23 Mart 2023

Bazı Batı Üniversitelerinde son yıllarda Fıkıh ve Osmanlı Tarihi konularındaki çalışmalarda dikkat çekici bir artış olduğu görülüyor. Bizdeki Tanzimat artığı, düşünme özürlü, tornadan çıkma öğretim elemanlarının çoğu farkında değildir: oryantalistlerin bu işleri, Batı dünyasının kapıldığı telaş sebebiyle yapmakta olduğu gerçeği, onlara yabancıdır. 

Batı dünyasının takdir edilmesi gereken bir yönü, kendini sorgulaması, değerini ölçebilmesidir. Bu özellik, Batı uygarlığının kofluğunu, o şa‘şa‘alı görünüş altındaki zavallılığını görmelerini sağlamıştır. Sadece ‘maddi’ bakımdan bile, yıkılışa gittiğini görebilmektedirler, ‘manevi’, ‘insanın insanca değeri’ konusunda zaten umutlarını çoktan yitirmişlerdir. Maddi yıkılışı görebilenlerden birinin yazdığı kitap ‘Batı’nın Ölümü’ başlığını taşımaktadır.

Batılı’ların telaşının asıl sebebi, bütün aleyhte propagandalara rağmen, günün birinde, dünyanın bir yerinde bir İslam Devleti kurulup insanların, nasıl ‘insanca’, ‘sömürülmeksizin’ yaşayabileceği İHTİMALİDİR. Batılılar, İslam alemindeki gelişmeleri yakından takip ediyorlar, yönlendirmeğe çalışıyorlar. ‘Bu çağda artık İslam Devleti olmaz’ palavrasının Müslümanlar arasında zemin kazanamadığının farkındalar. Daeş gibi birtakım heveslileri kanalize edip piyasaya sürüp, onların yaptıklarını kullanarak hem İslamı kendi halklarına korkunç göstermek (çünkü, Avrupada ve Amerikada beyazlar arasında İslamın hızla yayıldığını biz bilmesek de, kendileri endişe ile takip etmekteler) hem de Dünya kamuoyuna çirkin göstermek etkinliğinde bulunuyorlar.

Bir yerde İslam Devleti kurulur da iyi işlerse, iyi yetişmiş Müslümanların yönetiminde böyle bir kuruluş ortaya çıkarsa, bu, Batı uygarlığının SONU demektir: Batılı güçlerin, yurtlarından ettiği zavallı, mazlum insanların, Avrupanın kapısı olarak gördükleri Yunanistana sığınmaya çalışırken, bindikleri lastik botları mızrakla patlatıp bu zavallıları ölüme terkeden Yunanı, bu SUÇtan dolayı en azından kınayacağı yerde ‘Yunanistan’ın, kendini savunma hakkı vardır’ diyen AB patronunun bu beyanı, ‘hümanizm’ sakızı çiğneyen Batı’nın iç yüzünü göstermektedir. Bosna’da Birleşmiş Milletler askerlerinin koruması altındaki sivillerin toptan öldürülmesi (Hollanda, bu alçakça işi yapan, koruması altındaki sivilleri Sırplara teslim eden askerlerine madalya verdi!), Ukrayna’da, yoksul, açlık sınırındaki Afrika ülkeleri için yola çıkarılan buğday yüklü Yunan gemilerinin, Avrupa’ya yönlendirilmesi rezaleti, bu kof uygarlığın iflas ettiğini ilan etmektedir. Halbuki, aç İrlandaya gemi dolusu buğday gönderen Osmanlı’nın hatırası, oradaki spor klübünün armasında yaşamaktadır.

Ortaya çıkacak bir İslam Devleti, kendine örnek olarak Osmanlı uygulamasını alacağı, toplumu, bütün işleri düzenleyen fıkıh kurallarının son uygulamasını Osmanlı’da bulacağı için, Batı’lı gavurlar, böyle bir ‘tehlike’ye karşı neler yapabileceklerini belirlemek için, fıkıh ve Osmanlı araştırmalarına yoğunlaşmışlardır. Batıl üzre olmak, zor zenaattir vesselam.

***

Devâmı olduğumuz Osmanlı, yalnız bizim için değil, bütün dünya için çok mühimdir. Milletlerarası durumun şekillenmesinde son birkaç yüzyıl etkili olmuştur. Günümüz dünyasında Avrupa (Amerika onun politik ve kültürel devamıdır) değerleri hâkimdir ve bu değerlerin durumu tartışma konusu edilmelidir. Avrupa, bir bakıma, Osmanlı’nın etkisiyle ve Osmanlı ile mücâdele sonucu şekillenmiştir. 

Avrupa’nın ürünü olan günümüz uygarlığının çürümüşlüğü her gün biraz daha kendini göstermektedir. Osmanlı’nın temsîl ettiği, yaşattığı değerlerin, yâni İslâm’ın tekrar gündeme gelmesi, kaçınılmaz bir vâkıadır. Batı insanının şanssızlığı, kendisini saplandığı durumdan kurtarıcısı olacak olan İslâm’a karşı önyargılı hâle getirilmiş olmasıdır.

Osmanlı’nın; yerleş/tiril/miş olan çarpıtılmış görünümden kurtarılıp, insanın insanca yaşamasının nasıl olduğunu gösteren Osmanlı Gerçeği’nin ortaya çıkarılması, bütün insanlık için iyi olacaktır.

Batı, bu konuda en çok Türkiye’den, Türkiye’de İslami gelişmeden çekinmektedir. Oryantalistler konusunda hala uyanmamış ilahiyatçılar, onlar için bulunmaz nimettir, bu şaşkınları türlü yollarla destekler ve görüşlerini, bu yerli çırakları vasıtasıyla yaymaktan büyük keyif alırlar. 

Ne yapmalıyız?

Günümüzde, Yeryüzünün her yerinde Batı (Avrupa/Hristiyan) normları hakimdir, onların hayat tarzı modadır. Bu durumda Müslümanlar, öncelikli olarak mevcudu, toplumdaki değerleri korumak mecburiyetindedirler; bu islami değerler, tarih vetiresi içinde süzülüp gelen, yerleşik Ehl-i Sünnet anlayışıdır. Muhafazakarlık, kendi başına bir değer, özenilecek bir tutum değildir, ama, mevcudu korumak için gereklidir. Nitekim, eldeki Kur’an-ı Kerim nüshalarının çoğunda kelimeler, hiç aralık bırakılmadan, bitişik olarak yazılmıştır; okumayı kolaylaştırmak için, artık, bilgisayarda,  kelimeler aralıklı olarak yazılmakta ve bu çeşit mushaflar rağbet görmektedir. Eskiden kelimelerin aralıksız olarak yazılmış olmasının sebebi, Kur’an-ı Kerimi, tahrif teşebbüsünden korumak içindir: İngiliz gavuru, Mısır’da, tahrif edilmiş     Kur’an-ı Kerimler ortaya çıkarmış, hafızlar bunu fark etmişti. 

Günümüzde, yenilik, dinde kolaylık gibi kulağa hoş gelen sözler çok tehlikelidir. Bu zamane ilahiyatçıların, her şeyden önce çaplarını, kapasitelerini, hadlerini bilmeleri gerekir. Çoğunun, cizye’yi buyuran  ayette (9, Tevbe, 29) geçen sagirun kelimesindeki inceliği anladığını sanmıyorum: küçüklük’ü anlatmak için çok kullanılan sagiyr kelimesinin çoğulunun (sigar) niçin kullanılmamış olduğunu düşündüklerini de sanmıyorum. (Düşünmek ne kelime; öyle muazzam iddia sahiplerinin,   Kur’an-ı Kerim’i anlayarak, tedebburle, sindirerek en az birkaç defa okumuş olması gerekirken, bir defa bile baştan sona kadar öyle okuduğu şüphelidir. Yine İnşirah (94) Suresi 5. ve 6. ayetlerde 2şer kez tekrarlanan ‘usr kelimesi ma‘rife iken, yusr kelimesinin nekira olarak gelmesindeki inceliğin farkında olduklarını sanmıyorum. 

Küçük yaşta Kur’an-ı Kerimi ezberlemiş, iyi bir medrese eğitimi almış olan Fazlurrahman’ın hayranı olan bu modernist ilahiyatçılar, o zavallının, doğru yolda giderken, İngiltere’de, “diğer konularda çok araştırma yapıldı, ‘islam felsefesi’ alanında doktora yap” denilerek orada ayağının kaydırıldığına da dikkat etmezler. ‘İslam Felsefesi’ olmaz; imanla felsefenin tabanları aynı değildir, çok farklıdır. İman, gayba inanmakla başlar, felsefe ise, şüpheden hareket eder. Descartes, kendi varlığından bile şüphe ederek işe başladı da, ‘düşünüyorum, o halde varım’ (cogitu ergo sum) dedi. ‘Felsefe ile meşgul Müslümanlar’ veya ‘Müslüman Filozoflar’ söz konusu olabilir (o filozofların bazısının iman durumu da tartışmaya açıktır.) 

Fazlurrahman, İslamın İkinci kaynağı hadis-i şerif konusunda “toplumda kabul görenleri” güvenilir bulmakla çok büyük bir yanlışa düştü. İslam toplumu, 300 yıla yakın zamandır, Kültür İstilası altındadır, değerler sistemine yabancı unsurlar girmiştir. Fazlurrahman’ın görüşü, 15. ve 16. yüzyıl Müslüman toplumları hakkında doğru olabilirdi ve o zamanlar BİZ üstün olduğumuz için, birtakım arayışlar içine girme ihtiyacı duymamıştık.

Toparlarsak: Biz, üstün ve TAM BAŞINA BUYRUK değiliz, maddi olarak bağımlı olmasak da, zihinlerimiz tam bağımsız değil; 1839 teslimiyetinden beri, diplomalılarımızın  zihinlerinde görünmez ağlar örülmüştür; önce bu ağlardan kurtulmak gerekir. Sonra da, güçlenip birçok alanda söz sahibi olunca, öyle, etiket sahibi olarak değil, gerçekten, gereği gibi yetişmiş olduktan sonra günümüz problemlerine el atabiliriz.

***

08 Ekim 2022

 

Yazar Hakkında:

Mehmet MAKSUDOĞLU

Mehmet MAKSUDOĞLU

Mehmet Maksudoğlu, Eskişehir’de Kırım kökenli bir âile içinde doğdu. İnkılâp İlkokulunu, Eskişehir  Lisesini ve Ankara Üniversitesi İlâhiyat Fakültesini bitirdi. İzmir İmam-Hatîp Lisesi’nde Meslek Dersleri Öğretmeni olarak Arapça, Farsça, İngilizce ve Hadîs öğretti. Ankara Üniversitesi İlâhiyat Fakültesi’nde İslâm Târihi Asistanı oldu. Tunus’ta doktora tezi ile ilgili malzeme topladı, dilbilgisini bildiği Arapça'nın pratiğini yapmak imkânını buldu. Dördüncü sınıfına kabûl edildiği Burgiba Yaşayan Diller Enstitüsü Arapça Bölümü’nü bitirdi. Türkiye’ye dönüp İstanbul, Başbakanlık Osmanlı Arşivinde belge inceledi. "Tunus’ta Osmanlı Hâkimiyeti" konulu doktorasını verdi. İngiltere’de, University of Cambridge’de Faculty of Oriental Studies’de Türkçe öğretti, orientalistlerin nasıl yetiştirildiklerini gördü. Türkiye’ye dönüp Diyânet İşleri Başkanlığına bağlı olarak İzmit, Ankara ve İstanbul’da vâizlik yaptı. Marmara Üniversitesi'nde 1983 yılında Yardımcı Doçent, 1986 da Doçent ve 1995 yılında Profesör oldu. İzinli olarak gittiği Malezyadaki International Islamic Universty’de 4 yıl (1991-95) Târih ve Medeniyet Bölümü başkanlığı yaptı, Osmanlı Târihi öğretti. Orada iken yazdığı Osmanlı History adı geçen üniversite tarafından bastırılıp (1999) textbook olarak kullanıldı. Marmara Üniversitesi İlâhiyat Fakültesi’nde bir yıl daha öğretim üyeliği yaptıktan sonra Eskişehir Osmangazi Üniversitesi İlâhiyat Fakültesi kurucu dekanı olarak Eskişehire gitti. 2004-2005 öğretim yılında izinli olarak gittiği Kazakistan’ın Türkistan Beldesindeki Hoca Ahmed Yesevî Milletlerarası Türk-Kazak Üniversitesinde, Hollanda Rotterdam Milletlerarası İslâm Üniversitesinde bir dönem öğretim üyeliği yaptı.

Yazarın diğer makalelerinden: