3 Aralık 2022

“Adını hatırla, kim olduğunu hatırla”

                                        Nayman Ana*

 

Sözlüklerde yozlaşma; “Özündeki iyi nitelikleri birtakım dış etkenlerle zamanla yitirmek, bozulmak, soysuzlaşmak, doğasındaki iyi nitelikleri sonradan yitirmek.” anlamıyla karşılık bulmaktadır. Yozlaşma; psikolojide kişilik bozukluğu, sosyolojide ise toplumsal dengesizlik, sosyal uyumsuzluk olarak belirtilmektedir. Yozlaşma; özünden uzaklaşmak, milli ve manevi değer yargılarını kaybetmek, hem kişisel davranışlarda hem de toplumun ortak özelliklerini yitirmek, dejenere olmak şeklinde ortaya çıkar. Bu kavram; kişi ve toplumun milletleşme süreci boyunca elde ettiği kök değerlerini, kültür kalıplarını düşüncesizce ve bilinçsizce değiştirme, bozma, dikkate almama hâllerini ifade eder.

Yabancılaşma, ayrışma, mankurtlaşma, başkalaşma, sömürgeleşme, dönüşüm, izmihlâl, çöküş, çözülüş, değerleri inkâr ve aşağılama gibi kavramlar yozlaşmanın birer neticesi olup “milletin bekâ sorunu” tehlikesine maruz kalacağının birer işaretleridir. Altın kâseler içinde sunulan nifak ve fitne zehri, toplumlarda her zaman yerleşeceği ortamlar bulabilmektedir. Verilen ve sağlanan dış desteklerle bu kasıtlı ve düşmanca girişim; öz değerleri kendilerine “ölçü” yapamamış, şuursuz kişi ve toplumu kolayca ağına düşürmekte, onların istediği sonucu almalarına imkân sağlamaktadır. Yapılan ihanet, failleri tarafından kişi ve toplum gözünde allanıp pullanarak çok önemli etkenler olarak algılatılmaktadır. İşin aslı ise, kişi ve toplumların sömürgeleştirilmesidir. İngiliz yazar Thomas Macaulay, egemenliklerini devam ettirebilmek için sömürge halkın algı operasyonuyla nasıl bir eğitimden geçirilmesi gerektiğini şöyle belirtir: “Hükmettiğimiz yerlerde  idaremiz altındaki milyonlarca insanla bizim aramızda iletişimi sağlayacak bir insan tipi ve sınıfı oluşturmalıyız. Öyle bir sınıf ki, kanı ve rengiyle Hintli, fakat damak tadıyla, düşüncesiyle, sözleri ve entelektüel birikimiyle İngiliz olan insanlardan oluşsun.”

Bilge şair Bahtiyar Vahapzâde, bu durumu bir zamanlar Rus yayılmacılığının etki alanında kalan Türk yurtları için acı bir gerçek olarak vurgulayıp uyarıda bulunur:

“Toprağına, halkına değil, oturduğu koltuğa, makama bağlı olan mankurtların önüne ne etseler, “eyvallah” diyecekler. Bugünkü feci vaziyetin önemli sebeplerinden birisi de içimizden çıkartılan bu mankurtlardır.”    

Mankurt kavramını sosyolojiye Cengiz Aytmatov kazandırmıştır. Milli kimlikten uzaklaşan, toplumuna yabancılaşanlar için kullanılan bu kavram,  bir Türk efsanesinden alınmış olup hafıza ve şuuru kaybettirilen, efendisinin emirlerini yerine getirmekten başka bir şey yapamayan köleleri tanımlamaktadır. Cengiz Aytmatov "Gün Olur Asra Bedel" romanındaki başkahraman Nayman Ana, mankurtlaşmış oğlunu; “Adını hatırla, kim olduğunu hatırla” diyerek uyarır. Bu sözler, Nayman Ana’nın mankurtlaştırılan oğluna ağıdıdır. Çünkü anaların oğullarının acılarını haykıran yaraları kabuk bağlamaz, sürekli kanar…

"Ah, oğul, karanlığın örtüsü işkencenin sakatlığı aklını ağır ağır dışarıya kapadığı, zorla elinden alınan belleğin geçmişle bağlantısın geriye dönülmez bir biçimde kopardığı, yaban hayvanları gibi çırpındığın sırada annenin bakışın, yaz günlerini oyunyerin olan dağın dibinde akan derenin şırıltısını unuttuğun, harap olmuş bilincinde kendi adın, babanın adı kayıplara karıştığı, aralarında büyüdüğün insanların yüzü, sana utangaç utangaç gülümseyen kızın adı zihinden silinip gittiği, anımsamamanın uçurumuna yuvarladığı zaman seni karnında filizlendiren, sonra da böyle bir gün için dünyaya getiren annene lanetlerin en korkuncunu yağdırmadın mı?” 

“İçimizden çıkartılan bu mankurtlar’’ eylemi Atilla İlhan’ın istihbarat dünyasında kullanılan "kuş yumurtası üretmek" deyimini açıklamasıyla yerli yerine oturtulur. Bu örgütlere göre, en güven verici provakatör, küçük yaşlarından itibaren bizzat kendileri tarafından eğitilip yetiştirilen kişilerdir. Bu iş için yetenekli ama geleceği parlak olmayan zayıf karakterli bir "yumurta" bulunur. Zaman içerisinde seçilmiş olan ‘’yumurta’’ özenle korunup kollanılır. Sanattan siyasete kadar birer ‘’beşinci kol’’ ajanı olarak parlatılan bu kişiler, ulusal ve uluslararası pek çok etkinlikte bol bol ödüllendirilir. Medya organları ile sivil toplum örgütlerinin gündemini bu kişiler oluşturur. Zamanı ve günü gelince, küresel güç odakları düğmeye basar ve civciv yumurtadan çıkarılarak gerçek niyet ortaya konulur. Ülke siyasi, sosyal, ekonomik ve kültürel yönden bir bataklığın içinde debelenip durur. Küresel güç, barış sağlamak için arabulucu olarak devreye girer. Ülkemizin yakın tarihinde bu konuda pek çok örnek sıralanabilir.

Günümüzde millet evlatları tarihin en yoğun yozlaştırma faaliyetlerinin tehdidiyle karşı karşıya bulunmaktadır. Devletin en yetkili kişi ve kurumları eğitim ve kültürde başarısız olunduğunu söyleyerek vaziyetin vahametini gözler önüne sermektedirler. O halde bütün bu olumsuzlukları ortadan kaldırmak için yeni bir anlayış, yeni bir yöntemle yola çıkılmalıdır.

İrfan ve erdemi önceleyen bir milli terbiye esasıyla adil paylaşım ve eşitlik ilkesi bu yozlaşmayı önleyebilir. Türk milli kültürünün temeli olan barış, kardeşlik, hoşgörü, uzlaşma gibi toplumsal hayatta huzur ve güvenin sağlayıcı unsurları tekrar ikame edilebilir. Sahte ve geçici çıkar ilişkilerinin aldatıcı güler yüzüne inanılmamalıdır.

Kendimizden, içimizden seçilip aldatılan ve yozlaştırılan insanlarla topsuz-tüfeksiz olarak bizi sömürgeleştirmeye çalışan küresel güçleri ve işbirlikçilerini “devlet aklı” ile bertaraf etmek zorunluluğumuz bulunmaktadır.

Ümitsiz olmak, korkmak, endişe etmek ve kaygı duymak yerine cesur davranıp “devletin kadife eldiven içindeki demir yumruğu” yeri ve zamanı gelince nifak ve fitnenin başına indirilmelidir.

Burada sözü Nurettin Topçu’nun isabetli bir değerlendirmesiyle bağlamak yerinde olacaktır:  “Millet, kökleri mâzide, gövdesi hâlde bulunan, dalları ve yaprakları istikbale uzanan, geçmişte, hâlde ve gelecekte hatıraları, temayülleri ve tasavvurlarıyla birleşmiş olan varlıktır. Mâziden gelip hâlden geçerek istikbâle akan bir nehir gibidir. Milleti yaşatan hayatî kuvvetler onun mâzisinde gömülüdür. Bu kuvvetler hâlin hayat tarlasını suladıktan sonra yine kaybolmaz, toprağa gömülmezler, istikbâli de onlar yaratırlar.”

* Cengiz Aytmatov "Gün Olur Asra Bedel" romanının başkahramanı.

Yazar Hakkında:

Ahmet URFALI

Ahmet URFALI

Ahmet Urfalı, Emirdağ’da doğdu. Necatibey Eğitim Enstitüsü ve Anadolu Üniversitesi Türk Dili Ve Edebiyati Bölümün’den mezun oldu.
Yurdun değişik yerlerinde Türk Dili ve Edebiyatı öğretmenliği, okul yöneticiliği, kurucu okul müdürlüğü, şube müdürlüğü ve milli eğitim müdürlüğü yaptı.
Pek çok sivil toplum örgütünde kurucu, yönetici ve başkan olarak görev alan Urfalı’nın yerel tarih ve halkbilim çalışmaları da bulunmaktadır. 2006 ve 2011’de hemşehrileri tarafından iki defa “Yılın Kültür Adam?” seçilmiştir.
Şiirleri; Kırağı, Edebdaş, Edebiyat, Türk Edebiyatı, Ardıç ve Kalemder adlı edebiyat dergilerinde yayımlandı. Eskişehir Valiliğinin çıkardığı ESKİYENİ dergisinde, İstikbal Gazetesinde Dolunay köşesinde, ayrıca Belçika’da yayımlanmakta olan Türk gazetelerinde yazılar yazmaktadır. Halen Eskişehir Emirdağ Kültür ve Sanat Derneği (ESAB) ‘nin başkanlığını yürütmektedir.
Yayımlanmış 11 şiir, 15 yerel tarih ve araştırma kitabı bulunmaktadır.

Yazarın diğer makalelerinden: