3 Aralık 2022

              İstanbul Büyükşehir Belediyesi, Sultanahmet Meydanının kimliğini değiştirip oraya hipodrom yapma gayretinde!  “aklından  zorun mu var?” dedirtecek ve bilinçli her Türkü öfkelendirecek davranış! Gerçi, Anıtlar Kuruluna, bu çirkin, iğrenç iş için izin almak üzere dilekçeyi, Büyükşehir Belediyesi Genel Sekreteri yardımcılarından biri vermiş, ama, Büyükşehir adına başvuru yapılıyor ve oradaki diğer yetkililerin bu korkunç işten haberlerinin olmaması, düşünülemez.

            Bu münasebetsiz girişim için, çirkin, iğrenç ve korkunç sıfatlarını kullandık: evet, İstanbul, Allah göstermesin, düşman işgali altına düşerse, işgalci gavurların ilk yapacağı işlerden biri, böyle Rum yapılarını yeniden inşa etmek,“1953 yılında Türklerin işgal ettiği Doğu Roma İmparatorluğu başkentini, Türklerin işgalinden kurtardık, artık gerçek kimliğine kavuşturuyoruz” diye, şenlikler yapmak olurdu. Allah göstermesin, böyle çirkin, iğrenç bir olay, Türkler için, gerçekten korkunç olurdu. Anadolu’nun her tarafında durmadan ortaya çıkarılan Roma kalıntıları zincirine eklenmek istenilen büyük bir halka gibi bir eylem, değil Mİ?

            Bu girişimin haber alınması, Yunanistan’da nasıl büyük sevinçle karşılandı, bu olay bile, en gafil yurtseverin gözünü açmağa yeter. Roma İmparatorluğunu, İtalya yarımadasında yaşayanlar (o zaman daha “İtalyan” ulusu yok; bunun için 19. Yüzyılı beklemek gerek) kurdu; önce putlara tapıcı, sonra Hristiyan olan bu kuruluş, 6. Yüzyılda, dili ve kültürü yunanlılaştığı için, -aslında slav olan- Yunanlılar ‘havadan’ Rum imparatorluğunun varisi oluyor. 

            Peki, binlerce şehid verilerek kazanılan bu çok mühim, değerli şehrin, böylesine bir vurdumduymazlıkla, aymazlıkla, adeta: “özür dileriz, 1453 yılında, burasını Rum imparatorluğundan almakla, YANLIŞ yapmışız, bakın onu eski, gerçek kimliğine kavuşturuyoruz” dercesine BÖYLE münasebetsiz bir harekete girişen, Türklerin bu hareketini NASIL ANLAMALIYIZ?

            Tarihi bilen, Tanzimat’ta ne olduğunu, Tanzimat’ın gerçek mahiyetini fark etmiş olanlar, bunun cevabını kolayca verirler. Osmanlı Devleti’nin ya ikiye bölünmesi veya Devletin başındaki Osmanlı Hanedanı yerine Kavalalı Mehmed Ali Paşa Hanedanının geçmesi gibi, çok ciddi, tehlikeli bir durumda, Sadrazam Mustafa Reşid Paşa’nın, 16 yaşındaki toy Abdülmecid’i gizli oturumlara ikna edip ona 1839 yılda ilan ettirdiği Gülhane Hatt-ı Hümayunu ile girilen, kabul edilen, asker işgalinden çok daha vahim kültür istilasının ürünü olan, o zeminde 8 kuşaktır yetiştirilegelen diplomalılarımızdan bazılarının durumu budur: “asrileşiyoruz, çağdaşlaşıyoruz, ilerliyoruz” diye, kendilerini bu milletin değerlerinden öyle soyutlamışlardır ki, kendimize, “Avrupalıların baktığı gibi, o açıdan” bakmaktadırlar.  Bu, her Türkü derinden sarsması, öfkelendirmesi gereken davranışa, bazı “çağdaş” denilen taklid sömürge aydını durumundaki diplomalılar, tepki göstermez; çünkü, ters yönde devşirilmeleri tamamlanmıştır. “taklid sömürge aydını” diyoruz; çünkü, sömürge aydını, sömürgecinin, kültürünü yerleştirmek, benimsetmek, sömürge aydınını kendine benzetmek için, açtığı okullarda, ‘kültürün kabı olan’ dilini, ÇOK İYİ öğretmiştir. Bizdeki “çağdaşlaşmış” kabul edilen diplomalıların çoğu ise, bir Avrupa dilini, sömürge aydını kadar bilmez, onun için “taklid sömürge aydını” diyoruz. 

            Avrupalılar, Amerika Kıt’asına 1492 de ayak bastılar. Orada Aztekler, Mayalar, İnkalar vardı. Giden Avrupalılar, mikroplu battaniyeler vererek veya ateşli silahlar kullanarak en az 30 milyon yerli halkı öldürdüler. Şimdi, Washington, Montreal, Rio de Janeiro, Buenos Aires … gibi başkentlerin, büyük şehirlerin ortasına, bu yerli kavimlerin ziguratlarını, onların eserlerini dikmek gibi bir iş düşünülebilir mi? Kaldı ki, bu kıtadaki ülkelerde, şehirlerde hak iddia edecek olan Amerika Kıtası dışında güçlü, fırsat kollayan hükümetler de yoktur. Amerika Kıtası’nın, Türkiye’ye yapılmak istenildiği gibi, bir kuşatılma durumu da yoktur.

***

30 Eylül 2022

Yazar Hakkında:

Mehmet MAKSUDOĞLU

Mehmet MAKSUDOĞLU

Mehmet Maksudoğlu, Eskişehir’de Kırım kökenli bir âile içinde doğdu. İnkılâp İlkokulunu, Eskişehir  Lisesini ve Ankara Üniversitesi İlâhiyat Fakültesini bitirdi. İzmir İmam-Hatîp Lisesi’nde Meslek Dersleri Öğretmeni olarak Arapça, Farsça, İngilizce ve Hadîs öğretti. Ankara Üniversitesi İlâhiyat Fakültesi’nde İslâm Târihi Asistanı oldu. Tunus’ta doktora tezi ile ilgili malzeme topladı, dilbilgisini bildiği Arapça'nın pratiğini yapmak imkânını buldu. Dördüncü sınıfına kabûl edildiği Burgiba Yaşayan Diller Enstitüsü Arapça Bölümü’nü bitirdi. Türkiye’ye dönüp İstanbul, Başbakanlık Osmanlı Arşivinde belge inceledi. "Tunus’ta Osmanlı Hâkimiyeti" konulu doktorasını verdi. İngiltere’de, University of Cambridge’de Faculty of Oriental Studies’de Türkçe öğretti, orientalistlerin nasıl yetiştirildiklerini gördü. Türkiye’ye dönüp Diyânet İşleri Başkanlığına bağlı olarak İzmit, Ankara ve İstanbul’da vâizlik yaptı. Marmara Üniversitesi'nde 1983 yılında Yardımcı Doçent, 1986 da Doçent ve 1995 yılında Profesör oldu. İzinli olarak gittiği Malezyadaki International Islamic Universty’de 4 yıl (1991-95) Târih ve Medeniyet Bölümü başkanlığı yaptı, Osmanlı Târihi öğretti. Orada iken yazdığı Osmanlı History adı geçen üniversite tarafından bastırılıp (1999) textbook olarak kullanıldı. Marmara Üniversitesi İlâhiyat Fakültesi’nde bir yıl daha öğretim üyeliği yaptıktan sonra Eskişehir Osmangazi Üniversitesi İlâhiyat Fakültesi kurucu dekanı olarak Eskişehire gitti. 2004-2005 öğretim yılında izinli olarak gittiği Kazakistan’ın Türkistan Beldesindeki Hoca Ahmed Yesevî Milletlerarası Türk-Kazak Üniversitesinde, Hollanda Rotterdam Milletlerarası İslâm Üniversitesinde bir dönem öğretim üyeliği yaptı.

Yazarın diğer makalelerinden: