3 Aralık 2022

         Bir milletin en değerli varlığı, o milletin dilidir. O milletin bütün kültür birikimi, tarih sahnesinde göründüğü günden beri yaptıkları, sahip olduğu, savunduğu ve geliştirdiği değerler, kısaca; milletin HERŞEYİ, o milletin DİLinde yaşar.

        Dilimizi konuşurken ve yazarken kullandığımız kelimelere ÇOK dikkat etmeliyiz: “uslub-u beyan, ayniyle insandır” denilmiştir; “insanın, dili kullanmakta tuttuğu yol; kendini ifade eder, kişiliğinden bir kesittir” demektir.

    Türkçemizde kullanılmakta olan bazı kelimelere dikkat çekelim istedik. Ha, sırası gelmişken: “Türkçe” diyoruz; “Türk Dili” demiyoruz: bu ifadede, Türk Dili’nin NASIL kullanıldığına, kullanılması gerektiğine vurgu yapılmaktadır, Türk Milleti, bu konuda duyarlı davranmıştır. “Türkçe konuşmak”; “Türk gibi, Türk nasıl konuşuyorsa, öyle konuşmak” demektir. Bu özelliğin, başka hiçbir dilde olduğunu sanmıyorum; Yeryüzündeki en köklü milletlerden biri olan milletimizin dili için gösterdiği bu titizlik, kayda değer. Avrupa’nın, “gelişmiş” kabul edilen milletleri, dilleriyle ilgili titizliği, yüzyıllar sonra gösterebilmişlerdir.

        Kelimeler, zamanla ANLAM DEĞİŞİKLİĞİNE UĞRUYOR. Bundan dolayı, sözlük veya etimolojik sözlük hazırlanırken; bir kelimenin anlamı açıklandığında, o kelimenin, hangi yüzyılda, hangi anlamda kullanıldığı mutlaka belirtilmelidir. Sözgelişi, “yavuz” kelimesi 16. Yüzyılda, “yaramaz, dayatıcı, zorba” gibi bir anlamda kullanılıyordu. Büyük Osmanlı Sultanı, Halife Selim Han (1512-1520) için, o yüzyılda yazılmış Osmanlı kaynaklarında, bu sıfat/nitelik KULLANILMAMIŞTIR, ona bu sıfatı/niteliği, hasımları, ona karşı olanlar kullanmışlar, nasılsa yerleşmiştir. Türk milleti, bu cesur ve usta diplomat Padişahı öyle sevmiş, benimsemiştir ki, “yavuz” kelimesine anlam değiştirtmiştir: günümüzde “yavuz”; “azimli, tuttuğunu koparan, becerikli, sarsılmaz kararlı” anlamında kullanılmaktadır.

        GURUR kelimesinin Arap dilindeki anlamı: “aldanmak, aldatmak”tır. Bu dilde “edilgen, dönüşlü” fiil (eylem) masdarı yoktur: etken fiil masdarı kullanılır, “edilgenlik”, “dönüşlülük”, fiilin yapısı değiştirilerek anlatılır.

        Fitnevizyon kanallarından birinde, hangi “kendi kültürümüzden kopuk, bir Batı dilini, Türk dilinden daha iyi bilen”, yüzü güzel, bedeni mütenasip fakat kafasının içi ‘yabancı’ kültür işgaline uğramış  bir SUNUCU, İngiliz dilindeki “öğünçlü”, “nobran (yardım istemeyen)”, “kibirli” gibi anlamlara gelen “proud” kelimesini, “gurur” diye dilimize aktarmışsa,  “kitle iletişim aracı”ndan öyle gelip yayıldığı için, bu YANLIŞ kullanılış böyle kullanılır hale gelmiştir. Bazı görevliler, politikacılar da; başarılan bir iş için gururluyuz/aldanmaktayız demektedirler; kullandığımız kelimeler üzerinde DÜŞÜNMEZ isek, böyle olur.

        Oysa, aynı kökten türemiş olan, ‘aldanmış, gurura, kibire kapılmış’ demek olan mağrurkelimesini Türk milleti, Cihana hükmeden Osmanlı Padişahlarına ‘alkış olarak’; “mağrur olma Padişahım, senden büyük Allah var” diye kullanırdı.

         Kitleye hitab eden kanalların çoğunda, sunucu olarak; bu milletin dilindeki kelimeler hakkında daha iyi bilgi sahibi olan Türk Dili ve Edebiyatı veya Arap - Fars Dili mezunu gençler yerine, “bir Batı dilini biliyor diye” kolej bitirmiş, kendi kültürüne az çok yabancılaşmış olanlar kullanılınca böyle tuhaflıklar, acıklı durumlar ortaya çıkabiliyor: Türkçede bin yıldır kullanılan kır at yerine; İngiliz dilindeki “white horse”u, bayaz (!!!) at diye çevirerek söylerler, (“ata binmek” değil; doğru söylem: “at binmek”dir) bu YANLIŞ söyleyiş yayılır, milletin, “sihir” karşılığı “büyü” demekte olduğundan gafletle, “black magic”i “kara büyü” diye aktarırlar. (Tanzimat’tan beri süregelen şaşkınlık belirtilerinin son örnekleri.)         

         On altıncı Yüzyıldaki iki Emperyalist, Hristiyan kavimden biri olan İspanyol kafiri’nin, (öteki, Osmanlı’nın “Portakal (Portugal) kafiri” dediği Portekiz’dir) saçı, sakalı kırmızıya çaldığı için Baba Oruc’a, onun 1518 yılında şehid olmasından sonra da kardeşi Hızır Hayreddin Paşa’ya; aşağılamak için taktığı “Barba Rossa” (kırmızı sakal: korkunç “Mavi Sakal”ı çağrıştırmak için) lakabını, bizdeki BİLİNÇSİZ birileri aynen dilimize aktarmıştır. On altıncı Yüzyılda yazılmış Osmanlı Türkçesi kitaplarda, bu münasebetsiz kelimeyi BULAMAZSINIZ. (Doktora tezim: “Tunusta Osmanlı Hakimiyeti” konusundadır; bu kahraman deniz akıncılarıyla ilgili yazma ve basma eserler elimden geçti, onun için bu kesin ifadeyi kullanıyorum.)

        Türkçemizde, ihtiras, muhteris kelimeleri, pek olumlu anlamda kullanılmaz. “İhtiras” karşılığı, artık “tutku” kelimesi kullanılıyor. Muhteris de “gözü yukarıda, hakketmediği şeyleri isteyen” gibi bir anlamda kullanılıyordu. İngiliz dilindeki, “ihtiras” karşılığı ambition kelimesi ise; “başarılı olmak, kudret sahibi olmak için güçlü arzu” gibi anlamlara gelir ve ÇOK İYİ bir nitelik olarak kabul edilir. Tabii, bu kavmin zihninde “Hak” kavramı olmadığı, dolayısıyla, dilinde de bu kavramı karşılayacak kelime bulunmadığı için, ambition sahibi, ambitious kişi, yükselme, başarılı olma yolunda, “hemen her şeyi” de yapar: onun “Hak” duygusu, kavramı yoktur ki! bunun bir yansımasını, ortaya çıkışını, her gün görüyoruz: Tanzimat’tan beri, ticaretimiz de “Avrupa normlarına göre” ayarlandığından, “reklam” da, Avrupa ticaretinin “olmazsa olmazı” olduğundan, her gün, telefonunuza rahatsız edici, bıktırıcı “reklam” anonsları gelir: bu, ambitious şirketlerimizin marifetidir. (Eskiden, pazarda, Yahudi pazarcılar bağırıp çağırarak müşteri elde etmeğe çalışır, Türk, sessiz, vakarla, malının başında otururmuş, müşteri yine gelirmiş.)

Tekrar belirtmek gerekir: aşşşşşağılık duygusu eseri ve mamulü olan -sel,  -sal eklerini, Türkçenin gücünü bilen, buna inanan bilinçli kişiler asla kullanmamalı. Türkçenin yapısı, Sıfat Tamlaması’ndan çok İsim Tamlaması kullanmağa elverişilidir. 

         Çevre temizliği diyeceğimiz yerde çevresel temizlik demek gerekmez. 

         (Yer)Küre ısınması demek varken, küresel ısınma demek de ne oluyor?

         Kamu alanı diyeceğimiz yerde NİÇİN kamusal alan diyecekmişiz?

         Şehir hayatı demek varken, kentsel yaşam demek, ne iştir? “şehir” yerine “kent” diyenler, Soğdça olan bu kelimenin Türkçe olduğunu zanneden diploma hamalları ve onlara uyanlardır. Bir de buna, Avrupa dilinden -sel eklemekteki aşağılık duygusuna, çifte zavallılığa ne demeli?

         Türkçe cahili bir zevk fukarasının uydurduğu anlaşılan kentsel dönüşüm ucubesi yerine şehir yapılanması desek, çağın çok mu gerisinde kalacağımız sanılıyor?

        Evsel atık diyeceğimize, ev atığı desek olmaz mı? günaha mı gireriz?

        Arapçadan alıp 1000 yıldır kullandığımız nisbet (mensubiyet, aidlik) bildiren i yerine, onu atıp asırlarca savaştığımız Avrupalı’nın dilinden -sel,  -sal ekini almaktaki psikolojik hastalığın adı ne ola?

        Bu, Avrupa’lı -sel, -sal eki’nin kullanılmasındaki “çağdaşlaşma”, “Avrupa’lıya benzeme” özentisinin altında yatan psiklolojik motif çoook tehlikelidir ve insanları gülünç duruma düşürür. Son günlerde İnternette görüntüleri dolaşan Arabistan’lı kadınların masa çevresinde dizilmiş sandalyelere oturup konken oynayarak, kendilerinin (gereği varmış gibi) “çağdaş”, “uygar (!) ülkelerdeki hemcinsleri gibi olduklarını zannetmelerinin psikolojik motifi de (güdücüsü) aynıdır: adıyla, sanıyla; inferiority complex (aşşşşşşşşağılık duygusu) dur.

***

16 Kasım 2022

Yazar Hakkında:

Mehmet MAKSUDOĞLU

Mehmet MAKSUDOĞLU

Mehmet Maksudoğlu, Eskişehir’de Kırım kökenli bir âile içinde doğdu. İnkılâp İlkokulunu, Eskişehir  Lisesini ve Ankara Üniversitesi İlâhiyat Fakültesini bitirdi. İzmir İmam-Hatîp Lisesi’nde Meslek Dersleri Öğretmeni olarak Arapça, Farsça, İngilizce ve Hadîs öğretti. Ankara Üniversitesi İlâhiyat Fakültesi’nde İslâm Târihi Asistanı oldu. Tunus’ta doktora tezi ile ilgili malzeme topladı, dilbilgisini bildiği Arapça'nın pratiğini yapmak imkânını buldu. Dördüncü sınıfına kabûl edildiği Burgiba Yaşayan Diller Enstitüsü Arapça Bölümü’nü bitirdi. Türkiye’ye dönüp İstanbul, Başbakanlık Osmanlı Arşivinde belge inceledi. "Tunus’ta Osmanlı Hâkimiyeti" konulu doktorasını verdi. İngiltere’de, University of Cambridge’de Faculty of Oriental Studies’de Türkçe öğretti, orientalistlerin nasıl yetiştirildiklerini gördü. Türkiye’ye dönüp Diyânet İşleri Başkanlığına bağlı olarak İzmit, Ankara ve İstanbul’da vâizlik yaptı. Marmara Üniversitesi'nde 1983 yılında Yardımcı Doçent, 1986 da Doçent ve 1995 yılında Profesör oldu. İzinli olarak gittiği Malezyadaki International Islamic Universty’de 4 yıl (1991-95) Târih ve Medeniyet Bölümü başkanlığı yaptı, Osmanlı Târihi öğretti. Orada iken yazdığı Osmanlı History adı geçen üniversite tarafından bastırılıp (1999) textbook olarak kullanıldı. Marmara Üniversitesi İlâhiyat Fakültesi’nde bir yıl daha öğretim üyeliği yaptıktan sonra Eskişehir Osmangazi Üniversitesi İlâhiyat Fakültesi kurucu dekanı olarak Eskişehire gitti. 2004-2005 öğretim yılında izinli olarak gittiği Kazakistan’ın Türkistan Beldesindeki Hoca Ahmed Yesevî Milletlerarası Türk-Kazak Üniversitesinde, Hollanda Rotterdam Milletlerarası İslâm Üniversitesinde bir dönem öğretim üyeliği yaptı.

Yazarın diğer makalelerinden: