3 Aralık 2022

Şanghay İşbirliği Örgütü (ŞİÖ) 1996 yılında Rusya ve Çin ekseninde Kazakistan, Kırgızistan ve Tacikistan’ın katılımıyla “Şanghay Beşlisi” adıyla kuruldu. Güvenlik temelli, insan hakları, hukuk devleti gibi evrensel değerlere ilgi göstermeyen bir kuruluştur. Önce Özbekistan’ın daha sonra Hindistan, Pakistan ve İran’ın da katılımıyla genişledi. Üye olmamakla beraber çeşitli adlarla örgüt toplantılarına katılan bizim gibi çok sayıda ülke var. Cumhurbaşkanı Erdoğan geçen ay Semerkant’ta yapılan toplantıya Putin’in davetlisi olarak katıldı. Toplantı sonrası dönüş yolculuğu sırasında bu örgüte üye olma isteğini bir kere daha açıkça ifade etti. Ancak bu konuda kararı üye ülkeler değil iki mihver devlet, Rusya ve Çin verecektir. 

Rusya’nın ŞİÖ özel temsilcisi Türkiye’nin NATO üyesi olmasından dolayı bu örgüte üye olamayacağını açıkça ifade etti. Bu açıklama elbette Putin’in bilgisiyle yapılmıştır; böylelikle Türkiye’ye açıkça “tercihini yap, bir ayağın orada bir ayağın burada olamaz” denilmektedir. Diğer yandan AB sözcüsü Stano ŞİÖ ile AB’nin “farklı organizasyonlar” olduğunu, Türkiye’nin bu ülkelerle yakınlaşmasının AB’ni değil NATO’yu ilgilendirdiğini söyledi. 

Türkiye, Kırım savaşının galibi ülkelerden biri olarak katıldığı, 1856 Paris Barış Konferansı’ndan başlayarak güvenliği ve toprak bütünlüğü konularında her dönemde Avrupa ülkeleriyle yakın işbirliği içerisinde olmaya çalıştı. Çünkü Rusya 16. yüzyılın ortalarından itibaren Doğu ve Güney yönünde Türk ülkelerine doğru yayılmaya, sıcak denizlere inmeye çalışıyordu; Türkiye ile coğrafi konumundan dolayı jeopolitik hasımdı. Bolşevikler, Batı emperyalizmine ve taşeronu Yunanistan’a karşı yürütülen Millî Mücadele döneminde “düşmanımın düşmanı dostumdur” kuralına uyarak Ankara’yı destekledi. 1925 yılında iki ülke 25 yıl süren Dostluk ve Barış Antlaşması imzaladılar. Ancak Cihan Savaşı’nın sonuna doğru Stalin,  bu anlaşmanın çıkarlarına uymadığı gerekçesiyle süresini uzatmayacaklarının açıkladı; yeni bir antlaşma yapmak için Boğazlar’ın kontrollerine verilmesinin yanı sıra Kars ve Ardahan’ı istedi. Böylece iki ülke arasında Sovyetler döneminde yirmi beş yıl kadar süren “iyi ilişkiler”in yerini yeniden üst seviyede gerilim ve jeopolitik rekabet aldı. Soğuk savaş dönemi boyunca etkili olan bu ortam, Sovyetlerin dağılması ve Rusya Federasyonu’nun kurulmasıyla büyük ölçüde hafifledi. Rusya Türk Cumhuriyetlerini “arka bahçesi” olarak gördüğünden, Ankara’nın bu konudaki ilgisinden kuşkulansa da ilişkilerde ciddi bir sorun yaşanmadı. 

Putin’in iki bin yılında iktidara gelmesi, Kremlin’in geleneksel Rus emperyal vizyonunu raftan indirmesiyle Rusya yeniden küresel bir aktör olmaya yöneldi; ilişkilerimizde giderek artan sorunlar yaşanmaya başladı. Batılıların kısık sesli itirazlarına aldırmadan Güney Osetya ve Kırım’ı kolaylıkla alıverdi. Suriye’de çıkan çatışmalarda Şam rejimine her türlü desteği vererek bu ülkeye yerleşti, çok büyük hava ve deniz üsleri kurdu. Türkiye’nin bölücü terör örgütüne karşı yürüttüğü mücadelede nihai hedefine ulaşmasına yakınlaştığı aşamada operasyonların daha ileriye taşınmasını engelledi. Fırat’ın batısında hava sahasının Rusların elinde olmasından dolayı PKK/ YPG terör örgütüne kesin bir darbe vuramıyoruz. Geçen ay Tel Rıfat ve Membic’e yapılmasına karar verilen operasyona Putin rıza göstermediğinden rafa kaldırdık. Geçen yıl Şubat ayında İdlib’de askeri birliğimiz Rus uçakları tarafından bombalandı, 35 Mehmetçik şehit oldu ve katliamı Astana Mutabakatı bozulmasın diyerek sineye çektik. İdlib, Putin’in onayı Esad rejiminin girişimiyle ne zaman patlatacakları belirsiz bir bomba gibi kucağımızda duruyor. 

Geçen yıl Ermenistan saldırısıyla başlayan çatışmalarda Azerbaycan Hankendi’ne girerek Karabağ’ın tamamını işgalden kurtarmasına bir adım kala Kremlin devreye girdi ve son hamleyi durdurdu. Yapılan ateşkes anlaşmasının en önemli hususlarından biri Nahçıvan’ı Zengezur Koridoru üzerinden Bakü’ye bağlayacak yolun yapılmasıydı. Erivan, Türkiye-Türk dünyası bağlantısı anlamı taşıyan bu koridorun oluşumunu Rusya ile birlikte engelliyor. Çünkü Rusya Türk Devletler Teşkilatı’nın kurulmasından da rahatsız; “arka bahçesi”nde kontrolü dışında bir gelişmeyi kesinlikle istemiyor. 

Küresel kutuplaşmanın öteki tarafında ABD ve AB var. Türkiye yetmiş yıl önce Sovyetlerin tehdidi üzerine demokrasiyi benimseyerek Batı ile ilişkilerini olabildiğince sıkılaştırdı. Bunun verimli olabilmesi için Batı’nın demokratik standartlarına uymamız gerekiyordu. Çok partili döneme geçildi. Avrupa Konseyi’nin kurucu üyelerinden biri olduk, NATO’ya girdik. 1959 yılında halen adı AB olan “Ekonomik Topluluğu’na” girmek için müracaat ettik. Yunanistan’ın da aynı girişimi yapması üzerine Dışişleri Bakanı Fatin Rüştü Zorlu şöyle demişti “Yunanlıların boş bir havuza atladığını görürsek tereddütsüz biz de atlamalıyız, Pan-Helenizim hayallerini başka türlü önleyemeyiz.” 1974 Barış Harekâtını F.R.Zorlu’nun mimarı olduğu 1959 Londra-Zürih Antlaşması’nın bize tanıdığı “Garantör ülke” statümüze dayanarak yaptık. Diplomasi ustalıkla yapılırsa uluslararası ilişkilerin en etkili unsurudur. Bunu olumlu ve olumsuz örnekleriyle, genelde ABD ve Batı ile özelde NATO ve AB ile ilişkilerimizde her konuda yetmiş yıldır yaşıyoruz. 

Türk ve Müslüman kimliğimizden dolayı Batılılar bizi hiçbir zaman benimsemediler. Ancak çıkarlarını hesaplamakta çok usta olduklarından ilişkileri belli bir düzeyde sürdürmeye özen gösterdiler. Aydınlarımız 20.yy başlarında devleti kurtarmak, millî varlığımızı korumak amacıyla hangi yolun uygun olduğunu tartışırlarken Türkçülük ve İslamcılığın yanında Batılılaşmak da çok konuşuldu. Gökalp’ın kültür ve medeniyeti aynı potaya koymayıp ayrım yapması, Batı medeniyetinin yararlı unsurlarını almamızın doğru olacağını savunması genel bir kabul gördü. Birçok İslamcı aydın da bu görüşü benimsedi. 

Aradan yüz yıl geçtikten sonra içinde olduğumuz bu günkü tablo Batı ile ilişkilerimizin fikri zeminde tartışılmaktan çok farklı konuna geldiğini gösteriyor. Coğrafi konumumuzun, askeri varlığımızın, ekonomik-ticari potansiyelimizin yetişmiş insan gücümüzün yanı sıra bulunduğumuz bölgenin jeopolitik ve ideolojik yapısı, teröre eğilimli radikal grupların varlığı Türkiye’nin önemini artırıyor; demokrasi ve hukuk devleti konularındaki sorunlara rağmen vazgeçilmez hale getiriyor. 

Diğer yandan bizim Batı ile bilim, know-how, akademik ilişkilerimiz, ekonomik, ticari, askeri, teknolojik konularda vazgeçemeyeceğimiz bağlantılarımız, hukuki ve siyasal alanlarda kurumsal iştiraklerimiz bulunuyor. Bunları ŞİÖ üzerinden telafi edemeyiz. Bu örgütte Japonya ve Güney Kore gibi demokratik ülkeler yer almıyor; üye ülkelerin çoğunun başında otokrat liderler bulunuyor, otokrasiyle yönetiliyorlar. Halen dış ticaretimizin yüzde ellisini AB ülkeleriyle ve ABD ile yapıyoruz. Dünyanın en ileri teknolojik ve bilimsel merkezlerinin neresi olduğunu Covid salgınının başında yaşadığımız Sinovac aşısı vesilesiyle gördük.

Türkiye dış ilişkilerini duygusallıktan uzak kalarak olabildiğince rasyonel düzeyde, imkânlarını da imkânsızlıklarını da doğru okuyarak yürütmek zorundadır. ABD’de Etnik ve dini lobiler Başkanın da zafiyetinden yararlanarak bu ülkenin politikaları ve politikacıları üzerinde her zamandan daha fazla etkili oluyorlar. Rum ve Ermeni lobileri Türkiye’ye karşı güç birliği halindeler. Temsilciler Meclisi Başkanı Pelosi’yi Erivan’ın sözcüsü, Ermeni çıkarlarının avukatı yapmayı başardılar. Oysa yakın zamana kadar Kongre’de Türkiye’den yana olan ve destekleyen senatörler de vardı ve bunlar aleyhimizdeki girişimleri dengeleyebiliyordu. Bunlarla yakınlık kuran diplomatik temsilcilerimiz, bu ülkede yaşayan soydaşlarımızı toparlayıp yönlendirecek etkili girişimlerimiz de olmayınca meydan tamamen Türkiye karşıtlarına kalıyor.  Rum ve Ermeni yandaşı çok sayıda Kongre üyesi, F-16’ların verilmesi konusunu kabul edemeyeceğimiz şartlara bağlayarak kapatmaya uğraşıyorlar. On yıl öncesine kadar böyle durumlarda bize yardımcı olan Yahudi lobisi İsrail ile ilişkilerimizin dibe vurması üzerine tutumlarını bir süre önce değiştirdi. Cumhurbaşkanı Erdoğan New York’da Yahudi ileri gelenleriyle görüştü, muhtemelen önümüzdeki ay iade-i ziyaret için İsrail’e gidecek. Dış politikada bozulanın tamiri her zaman zor olmuştur. 

Türkiye’nin Batı ile ilişkilerinde yaşadığı sorunlar, yalnızlaşması en fazla Atina’nın işine yarıyor. Artık Anadolu’yu işgal gibi bir çılgınlığı yapamayacaklarını bildiklerinden hedeflerini daralttılar. Ege’de sürekli huzursuzluk çıkararak kara sularını 12 mile, hava sahasını da aynı mesafeye çıkarmak, Türkiye’yi Ege ve Doğu Akdeniz’de daracık bir alana izole etmek istiyorlar. ABD yakın zamana kadar Türkiye ve Yunanistan’a ona yedi oranında askeri malzeme verirdi. Bunu tamamen bırakarak, Yunanistan’ı askeri ve deniz üssü haline getirerek, bize vermediği F-35’leri de vererek silahlandırıyor. GKRK’ne uyguladığı silah ambargosunu da kaldırdı. Yunanistan AB ve ABD’ni arkasına alarak amacına ulaşmaya çalışıyor. 

Türkiye’nin bu şartlar karşısında dış ilişkilerinde çok dikkatli olması, yanlış yapmaktan kaçınması gerekiyor. Cumhurbaşkanı Erdoğan Amerika’da bir haber kanalına beyanat verirken çok doğru bir noktayı şöyle işaret etti: “Liderler yanlış yaptıklarını kabul etmeliler.” Bu hüküm doğru olmakla beraber biz farklı bir şey yapabiliriz; son on beş yılın dış politika bilançomuzu objektif bir şekilde çıkarabilir, yapılan doğru ve yanlışları net şekilde görerek, önümüzdeki dönemde nasıl bir diplomasi uygulayacağımıza karar verebiliriz. Batı dünyasında Türkiye’nin ciddi bir imaj sorunu var. Kamuoyunda ülkemiz giderek Rusya ve Çin eksenine yani otokrasiye yönelen, demokrasi, yargı bağımsızlığı ve hukuk devleti gibi evrensel değerlerden uzaklaşan bir kategoride görülüyor. Bu tabloyu görmek yerine, ABD ve AB’nin Rusya-Çin ekseniyle aralarındaki rekabetten yararlanılmaya çalışılırsa her iki taraf nezdinde de ne yapacağı bilinmeyen “güvenilmez muhatap” durumuna düşeriz; daha beter yalnızlaşırız. ŞİÖ elbette çok önemlidir; zaten üyelerinden birçoğu kardeş Türk Cumhuriyetleridir. Türkiye’nin örgüte katılmasını Rus-Çin ekseninin etkisini dengeler ümidiyle özellikle istiyorlar. Ancak bizim örgüt üyesi ülkelerle her konuda ilişkilerimizi geliştirmemiz elbette gerekli ve yararlıdır. Fakat bunu örgütsel bağlantıya dönüştürmemiz kesinlikle yanlış olur.

[i] Türk Ocakları Eski Genel Başkanı, ATO Eski Meclis Başkanı, mütefekkîr-yazar, işadamı

Yazar Hakkında:

Nuri GÜRGÜR

Yazarın diğer makalelerinden: