3 Aralık 2022

 

Kitaplarımı karıştırırken çoktan beridir elime almadığım  Nejat Muallimoğlu’nun 1973 yılında yayımlanmış olan Bir Türk Vatana Döndü kitabını raftan çıkardım. Aldığım tarih 1977. Büyük boy, 700 küsur sayfa olan bu kitap bana hatıralarımı canlandırdı. Bu kitapla birlikte o zaman sahip olduğum kitapları paketlediğim günleri, nerelerden nerelere taşıdığımı hatırladım. Bulabildiysem kolilerde, koli bulamadıysam çuvallarda taşıdığım kitaplar. Kendime benzettiğim, kendim olan kitaplar. Zamanla bazı sayfalarına işaretler koyduğum kitabın sayfalarını yeniden karıştırmaya başladım. Bir dönem kültür bakanlığı yapmış olan Cihad Baban önsözünü yazmış. Önsözün girişine de John Stuart Mill’den bir alıntı yapmış. Bu alıntıyı sizlerle paylaşmak istedim:

Herhangi bir fikir üzerinde bütün insanlık, tek bir kişi hariç, aynı düşüncelere sahip ise ve o bir tek kişinin eline kuvvet geçtiği takdirde beşeriyeti susturmağa çalışması nasıl affedilemezse, beşeriyetin de kendinden farklı düşüncelere sahip o insanı susturmağa çalışması hiçbir zaman mazur görülemez.”

Bu cümlenin temelindeki fikirler aynı zamanda bütün insanlığın tarihsel gelişim içerisinde karşılaştığı sorunlardan biridir. Her iki anlamda da tarihte bu sorun yaşanmıştır. Unutuldukça veya yok sayıldıkça da yaşanmaya devam edilmektedir. Yani bazan kuvveti eline geçiren kişi halkını, gücü yetmişse insanlığı susturmak adına insanlık dışı uygulamalara başvurmuştur. Yakın tarihte Hitler, Musolini ve benzerleri gibi. İnsanlığın kendinden farklı düşünenleri korkutma, sindirme, dışlama veya öldürme yoluyla susturması da tarihte yaşanmış ve zamanımızda da yaşanmaktadır. Her iki örneğin insanlığın ezeli ve devam etmekte olan bir sorunu olduğu bir gerçektir. Öncelikle bu gerçek kabul edilmeden ne içinde yaşadığımız toplumun ne de insanlığın  her anlamda -kültürel, siyasal, hukuksal, teknolojik vb.- gelişimini olgunlaştırabileceği düşünülemez. Düşünülse de bu durum gerçeklerden çok uzakta kalır. Diktatörler kadar topyekûn çıldırma davranışları gösteren, kendileri gibi düşünmeyen ve yaşamayanları insanlık dışı şekilde cezalandırmaya veya öldürmeye çalışan bazı cemaatler, topluluklar da hoş görülemez. Her iki uç daima insan olmanın ve insanlığın baş belası olmuştur.

Kitaplarımı karıştırırken zamanında okuyarak bazı cümlelerin altını çizmiş olduğuma daha da sevindim. Birçok kitabı yeni baştan tekrar okuyamayacağıma göre daha önce okuyarak sayfalarına nazikçe ve kendimce işaretler koyduğum fikirleri okuyunca hemen hemen kitabın çoğunluğunu hatırladığımı fark ettim. Yıllardır hep düşünürdüm, benim için okuduğum bir kitap yeni yayınlanmış aynı kitaptan neden bana daha değerli geliyor diye. Zaman zaman kendi kendime sorduğum bu sorunun şimdi  daha açık cevabını bulduğumu anlıyorum. Eski kitaplarımı karıştırırken rahmetli Ayhan Songar’ın Çeşitleme adındaki eserinde de bazı cümlelerin altını çimiş olduğumu gördüm. Songar bir psikiyatrist olmasına rağmen edebiyattan, sanattan uzak durmayan hatta yazılarında ve bazı eserlerinde o akıcı Türkçesi ile anlatmak istediğini çekici hale getiren bir edebiyatçı olduğunu da göstermiştir.

Hangi yılda okuduğumu hatırlamıyorum ama 1981 yılında basılmış bu kitabın “Ruhi Dengesizlikler ve Ekonomi” başlıklı bölümünde “Toplumdaki ruhi dengesizliklerin sebebi, hayat pahalılığının kişiler üzerindeki tesirleri…” diye devam eden paragrafın altını çizmişim. Şimdilerde toplumda yaşanan gerginlikler, ekonomik sarsıntı bu cümleler üzerinde tekrar düşünmeme sebep olduğu için bunu alıntıladım. Ancak “hala… hala toplum bu durumda?” sorularına cevap bulamayanlar için Songar yıllar önce altını çizdiğim şu cümlelerle cevap vermiş: “… Bir fikrin herkesçe kabul edilmesi, onun saçma olmadığını ispat etmez… Propagandanın en geçerli kurallarından biri, ne kadar yanlış olursa olsun, bir hükmün veya bir fikrin tekrarlana tekrarlana kabul ettirileceğidir. Meşhur atasözümüz de aynı şeye dikkat çekmez mi? Bir insana kırk gün deli deyin sahiden deli olur.”

Konu topluma gelmişken Ayhan Songar’ın adı geçen yazısının içinde insanın bitmeyen ve bitmeyecek olan yükselme arzusunun, daima elde etme açlığının bir bunalıma sebep olacağını da işaret etmiş olduğunu hatırlatalım. Nitekim bu yazısının içinde altını çizmiş olduğum şu cümlelerde aynı zamanda önemli bir tespiti vurgulamaktadır. Songar soruyor: “Yalnız şunu iyi bilelim ki, bilgisizlik, ahlaksızlık, eğitimsizlik ekonomiden çok önce gelir. Bugün şiddetli bir kültür ve ahlak buhranının sancılarını çekiyoruz. Bu insanların ceplerini parayla doldurun, birdenbire iyi huylu, ahlaklı, geçimli birer vatandaş mı olacaklarını sanıyorsunuz?”

Bu soruya “evet” diyenler çıkabilir ama bilgi, ahlak, eğitim ihtiyacının toplumlar için öncelikli olduğunu kimse dışlayamayacaktır. Zaten bunlar toplumumuzda dışlanmasa da “mış gibi” yapıldığı, içi doldurulamadığı, politize hale getirildiği için zihinsel, bilimsel, kültürel seviye kaybı, hatta kültürsüzleşme devam etmektedir. Bazı yazılarımda sıkça vurguladığım gibi bizim toplum olarak sorunumuz şu veya bu iktidardan da çok her şeye ve her konuya “mışlarla” yaklaşmada yatmaktadır.

Kitapları karıştırırken ister istemez bazı düşünceler de başımıza üşüşüyor. Bir öneri olarak değil ama bir deneyim olarak daha önce okuduğunuz kitaplarda altını çizdiğiniz, işaret koyduğunuz cümleleri okuyunuz diyebilirim. Bu cümlelerde biraz toplumu, biraz kendinizi biraz da fikirlerin zihninizde çaktığı şimşekleri bulacaksınız. Belki de sorunların farklı yüzünün hala devam ettiğini, düşüncelerinizin dünden bugüne gelişerek değiştiğini de göreceksiniz.

Yazar Hakkında:

İhsan KURT

Yazarın diğer makalelerinden: