1 Şubat 2023

İran’da şimdi de Kürtlerin karşı koyma refleksi sınanıyor. Devamlı bir düşman mertebesinde bir öteki yaratan “Dayatmacı Fars Kültürü”nün varoluş sebebi de bu olsa gerek. Ötekileşme ile düşman yaratarak var olmak. İran’da Türklerden sonra bu sefer de Kürtler sınanıyor, sınanmaktadır. Daha da öte kanlı biten “Mahamad Kürt Cumhuriyeti”deneyiminden sonra yine İran’daki Kürtlerin sabrı zorlanıyor. İkinci Dünya Savaşı’nın sona ermesinin ardından İran’a giren Sovyetler Birliği ile İngiltere arasındaki güç mücadelesinin yarattığı otorite boşluğu ortamında doğan ve bir yıldan az varlık gösterebilen bir uydu de fakto devletçiktir, “Mahamad Kürt Cumhuriyeti”. Şimdinin Ukrayna’nın doğusunda Donbas’taki Donetsk, Luhansk özerk cumhuriyetleri gibi. 

Bugünlerde İran’da yapılan adeta bir provokasyon. Yeri gelmişken, anımsayalım, Kaçar (Kâcâr) hanedanının saltanat dönemini (1796-1925), Gaznelilerden başlayarak İran’da süre gelen yaklaşık bin yıllık Türk iktidarının son aşamasını teşkil ettiğini. Batılı uzmanlar İran hakkında yazmış oldukları eserlerinde Gaznelilerin İran’a hâkim oluşundan Kaçarların çöküşüne kadar İran’ın Türkler tarafından yönetildiği gerçeğine daima vurgu yapmışlardır. Örneğin Alman Türkolog Gerhard Doerfer, 997’den 1925’e değin, yani hemen hemen bin yıl boyunca İran’ın Türk egemenliği altında kalmış olmasından söz ederek, bu bin yıl boyunca İran’da saray ve ordu mensupları ve soylular sınıfı Türklerden oluşmuştur” diye var olanı beyan etmektedir. Bilmeliyiz, öğrenmek durumundayız. Bu bir şovenist kavramdır, “Doğru söylemiyorlar” gibi bir itiraz olmadığı gibi bu durumu bizzat Pehleviler yani kendileri de açıkça itiraf etmişlerdir. 1925 yılında İran’da Türk kökenli Kaçar hanedanının iktidarına son vererek Fars milliyetçiliğine dayanan Pehlevî hanedanını tesis eden Rıza Şah Pehlevî daha saltanat tahtına oturmadan önce, 13 Mart 1924 tarihinde “Mîhen”(Sıkıntılar) gazetesinde yayımlanmış olan bir açıklamasında itirafını şu şekilde dile getirmekten kendini alamamıştır: 

“İtiraf etmeliyiz ki bin yıldan daha fazla bir müddette İran, Türk fatihlerin hâkimiyeti altında yaşamıştır” (1) 

Ötekileşme ile düşman yaratarak var olmak. Farisi yönetimin son derece başarılı olduğu bir alandır. Ayrıca, Ortadoğu’da halkların karşı koyma refleksinde oldukça mahirdir, Fars şovenizmine dayanan ‘Farisî İran Yönetimi’.  Karşı koyma refleksinin ölçülmesi demek, bölgedeki bir hassasiyetin, bir duyarlılığın çarpıtılması ile bölgede yaşayan daha çok da azınlık statüsündekilerin karşı koyma refleksini yeri geldiğinde kaşıyarak, devletin hassas noktalarının tespit edilmesi bunlara karşı devletçe alınacak tedbirlerin geliştirilmesidir. Bu durum Batıda egemendir, örneğin, Danimarka, Fransa karikatür krizleri bunun tipik örnekleridir. Hep birlikte anımsayalım, Danimarka'da 30 Eylül 2005 tarihinde “Jyllands-Posten” gazetesinde İslam Peygamberi'ne ve Müslümanlara yönelik aşağılayıcı karikatürlerin yayınlanması birçok çatışmaya neden olmuş ve yüzden fazla kişi de hayatını kaybetmiştir. 10 yıl sonra 2015 yılında Fransız mizah dergisi ‘Charlie Hebdo’ da benzer argümanı kullanmıştır, yönetimle eşgüdüm içerisinde. ABD'de 11 Eylül Saldırısı da 1993 yılında Huntington tarafından ortaya atılan “medeniyetler çatışması” argümanı ile açıklanmaya çalışılmıştır. Oysa yapılmak istenilen, soğuk savaş sonrası bir öteki yaratmak, ötekileşme ve kimlikleşme üzerinden varlığını konsolide etmek, sağlamlaştırmak ve de perçinlemek.  Batı'da çıkarılan karikatür krizleri hem İslamofobi hem de İslamofobik tutum ve kültürel duruş ve kültürel felsefe karşıtlığının yansımasıdır. Oysa İran’da bu durum kimlik çatışmasına indirgenmiştir. 12 Mayıs 2006 tarihinde 'İran' adlı İran'ın bütün şehirlerinde yayımlanan bir devlet gazetesinin çocuklara ve gençlere yönelik hazırlanan Cuma ekinde, Güney Azerbaycan Türklerini bir 'hamam böceği'ne benzeten karikatür Türkleri öfkelendirmiş, şimdi yaşanan bir nevi ahlak polisi “İrşad Devriyesi” tarafından öldürülen ‘Mahsa (Jina) Amini’ olayı gibi hem Kürtlerin hem de Türklerin sokağa dökülmesine neden olmuştur. İrşad Devriyesi İran’da kadınların tesettüre uygun giyinmesini, başörtüsü takıp takmadıklarını denetlemektedir. İran’da Fars şovenizmi uygulanarak bir nevi ikinci sınıf vatandaş konumuna getirilen Türklerin ve Kürtlerin çözümsüz bırakılmış sorunları ya da karşılıksız kalmış taleplerinin beslediği bu büyük öfke İran’ın bütün şehirlerini içine alacak bir biçimde bütüncül bir itiraza dönüşmüştür. Başlangıçta olay bir şekilde provoke edilmiş, ancak yaklaşık çeyrek asırdır iktidarda olan Molla-Ahund Yönetimi tarafından hesaplanamayan, sokaktaki dinamizmi besleyen temel unsurların bu sürecin sonunda etnik bölünmelere doğru gidişe doğru sürüklendiğini ayan beyan ortaya koymaktadır. Bugünlerde moda deyim ile söyleyelim, İran “etno-devletler”e bölünmeye doğru dolu dizgin gitmektedir. Unutmayalım hem Kuzey hem de Güney Azerbaycan’ın başkenti, Tebriz’dir, Güney Azerbaycan Kardeş ülke Kuzey Azerbaycan ile birleşmeyi, bütünleşmeyi beklemektedir.  Bu durum öylesine çetrefilli bir durumdur ki,  duvara toslamaya aday Molla-Ahund İktidarına Güney Azerbaycan, Kürdistan, Huzistan, Belucistan ve Hazar vilayetlerinde yeni etno-devletlerin kurulabileceğini dikte ettirmektedir. Birleşik Azerbaycan’ın başkenti Tebriz’de Türkler “Azerbaycan ayakta, Kürdistan’la birlikte” diye sokakları inletmektedir. Tahran’daki göstericiler “Kürdistan, İran’ın gözü ve nuru” sloganı ile bağırmakta, Meşhed’deki Şiilerin 30 Eylül 2022 tarihinde Belucistan’da öldürülen 80 kadar Sünni için sesler semaya yükselmektedir. Huzistan ise belki de ilk defa “Arap Halkı” dışında halkların dayanışması için bir etkileşime girmiştir. (2) Ama bir de bunun kapalı kapılar arkasında görünmeyen fakat güdülenen bir büyük planlama rehberi vardır. Şunu demek istiyorum. ABD ve İsrail’in elini ovuşturarak beklediği bir durumdur, aslında beklenilen. Neden? Çünkü İran'ı her yönden kuşatacak ve kıyı şeridine ulaşmasını büyük ölçüde engelleyecek, Körfez ve Hazar Denizi'ndeki ana limanlara ve sınır bölgelerindeki bol doğal kaynaklara erişimini kısıtlayabileceklerdir de ondan. Zaten bu konuda Büyük Beyaz Reisin Washington’dan verdiği akıl da budur: “Etno-devletçikler” kurulsun “İran” dağılsın. Küçük parçaları yönetmek kolaydır. Roma İmparatorluğunun “Parçala ve Yönet” (Divide et Empera) ’in ABD versiyonudur, yapılmak istenilen. Yayılmacıların, sömürgecilerin başvurduğu yöntem olarak bilinse de insanlığın yeryüzüne inişinden bu ana dek, hep uygulana gelmiştir. Bu politika sayesinde düşmanı parçalara bölerek; kendilerine tehlike olması önlenmiş, bölünen düşmanın birbirleriyle mücadele ederek güç kaybetmesi sağlanmıştır. Yani? Yanisi şu. Suya sabuna dokunmadan, bir ülkeyi kendi iç sinerjisiyle parçalamak. İran Körfez ülkeleri ve Suudi Arabistan için öteki olma parametresini yitirmiştir. Çatışma Pasifik ve Uzak Doğuya yönelirken ABD şimdi yeni büyük ötekileri bulmuştur. RF ve ÇHC. İran’ı da tasfiyeye karar vermiştir. Bu süreç yaşanmaktadır. 

Gelin şimdi bir çıkarımda bulunalım isterseniz, Ortadoğu’da, özellikle de İran’da kadınları, kenar mahalleleri ve Çarşı/Pazar esnafını yanına almayanın iktidar olma şansı kesinlikle yoktur.” Bu durum bir darbımesel kadar köklüdür, anlamlıdır ve sınanmıştır. Unutmayalım, Şahı deviren kadındır, başörtüsüdür, türbandır, burkadır, çarşaftır.  Molla-Ahund’ların iktidar olmasını onlar sağlamıştır. Velayet-i Fakih anlayışını iktidar kılanlar bu üçlü ittifaktır. Şimdilerde ise 44 yıllık ‘Molla-Ahund’ iktidarını bitirmeye kararlıdır. Ayetullah Humeyni'nin İran’a döndüğü videoyu şimdi Müze olan İran’da kendi evinde seyretmiştim, Tahran ziyaretimde. Onun uçaktan iniş anını sanki oradaymışım da görmüşüm gibi halen de anımsıyorum izlediğim belgesellerden. Öyle bir vakurla, öyle bir huşuyla iniyordu ki, sanki ismiyle müsemma gökten Allah’ın simgesi iniyordu. Sümme haşa, sizleri tenzih ederim teşbihte hata olmasın. Söylemek istediğim; kendisinde öyle bir azamet, öyle bir nüfuz görüyordu ki, hani o kadar kurtarıcı olarak görülüyordu ki, o uçaktan iniş görüntüleri ne kadar da ürpertici idi. Havaalanında mübalağa etmiyorum toplanan iki milyonun üzerindeki halk uçağı havaya kaldırmaya kalkmıştı. Olacak iş değildi tabii ki. 

Öfkenin kaynağı ölümüyle sokakları alevlendiren 22 yaşındaki Mahsa Emini’nin, asıl adı ‘Jina’nın Sakız ilçesinden bir Kürt olması yeni bir Kürt ayaklanmasının da ateşini yakmıştır, tıpkı alanlarda kadınların kızların saçlarını kesip baş örtüleriyle birlikte kestikleri saçlarını yaktıkları gibi. Resimleri protestonun sesi olarak tişörtlere pankartlara yansımıştır. ‘Jina’ nin öldürülmesinin yaktığı ateş yaklaşık iki aydır şu sıralar Türkiye’de eylem yapamayan PeKaKa’nın uzantısı İran’daki Apocuların “Jin, Jiyan, Azadi” (Kadın, Yaşam, Özgürlük) sloganını büyük bir öfkeyle şehir şehir taşımaktadır. İran PeKaKa’sının alandaki yansıması PJAK, KOMALA ve İKDP örgütleri tarafından.  PeKaKa’nın uzantısı PJAK’ın ‘Mahabad Cumhuriyeti’ni bayrağını ulusal bayrak ilan etmesi pek de anlaşılır bir durum değildir. Farslar, Beluciler ve Araplar dahil farklı etnik gruplar “Jin, Jiyan, Azadi” sloganını Farsça “Zan, Zendagi, Azadi”(Kadın, Yaşam, Özgürlük) olarak meydanlara taşımaktadırlar. Hafızalar tazelenmektedir. Silahlı Kürt Ayaklanmaları hatırlanmaktadır. 1847’de Bedirhan isyanı, 1880’de Şeyh Ubeydullah isyanı, 1918’de İsmail Simko isyanı, 1946’da Mahabad Cumhuriyeti, 1979-1984’de özerklik isyanı tarihsel belleği tekrar iktidarın önüne koymaktadır. Görünen odur ki bu konular da oldukça mahir olan rejim de yaşananlar ile Kürt bağını kurarak ayrılıkçı bir görüntü yerleştirmek istemektedir. (3)  

Evet sevgili okurlar, Molla-Ahund Yönetimi çoğunluk Güney Azerbaycan Türkünün de Şii olduğunu esas alarak ancak Pehlevi yönetiminden devraldığı Fars şovenizmiyle birlikte bugüne kadar gelmesini bilmiştir, kendini Acem olarak tanımlayanları “Fars/Şii’ sentezinde birleştirmeye çalışmıştır. İran İslam Cumhuriyeti’nin mayasını daha doğru bir ifadeyle millet-i hâkime (core state)’yi “Fars/Şii” olarak belirlemesi karşı koymaları da beraberinde getirmiştir. Yaşanılan huzursuzluklar şimdilerde etnik temele dönüş olasılığını kendi içinde barındırmaktadır.  Eğer Cin hapsolunduğu şişeden çıkarsa bunu durdurmak mümkün değildir, Sıkılmış macunu tekrar tüpe koyamazsınız, sevgili okurlar.

Dipnotlar

(1) Namıq Musalı, “Kaçarlar Döneminde Türk Kimliği ve Türkçenin Konumu Meseleleri Üzerine”, ASOBİD Amasya Üniversitesi Sosyal Bilimler Dergisi, C. 2, Sa. 4, Aralık 2018, s.133.

(2) Fehim Taştekin, “İran’da isyan, etnik fay hatları ve jeopolitik sıklette son durum”, Gazete Duvar, 31 Ekim 2022; https://www.gazeteduvar.com.tr/iranda-isyan-etnik-fay-hatlari-ve-jeopolitik-siklette-son-durum-makale-1587182/Erişim Tarihi 13.11.2022/

(3) Fehim Taştekin, “Kürt isyanı: Hakikat mi korkutma mı?”, Gazete Duvar, 7 Kasım 2022;https://www.gazeteduvar.com.tr/kurt-isyani-hakikat-mi-korkutma-mi-makale-1588112/Erişim Tarihi 13.11.2022/

Yazar Hakkında:

Esat ARSLAN

Esat Arslan, İstanbul’da 15 Nisan 1947 tarihinde doğdu. İlk ve orta öğrenimini İstanbul’da; yükseköğrenimini Ankara’da tamamlayan Esat Arslan, Savunma Bilimleri, Kamu Yönetimi dallarında yüksek lisans; Türkiye Cumhuriyeti Tarihi dalında doktorasını ise Ankara Üniversitesinde yaptı. Şam Büyükelçiliği nezdinde askerî ataşelik görevinde de bulunan Esat Arslan, Türkiye’ye döndükten sonra doçent oldu.

1997-2005 yılları arasında Bilkent Üniversitesinde, Türkiye Cumhuriyet Tarihi Koordinatörlüğü görevini yürüten Prof. Dr. Esat Arslan; 29 Mart 2000 tarihinde “Türkiye Cumhuriyeti Devlet Övünç Madalyası” ile ödüllendirildi. Ayrıca kendisine, Türkiye–Ermenistan ilişkilerine yapmış olduğu katkılardan dolayı, Avrasya Araştırmalar Merkezi (ASAM) nin bünyesindeki Ermeni Araştırmalar Enstitüsü tarafından «2002 Yılı Özel Ödülü» verildi. 2005 yılında Çağ Üniversitesi Uluslararası İlişkiler Bölümünde göreve başlayan Esat Arslan, 2012 yılına kadar Bölüm Başkanlığı yaptı. 2010-2015 yılları arasında BM nezdinde Uluslararası Askeri Tarih Komisyonu Yürütme Kurulu üyeliği de yapan Esat Arslan, halen Türk Askeri Tarih Komisyonu Genel Kurulu Üyeliğini yapmaktadır. Bu komisyonun üyesi olarak ülkemizi, Güney Afrika, Brezilya, İspanya, İtalya, Portekiz, Bulgaristan ve Çin’de temsil etmiştir. Sekiz kitabı bulunan Esat Arslan 2002-2012 yılları arasında, TBMM Tarih Araştırma Grubu üyeliği sırasında yazmış olduğu 1852 sayfalık üç cilt halindeki «XVI. Dönem Parlamento Tarihi» adlı eseri 2013 Aralık ayında TBMM Meclis Başkanlığı tarafından yayınlanmıştır.

Suriye Devlet Arşivleri, İran Dışişleri Bakanlığı Belgeler Arşivi, Washington Ulusal Arşiv Dairesi ve Amerikan Kongre Kütüphanesinde araştırmalar yapan, Prof. Dr. Esat Arslan, SKYTURK televizyonunda dış politika yorumculuğu ATA Tv. de, ART televizyonlarında her hafta yayınlanan “Bakış Açısı” ve “Vizyoner” programlarının yapımcılığını ve sunuculuğunu üstlenmiştir.

Prof. Dr. Esat Arslan iyi derecede İngilizce, Arapça, orta derecede Farsça, İspanyolca, Makedonca ve uzmanlık seviyesinde Osmanlıca bilmektedir.”

 

Yazarın diğer makalelerinden: