi, ülkemizin yanında olacak” sözleriyle yorumlaması, Türkiye karşısında Atina'nın yapmış olduğu antlaşmayı Türkiye’ye karşı açık  bir tehdit olarak kullanmasının belgesi niteliğindedir. (3)

Gelinen nokta gerçekten düşündürücüdür. ABD Dışişleri Bakanlığı’nın Ankara-Atina gerilimine ilişkin “Yunanistan’ın adalar üzerindeki egemenliği sorgulanamaz” açıklaması tam anlamıyla kapalı kapılar arkasında örgütlü bir yaklaşımı da ortaya koymaktadır. Cumhurbaşkanı Erdoğan, hukuki temelli olarak Yunanistan’ı Ege Denizi’ndeki askerlerden arındırılmış adaları işgal etmekle suçlamış ve yeri geldiğinde “bir gece ansızın gelebiliriz”betimlemesiyle ‘gereğini yapmaya hazır’ olduğunu söylemiştir. Ama gelin görün ki, hiçbir başka söze gerek yok. Bu durum doğrudan organize örgütlü bir dayanışmayı da ortaya koymaktadır. Bu bir tür eşkıyalığın meşru gösterilme acullüğü ve çabasıdır. Arkasından gelen ABD ve NATO’dan ortak Türkiye-Yunanistan açıklaması bu kepazeliğin doruk noktasını örtecek nitelikte değildir. NATO Genel Sekreteri Jens Stoltenberg ve ABD Dışişleri Bakanı Antony Blinken, Belçika’nın başkenti Brüksel'deki NATO karargahında Türkiye ve Yunanistan’ın anlaşmazlıkları diyalog yoluyla çözmesi gerektiği ortak açıklaması ABD’nin hukuku hiç sayan tutumunu örtememektedir. Nedeni açıktır, ABD Lozan Barış Antlaşmasını tanımamıştır, bu zırha sarılmış olduğu görülmektedir. Ancak 1939 tarihli İngiliz ve 1957 tarihli ABD haritalarında Yunanistan’ın işgal ettiği 18 ada ve adacıklar Türkiye’ye ait olduğunun açık bir şekilde gösterilmektedir, kendi resmî dokümanlarında belgelidir, belgelenmiştir. (4) ABD tüm uluslararası antlaşmaları, milletlerarası hukuku yok sayan Yunanistan arkasında bir duruş göstermiştir, göstermeye devam etmektedir. Lozan Barış Antlaşması, Türkiye Cumhuriyeti’nin varlığını ve toprak bütünlüğüne temel oluşturan en önemli uluslararası bir hukuk belgesidir. Adalar Denizindeki (Ege) adalar iki grupta toplanabilir. Birinci grupta, Yunanistan’ın bağımsızlığını elde ettiği 24 Nisan 1830 ile Lozan Barış Antlaşması’nın imzalandığı 24 Temmuz 1923 arasındaki dönemde Yunanistan’a bırakılan adalar bulunmaktadır. İkinci grupta ise, Lozan Barış Antlaşması ve 10 Şubat 1947 Paris İtalyan Barış Antlaşması ile gayri askerî statüde olmaları kaydıyla Yunanistan’a bırakılan adalar bulunmaktadır. Bunların dışında kalan Türkiye’nin karasularının 3 mil içinde bulunan ada, adacık ve kayalıklar için egemenlik devri yapılmamıştır. Yunanistan, uluslararası alanda meydana gelen değişmelerin, antlaşmalarla kurulmuş olan statüyü ortadan kaldırdığını ve Lozan Barış Antlaşması’nda Türkiye’ye bırakıldığı belirtilmeyen kara parçalarının tamamının kendisine ait olduğunu ileri sürmektedir. Buna karşılık Türkiye, antlaşmaların hükümlerinin geçerli olduğunu ve Lozan Barış Antlaşması’nda haklarından feragat etmediği ada, adacık ve kayalıklarda egemenlik haklarının devam ettiğini savunmaktadır. (4) 

Lozan Barış Antlaşması’na göre Adalar Denizindeki gayri askerî statüde olmaları kaydıyla Yunanistan’a bırakılan adalar ile tam anlamıyla bir ABD üssü haline getirilen Dedeağaç üssü askerden arındırılmış bölge statüsündedir. Adalar Denizindeki kullanım hakkı verilen adalar ile Yunanistan-Türkiye sınırının Batı Trakya’nın 30 km.lik kısmı Askerden Arındırılmış (demilitirizasyon)statüsündedir. 24 Temmuz 1923 günü imzalanan "Trakya Sınırına İlişkin Sözleşme" nin 1.maddesi ile Türkiye'nin Yunanistan ve Bulgaristan ile olan sınırlarının her iki yanındaki 30 km'lik bir şeridin askerden arındırılmasını, bu şerit üzerinde hiçbir ülkenin uçağı da uçamayacağı hükmü karara bağlanmıştır. Meriç'in sol yakasında Meriç Nehri’nin öte yakasında “Karaağaç Üçgeni” bölgesi Yunan Ordusunun Batı Anadolu’ da yapmış olduğu soykırım mertebesindeki katliamlar nedeniyle harp tamiratı olarak Türkiye’ye bırakılmıştır. Türkiye ve İtilaf Devletleri savaş tazminatlarından karşılıklı olarak vazgeçmeyi kabul etmişlerdir. Yunanistan, neden olduğu yıkımdan doğan zararları onama yükünü kabul etmekle birlikte Türkiye bu konuda ileri süreceği tazminat isteminden istemeye istemeye vazgeçmiştir. Bu durum harp tamiratı olarak 59. Madde ile bağıtlanmıştır. Buna karşılık ise Karaağaç bölgesi için Lozan Antlaşması ile aynı gün düzenlenen ek bir protokol ile Karaağaç Türkiye'ye bırakılmış ve burada yaşayan Rumlar da mübadele kapsamına sokulmuştur. 15 numaralı protokol “Karaağaç Toprak Parçası (Arazisi) ile İmroz ve Bozcaada Adalarına ilişkin olarak İngiliz İmparatorluğu, Fransa, İtalya, Japonya, Yunanistan ve Türkiye’nin 24Temmuz 1923 tarihinde imzaladıkları Protokol” başlığını taşımaktadır. Bu protokolde Karaağaç ismi sadece bir kez, protokolün 3. Maddesinin ilk paragrafında geçer. Protokolün 1. maddesinde Karaağaçtan “Türkiye’ye geri verilecek toprak parçası (arazi)” ve 2. maddelerinde ise “söz konusu toprak parçası” olarak söz edilir. (6) Ancak Prof. Dr. Çağrı Erhan bir makalesinde Lozan’a ek olarak imza protokollerin sayısını 18 olarak belirtmesine karşın ek protokollerin en önemlilerinden biri olan ve Karaağaç bölgesi ile İmroz ve Bozcaada adalarını Türkiye’ye bırakan 15 numaralı protokolü tablosuna almayı unutmuştur. Bilinçli olmadığını umuyoruz. Yani Karaağaç bölgesinde Türkiye’nin Yunanistan’la kara sınır bulunmaktadır. ‘Dedeağaç’ın Panzehiri: “Karaağaç Üçgeni”dir. ABD’nin Dedeağaç üssüne karşılık Lozan’ın en büyük kazanımıdır, “Karaağaç Üçgeni”. Yapılacak harekatın çıkış noktasını oluşturmaktadır. 

Bu durumu tekraren açıklayalım. Gayri askeri statüdeki yerlerin egemenlik hakkı Yunanistan’a verilmemiştir. Sadece kullanım hakkı verilmiştir.  Yunanistan Türkiye karasuları içerisinde işgal etmiş olduğu 18 ada ve adacıkta işgalcidir, gayrı askeri olmak kaydıyla sadece kullanım hakkı verilen adaları da silahlandırmış ve askerleştirmiştir.  Türkiye’yi mütecaviz, saldırgan olarak betimleyip meşru müdafaa hakkı zırhına sarılarak de facto bir durum yaratmıştır. Böyle bir durum yaratırsanız, Türkiye’nin aslına rücu ettirme hakkı vardır, Yunanistan bizim ada adacıklarımızda işgalci konumunda, Türkiye’nin burayı terk et, çık deme hakkı var.dır 1923 Lozan ve 1947 Paris Antlaşmaları ortadadır, hükümleri de açık ve nettir. 

Son sözümüz de ülkesini anahtar teslim ABD’ye peşkeş çeken Yunanistan’a.  Soğuk Savaş sonrası tek kutuplu dünyada ‘Mega Güç’ konumuna evrilen ABD’nin kendi sınırları dışında dünyanın birçok yerine yayılmış 800’den fazla askeri üssü olduğu bilinmektedir. Bugüne kadar geliştirilmiş askeri teknolojiler ile dünyanın çeşitli yerindeki olayları hızlı ve etkili müdahale ederek özellikle kendine müzahir rejimlerin korunması ve hasım devletlerin caydırılması bağlamında bazen doğrudan kendi adına bazen de NATO maskesi altında üsler kurmaktadır. Öyle ki bu durum ABD’nin resmi dokümanlarına da yansımıştır. ABD adına önemli işlevleri içeren bu ünlü dokümanın da ‘ABD Dış Politik Hedefleri ve Denizaşırı Askeri Yerleşimler (US Foreign Policy Objectives & Overseas Military Installations) haritalarında açıkça gösterilmektedir. Ancak bu askeri üslerin bazen müttefik devletlerle sorunlar yarattığı hatta seçilmiş hükümetlere ve halka karşı da “gözdağı verme” işlevi gördükleri de unutulmamalıdır. Evet sevgili okurlar ABD girdiği yerlerde çok zor çıkmakta, o ülke halkını kan ve gözyaşına gark etmektedir, unutulmamalıdır. Ne demişti Neyzen Tevfik "Geldikleri gibi gitmediler; kimi itini bıraktı, kimi bitini. Kimi de p….. bıraktı!, sevgili okurlar

Dipnotlar:

(1) Gülsüm İncekaya, “Türk STK'ler Girit'in iadesi için dava açmaya hazırlanıyor”, Anadolu Ajansı, 13.05.2020; https://www.aa.com.tr/tr/turkiye/turk-stkler-giritin-iadesi-icin-dava-acmaya-hazirlaniyor/1839039/Erişim Tarihi 11.09.2022/ 

(2) Mezopotamya Ajansi, “Biden'a Türkiye mektubu: F-16 satmayın” 9 Temmuz 2022; http://mezopotamyaajansi35.com/tum-haberler/content/view/176708/Erişim Tarihi 11.09.2022/

(3) Gülsüm İncekaya, “Yunanistan, Türkiye'ye karşı sırtını 'nükleer güç' sahibi Fransa'ya dayıyor”, 14.10.2021; https://www.aa.com.tr/tr/analiz/yunanistan-turkiyeye-karsi-sirtini-nukleer-guc-sahibi-fransaya-dayiyor/2391681/Erişim Tarihi 11.09.2022/

(4) Tunca Bengin, Sokaktaki İnsan, “Bozacının şahidi şıracı...”, Milliyet Gazetesi, 10 Eylül 2022; https://www.milliyet.com.tr/yazarlar/tunca-bengin/ Erişim Tarihi 11.09.2022/

(5) Fuat İnce, “Lozan Barış Antlaşması ve Ege Adaları”, Ankara Üniversitesi Türk İnkılâp Tarihi Enstitüsü Atatürk Yolu Dergisi, Sa. 53, (Lozan Antlaşması Özel Sayısı), Ankara, 2013, s. 101.

(6) Ali Ulvi Özdemir, Lozan’da Başarıyı Ölçmek: Konular Bazında Bir Değerlendirme, Ankara Üniversitesi Türk İnkılâp Tarihi Enstitüsü Atatürk Yolu Dergisi, Sa 53, (Lozan Antlaşması Özel Sayısı), 2013, s. 179

Yazar Hakkında:

Esat ARSLAN

Esat Arslan, İstanbul’da 15 Nisan 1947 tarihinde doğdu. İlk ve orta öğrenimini İstanbul’da; yükseköğrenimini Ankara’da tamamlayan Esat Arslan, Savunma Bilimleri, Kamu Yönetimi dallarında yüksek lisans; Türkiye Cumhuriyeti Tarihi dalında doktorasını ise Ankara Üniversitesinde yaptı. Şam Büyükelçiliği nezdinde askerî ataşelik görevinde de bulunan Esat Arslan, Türkiye’ye döndükten sonra doçent oldu.

1997-2005 yılları arasında Bilkent Üniversitesinde, Türkiye Cumhuriyet Tarihi Koordinatörlüğü görevini yürüten Prof. Dr. Esat Arslan; 29 Mart 2000 tarihinde “Türkiye Cumhuriyeti Devlet Övünç Madalyası” ile ödüllendirildi. Ayrıca kendisine, Türkiye–Ermenistan ilişkilerine yapmış olduğu katkılardan dolayı, Avrasya Araştırmalar Merkezi (ASAM) nin bünyesindeki Ermeni Araştırmalar Enstitüsü tarafından «2002 Yılı Özel Ödülü» verildi. 2005 yılında Çağ Üniversitesi Uluslararası İlişkiler Bölümünde göreve başlayan Esat Arslan, 2012 yılına kadar Bölüm Başkanlığı yaptı. 2010-2015 yılları arasında BM nezdinde Uluslararası Askeri Tarih Komisyonu Yürütme Kurulu üyeliği de yapan Esat Arslan, halen Türk Askeri Tarih Komisyonu Genel Kurulu Üyeliğini yapmaktadır. Bu komisyonun üyesi olarak ülkemizi, Güney Afrika, Brezilya, İspanya, İtalya, Portekiz, Bulgaristan ve Çin’de temsil etmiştir. Sekiz kitabı bulunan Esat Arslan 2002-2012 yılları arasında, TBMM Tarih Araştırma Grubu üyeliği sırasında yazmış olduğu 1852 sayfalık üç cilt halindeki «XVI. Dönem Parlamento Tarihi» adlı eseri 2013 Aralık ayında TBMM Meclis Başkanlığı tarafından yayınlanmıştır.

Suriye Devlet Arşivleri, İran Dışişleri Bakanlığı Belgeler Arşivi, Washington Ulusal Arşiv Dairesi ve Amerikan Kongre Kütüphanesinde araştırmalar yapan, Prof. Dr. Esat Arslan, SKYTURK televizyonunda dış politika yorumculuğu ATA Tv. de, ART televizyonlarında her hafta yayınlanan “Bakış Açısı” ve “Vizyoner” programlarının yapımcılığını ve sunuculuğunu üstlenmiştir.

Prof. Dr. Esat Arslan iyi derecede İngilizce, Arapça, orta derecede Farsça, İspanyolca, Makedonca ve uzmanlık seviyesinde Osmanlıca bilmektedir.”

 

Yazarın diğer makalelerinden: