3 Aralık 2022

Yorgunuz hiç olmadığımız kadar. Vücutlarımız yorgun, akıllarımız yorgun, kalplerimiz yorgun. Zaman bereketini yitireliden beri koşuyoruz. İşlerin, güçlerin, düşlerin peşinden. Koştuğumuz yollar düz değil. Çoğu dik yokuş, kimi düşercesine sert bir iniş.  Çıkmazlara doğru meylediyor niyetlerimiz. Yaşama yüklediğimiz anlam ise tek kelime ile “gösteriş”.

Kelimelerimiz kadar düşünür, konuşur ve yazarız. Belki hayallerimiz, hatıralarımız da kelimelerimiz kadardır bilemiyorum. Fakat bildiğim bir şey varsa kelimelere yüklediğimiz anlamların yaşantılarımızla birlikte değiştiği.

“Yorulmak”  fiziksel bir çalışma sonunda bedenimizin durumunu belirtmeye yarayan bir kelime değil artık. Ruhun azâbını, kalbin gazâbını, çağımız insanının ıstırabını ifade ediyor. Eskiden olduğu gibi ayakların taşıdığı, omuzların yüklendiği yükler yormuyor bizleri. Tarlada, fabrikada, şantiyede bükülmüyor belimiz. Artık düşünceler, dertler, sıkıntılar yoruyor. En çok da insanların bed sözü, kem gözü, asık yüzü oturuyor yüreğimizin üstüne.

Eskiden çalışmak yiğitliğin şânı, yorulmak alnımızın akı, helâlinden kazanmak mertliğin nâmıydı. Yorgunluğumuzu muhabbetle demlenmiş tavşankanı çay, gülen bir çehreyle ikram edilen bir fincan Türk kahvesi alıp götürürdü. Yorgunluk şikâyetiyle doktora giden hastaya istirahat verilirdi. Şimdiki gibi hemen tükenmişlik sendromu, kronik yorgunluk, depresyon vb. psikolojik rahatsızlık teşhisi koyulmazdı.

Ne zamandan beri yorulmak psikolojik bir durum oldu diye düşünüyorum. “Yorgunluk” kelimesinin peşine takılıp çocukluğuma kadar gidiyorum. Günlük konuşmalarımızda bu kelimeyi ruhsal durumumuzu ifade etmek için kullanıyor muyduk acaba? Sizi bilmem ama ben hatırlamıyorum. Sadece günlük işlerin verdiği yorgunluktan dert yanan teyzeler geliyor aklıma. Her akşamüstü sokak arasında yapılan sohbetler. Şimdiki tâbirle gurup terapileri. Evin işini bitiren teyzeler çayı ve çekirdeği alıp kapı önüne oturur, saatlerce dertleşirlerdi. Orada derde çare bulunur, tecrübe paylaşılır, el birliğiyle sorun çözülürdü.  Erkekler cami avlusunda, köy odasında ya da kahvehanede aynı muhabbet ortamında halleşirlerdi. 

Bırakın sokak sohbetlerini televizyon programlarında bile uzmanlar çıkıp ruhsal yorgunluk hakkında açıklama yapmıyordu. Depresyon ve stres gibi kavramlar gündem maddelerimiz arasında yer almıyordu. Çocukluğumun programlarında yoğunluğun psikolojik ifadesi şarkı sözlerinde gizliydi. Mesela İbrahim Tatlıses’in 80’li yılların ortasında meşhur olan şarkısında. Ekranda dinlediğim şarkının sokağımızdaki yankısı hala kulaklarımda…

Sıcak bir yaz günü hafif hafif rüzgâr esiyor açık pencereden. Rüzgâr bembeyaz tülleri havalandırıyor. Evin rutin işleriyle meşgulken birden etkileyici bir keman sesi duyuluyor bütün sokakta. Henüz asfaltı atılmamış yolun mıcırlarını eze eze gelen Murat 124’ün, bangır bangır teyp sesi bu. Hacı Murat’ın camlarını yarıya kadar açan şoför abim, bağrı açık beyaz gömleğinin kollarını sıvamış. Bir eliyle direksiyon sallarken diğer elindeki tespihi camdan dışarı sallayarak ağır ağır ilerliyor. Artistik bir şekilde vites atarken, aynı anda gözünün önüne gelen kâküllerini başını arkaya doğru hızla çevirip savuruyor. Dumanlı bakışlar, iç çekişler ve arada “oof anam off” diye söylenerek, İbrahim Tatlıses’e eşlik ediyor.

O eski hâlimden eser yok şimdi

Istırap içinde “yorgunum” şimdi

Tutun kollarımdan düşerim şimdi 

Yalnızım dostlarım yalnızım yalnız”

Anlattığım olayda ilginç olan şey, yorgunluğunun şarkı bitene kadar sürüyor olması. Sonra “Yallah şoför yallah” parçasıyla bütün yalnızlığını ve yorgunluğunu bizim sokağın köşesinde “yallah” ederek diğer sokağa parmaklarını şaklatarak girmesi. Meraklı gözlerle camdan bakan sokak sakinlerinin de  “Allahallaaah… Heyy gidi gençlik” diyerek gülümsemesi, üstelik şimdiki gibi kimsenin dilinden “psikolojisi bozuk, depresyona girmiş” gibi sözler dökülmen.

Bir de Emel Sayın’ın yorgunluğa kattığı incelik geldi aklıma.

"Baharı beklerken ömrüm kış oldu
Gözümde her zaman biraz yaş oldu
En güzel duygular bana düş oldu

Yorgunum dostlarım, yorgunum artık
Vefasız yıllara dargınım artık”

Şarkı sözlerine dikkat ettiyseniz yalnızlık dostlara şikâyet edilmiş. Yorgunların koluna girecek, elini sımsıkı tutacak dostları varmış. Şarkılar, vefasızlığı insanlara değil, yıllara yüklemiş. Şimdilerde yalnızların dostu yok. Yorgunluk ise psikolojik vaka. 

Hızla akan zaman ırmağında sürekli değişiyor değerlerimiz, düşüncelerimiz, kavramlarımız.  Hiçbir şeye tutunamıyoruz. Değişimler yoruyor bizleri. Ardına düştüğümüz dünyevî kazançlar, hayalini kurduğumuz ulaşılmaz hayatlar bizleri hakîkatimizden koparıyor. Hakîkatinden uzaklaşan gönüllerimiz el_Hayy olan, hayat veren, can bahşeden, mânevî enerji kaynağından da uzaklaşıyor. Gönül mânevî lezzetlerden beslenmeyince köhne, yıkık, yorgun bir harabeye dönüyor. İşte o vakit ruhlar yoruluyor, gönüller daralıyor, depresyonlar artıyor.

Hz. Mevlânâ psikolojik yorgunluğu bakın nasıl tarif etmiş?

Hazret Mesnevî’sinde dünyayı denize, insanı da gemiye benzetir. Geminin ayakta durabilmesi için (suya) denize ihtiyacı vardır. Ancak gemi delikse su alır ve batar. Sağlam bir gemiyse güvenle ve rahatlıkla yol alır. Menzile hırpalanmadan, yalpalanmadan, yorulmadan ulaşır.

Bu örnekteki dünyadan maksat üzerinde yaşadığımız Dünya değil elbet. Dünya; mal, mülk kısacası Allah’tan gayrı her şey. Dahası hevesler, arzular, hırslar... Gemiden kasıt gönlümüz. Nazargâh-ı ilâhi olan kalbimiz. Kalp gemisini târumar eden ise doyumsuz isteklerimiz, kazandıkça azgınlaşan nefislerimiz, hep daha fazlasını isteyen aç gözlerimiz.

Bu benzetmeyle Mevlânâ bize şunu söylüyor: “Bu dünyada sana lazım olan kazanç için çalış çabala. Ya da sana verilen nimetleri kullan, onlarla ilerle, yaşamını sürdür. Fakat kalbini dünyalık sevgilerle harap etme. Nimeti verenin Allah olduğunu unutma. Sana verilmiş olanın şükrünü yerine getir. Mal ve mülkün amaç değil, araç olduğu hatrından çıkmasın. Kalbin hırs ve tamah ile yara almasın.” 

Hz. Mevlânâ’nın metaforlar kullanarak dile getirdiği gerçekliği, Şemseddin Sivâsî Hz. şu beytinde özetlemiş:

“Sür çıkar ağyârı dilden tâ tecellî îde Hakk

Pâdişah konmaz sarâya hâne mâ’mûr olmadan”

Unutmayalım ki geçmez dediğimiz sıkıntılar bir gün geçecek, bitmez zannettiğimiz dertlerimiz bitecek. Gâh azgın dalgalarla boğuşacağız, gâh süt liman yol alacağız.

Şu dünya denizinde, gönül gemisiyle, teslimiyet yelkenini açıp menzile ulaşalım. Kalbimizin pak, yüzümüzün ak ve çaresiz yorgunluklardan ırak olmayı niyaz edelim. Dünyadan ihtiyacımız kadarına kanaat edip,  dâimi huzura erenlerden olalım efendim.                                                                                                    

Sevil DAĞCI

            

Yazar Hakkında:

Sevil DAĞCI