21 Eylül 2023

‘Dinler Tarihi’ne şöyle bir bakıldığında hemen ilk bakışta şu önemli tespit yapılabilir. Evrimsel çizgi olarak İranlı toplumbilimci ve İslam düşünürü Ali Şeriati’nin de belirttiği gibi İbrahimî dinlerin doğuşu coğrafya ile ilişkilendirilir, Yunan Paganizmi ile Hinduizm-Budizm sentezi üzerinde ağırlıklı olarak durulur. Kitaplı dinlere bakıldığında ise, bütün kitabî dinlerin en ayırıcı özelliklerinden birisinin de öncelikle mitolojik hikayelerin imbiklenmiş olduğu gerçeğidir. Malum her kitabî din de sadece bu hikayelerin varlığını ortaya koymakla kalmaz, aynı zamanda kendi mitolojik hikâyelerinin ahlakî davranışın daha iyi etkileyebileceğini kanıtlamaya çalıştığı tespit edilebilir. Pratikte ise din adamları vasıtasıyla dinlerin birbirinden üstün görme çabasıyla ortaya konulan mücadele çekişme ve gerilim üretmiştir. O kadar ki, açık seçik bu mücadelenin varlığı ve de dayatma derecesindeki ortaya konulan gerilimin asırlar boyu devam ede geldiği de söylenebilir. Bundan da öte bu dayatmanın din savaşlarına kadar vardırıldığı ve de din savaşlarında aynı inancı paylaşan insanların aralarında çıkan çatışmalarda, örneğin Protestanlar ve Katolikler arasındaki gerilim sonucu 1572’deki Aziz Bartholomew Katliamı gibi soykırım derecesinde kanın da dökülmüş olduğu da görülebilir. Hatta o kadar ki bu cinayetler sonrası Paris’te yaklaşık 5.000 Protestan'ın öldürüldüğü, rezonatik bir olgu ile Paris katliamının diğer kentlere sirayet ettiğinde bu sayının 25.000-30.000 ulaştığı gerçeği insanı bir o kadar etkiler. Bu durum hemen hemen bütün kitabî dinler için geçerlidir. Dinlerin inhiraflaşmasının, dinden sapılmanın, doğru bir deyişle tarikatlaşmanın doğal bir sonucudur. 

Öte yandan uhreviyata dünyeviliğin daha doğrusu dine siyasetin sokulmasıyla dinin mistik destansı tarafından yararlanarak inananlar kontrol altına alınmaya çalışılmıştır. Siyasetin dini kontrol sürecinde, mitolojinin soyuttan somuta indirgenmesinden doğan farklılık dinlerden mezhepleri ve akabinde tarikatları doğurmuş olduğunu da bir yerlere not edelim. Bu durum bütün kitaplı dinlerin geleneksel yazgısıdır. Evrensel din önce mezheplere ancak yönetsel bir olgu olarak da mezheplerden tarikatlara dönüşüm göstermiştir. Unutulmaması gereken ise gerek batıda gerekse doğuda tarikatların merkezî yönetimin itici gücünü oluşturmuş olmasıdır. İtaat ve biatı koşulsuz uygulamak isteyen, monarşik ve feodal yapılar bunu zorunlu görmesinden kaynaklanmaktadır.   Bir başka ifadeyle gücün tek elde toplanmasını isteyen dünyevi yönetsel olgu, uhreviyatla iş birliği içerisinde olduğunda daha da güçlenmiştir. İslam dünyasına bakıldığında, iktidarla iş birliği içerisinde olmak tarikat liderlerini de güçlendirmiştir. Bu şekilde çift taraflı her iki tarafın yararına kullanılabileceği bir kutsal ittifaka da gidilmiştir. Diğer bir deyişle yaşanılan alanda, mahallede tekke ve zaviyeler tarikatların eğitsel yönünü ortaya koyarken, mesleki örgütlenmede ise loncalar ve lonca teşkilatı toplumun üretsel faaliyetleri kontrol altına alınmıştır. İşte bu şekilde iktidarın desteğindeki tarikat şeyhleri kanaat önderi olarak yerlerini güçlendirmişlerdir.  Tarikat liderlerinin ürettiği dinî yorumlar dinin temel hükümlerinin değil, içinde bulundukları toplumun üretim yapısı ve toplumsal örgütlenmesinin ihtiyaçlarına cevap vermiş olmasıdır. İşte bu nedenle Osmanlı ekonomik ve toplumsal düzeninin kendini yenileyememesi ve yaşam gücünü zaman içerisinde yitirmesi sonucunda Anadolu’nun eski kültür merkezleri birer kasabaya dönüşmüştür. (1)  

Mütedeyyin Müslümanlığın, uhreviyatın en samimi, gönülden, yürekten gelen kalbî yolu tasavvuftur. Malum, tasavvufta “Hakikat”e ulaşmada 4 kapı ve her kapının Musa Peygamberin 10 Emir (Evamir-i Aşara)’inden esinlenerek 10 makamı vardır. Tasavvufun dört kapısı “Şeriat, Tarikat, Marifet ve Hakikat”tir. Öğreti olarak bu kapılar birer birer geçilerek “Hakikat”e, ilahî varlığa, Allah’a ulaşılır. Öğrencilerinden biri Mevlana’ya sormuş;

“Efendim, bu 4 kapı meselesini ben pek anlayamıyorum. Bana anlayabileceğim bir lisanla anlatır mısınız?

Mevlâna:

“Şimdi bak, karşı medresede dersini çalışan dört kişi var ve hepsi rahlelerine eğilmiş. Sen git bunların hepsinin ensesine bir şamar at, sonra gel sana anlatayım.”

Öğrenci gitmiş, birincinin ensesine bir tokat akşetmiş. Tokadı yiyen derhal ayağa kalkıp arkasına dönmüş ve daha kuvvetli bir tokatla Mevlana’nın öğrencisini yere yıkmış. Öğrenci dayağı yemiş, geri dönecek ama hocasına itaat var, devam etmiş. Yaradan’a güvenip ikinciye de bir tokat akşetmiş. O da derhal ayağa kalkıp elini kaldırmış. Tam tokadı vuracakken vazgeçip yerine oturmuş. Öğrenci devam etmiş, üçüncüye de bir tokat atmış. Üçüncü şöyle bir kafasını çevirip baktıktan sonra çalışmasına devam etmiş. Dördüncü, tokadı yemesine rağmen hiç oralı bile olmadan çalışmasına devam etmiş. Öğrenci Mevlana’ya dönmüş, olanları anlatmış.

Mevlâna;

“İşte sana 4 kapı meselesini anlaman için istediğin örnekler….

– Birinci, şeriat kapısını geçememiş biri idi. Şeriatta kısasa kısas olduğu için, tokadı yiyince kalktı, aynısını sana iade etti.

– İkinci, tarikat kapısındadır. Tokadı yiyince o da kalktı, tam tokadı iade edecekti ki, tarikat öğretisinde verdiği söz aklına geldi. “Sana kötülük yapana bile iyilik yap”. Onun için döndü, oturdu, çalışmasına devam etti. 

– Üçüncü, marifet kapısına kadar gelmiştir. İyinin ve kötünün tek Yaradan’dan geldiğini bilir, inanır. Yaradan bu kötülüğe hangi iblisi alet etti diye merakından şöyle bir dönüp baktı.

– Dördüncü, hakikat kapısını da geçmiştir. İyinin ve kötünün tek sahibi olduğunu ve aynı olduğunu bilir. Onun için dönüp bakmadı bile…

Neden? Çünkü Hakikat kapısının makamları bunu açıkça teyit etmekte ve göstermektedir: 1. Alçakgönüllü olmak, 2. Kimsenin ayıbını görmemek, 3. Yapabileceğin hiçbir iyiliği esirgememek, 4. Allah’ın her yarattığını sevmek, 5. Tüm insanları bir görmek, 6. Birliğe, yönelmek ve yöneltmek, 7. Gerçeği gizlememek, 8. Mânâ’yı bilmek (İnsanın evrendeki yeri ve Allah’ı anlamak), 9. İlahi sırrı öğrenmek (Metafizik alana, görerek şâhitlik etmek) ve 10.İlahi varlığa ulaşmak. (2)

Türkler bazı yazarların yazıp çizdikleri gibi, kılıç zoruyla değil içinde Ehl-i Beyt imamlarının da bulunduğu tasavvuf büyükleri vasıtasıyla İslam’la müşerref olmuştur. Türk tarihinde Ahmet Yesevi, Kutbeddin Hayder, Hacı Bayram-ı Veli, Âhi Evran-ı Velî, Abdal Musa Sultan, Taptuk Emre, Sarı Saltuk Baba, Aziz Mahmud Hüdâi 1000 sene sonra da 2000 sene sonra da hatırlanacak büyük tasavvuf erenleridir. Türklerin İslam yorumu 72 millete bir nazarla bakan”, insana doğayla, Tanrı’yla ve diğer insanlarla barışık bir hayatı öğreten, şehvet, şöhret ve servet hırsını değil, ilahî aşkı, dayanışmayı ve paylaşmayı önceleyen bir bakışla bu alp erenler tarafından yoğrulmuştur. Tasavvuf her kişinin kendi kişilik özellikleri ve yaşam tarzına uyumlu bir kişisel gelişim yoludur. Amacı da ilahî hakikate ulaşmış, çevresinde örnek gösterilebilecek olgun insan, insân-ı kâmil olmaktır, üretmektir. (1)  

İnternette dolaşan ve birçok ünlü gazetecinin hiçbir incelemeye tabi tutmadan yazılarının içeriğine aldığı Mustafa Kemal Atatürk'ün tarikatlara meydan okuyan 17 Aralık 1927 tarihli konuşması bir düzmece metindir. Ayrıştırıcıdır, kutuplaştırıcıdır. Aslında Mustafa Kemal Atatürk'ün gerçek öngörüsü daha da etkili olan 30 Ağustos 1925 tarihinde Kastamonu’da yapmış oluğu ikinci konuşmasındaki sözleri tüm yukarıdaki anlatıları bütünleştirici ve betimler mahiyettedir: 

“Efendiler ve ey millet iyi biliniz ki Türkiye Cumhuriyeti şeyhler, dervişler, müritler, mensuplar (doğrusu mensuplar, meczuplar değildir) memleketi olamaz. En doğru ve en hakiki tarikat, “tarikat-ı medeniye” (Medeniyet Tarikatı)’dir. Medeniyetin emir ve talep ettiğini yapmak insan olmak için kâfidir. Rüesa-yı tarikat (tarikat reisleri) bu dediğim hakikati bütün vuzuhuyla idrak edecek ve kendiliklerinden derhal tekkelerini kapayacak, müritlerinin artık vasılı rüşt olduklarını elbette kabul edeceklerdir.” (3)

Görüldüğü üzere, Mustafa Kemal bir sürtüşme ve çatışma içerisinde bulunmadan,  tarikatlara meydan okumadan kapatma göreviyle de tarikat reislerini görevlendirmiştir. Onun endişesi tarikatların cemaatler evrilmesindendir. Onun için Cumhuriyetin kurulmasıyla öncelikle Cumhuriyetin laikleştirilmesine birinci öncelikle eğilmiştir.  Türkiye Cumhuriyeti’ni laikleştiren 3 Mart 1924 tarihinde kabul edilen 429, 430 ve 431 numaralı yasalarının en can alıcı ortak noktası kışlanın, caminin ve okulun siyaset dışına çekilmesi ve politikanın dışında tutulması olmuştur. Bir başka deyişle, bu hareket Osmanlı Devleti’nin bekasında onulmaz yaralar açan deyim yerindeyse “kışlada, camide ve okulda” siyaset yapılmasının önüne set çekilmesi hareketi olarak Türkiye Cumhuriyeti tarihinde önemli bir kilometre taşı olarak yer almıştır. Bu nedenle belki de bir laiklik üçlemesi olarak, 3 Mart 1924 tarihinde çıkarılan Türkiye Cumhuriyetin laikleştiren yasalardan birincisi; 429 Sayılı: Şer’iye ve Evkaf ve Erkânı Harbiye-i Umumiye Vekâletlerinin İlgasına Dair Kanunu’dur. Bu yasa ile birer siyasi makam olarak cami ve kışla devlet çatısı altına alınarak bugünkü Diyanet İşleri Başkanlığı, Vakıflar Genel Müdürlüğü ile Genelkurmay Başkanlığı’nın ilk temeli de atılmıştır. Bu kanunla; Şeriye ve Evkaf Vekâleti (Bakanlığı) kaldırılmış, din işleri ile devlet işlerinde birbirinden ayrıştırılarak cami siyasetin dışına alınmıştır. Şer’iye ve Evkaf Vekâletinin kaldırılması ile buradan mekteplere ve medreselere ayrılan vakıflara ait kaynaklar, ulusal eğitim bütçesine geçirilmiştir. Bir bakıma bu yasayla dinin ekonomiden de elinin çekilmesi amaçlanmıştır. Daha doğru ifadeyle dünyevileştirilmiş olan din olgusu gerçek yerine uhreviliğe ve ilahiyat alanına yeniden kazandırılmıştır.

Bir riyaset olarak Bakanlar Kurulu çatısı altında bulunan, bir bakanlık olarak yapılandırılan Genelkurmay Başkanlığı da "siyasal yönetim" den ayrılması kabul edilmiş, devlet çatısı altında siyaset dışılığa kavuşturulmuştur. Bu önemli yapısal süreç de Türkiye Cumhuriyeti’ni laikleştiren yasaların eseridir.

430 Sayılı: Tevhidi Tedrisat Kanunu’yla da okul siyasetin dışına alınmıştır. Bir başka deyişle eğitim kurumlarına, ağırlıklı olarak ulusal bir nitelik kazandırıldığı gibi, siyasetin dışına alınması da bu şekilde gerçekleştirilmiştir. Birbirine kapalı zıt üç yaşam tarzını hedefleyen, üç ayrı kanaldaki eğitsel faaliyet içerisinde "birbiri ile devamlı çatışma halinde bulunan insan" tek bir modelde birleştirilerek, cumhuriyetin bekası ve geleceği garanti altına alınmıştır. Bu yasa ile üç ayrı eğitim sistemi birleştirilmiş, çağın gerisinde bulunan birinci kanaldakiler kapatılmış, ikinciler geliştirilmiş, üçüncüler ise Millî Eğitim Bakanlığının denetim ve gözetimine alınmıştır. "Öğretimin Birleştirilmesi" anlamına gelen bu yasayla Özel Vakıflarca yönetilen tüm medrese ve mektepler Eğitim Bakanlığına bağlanmıştır.

30 Kasım 1925 tarihinde 677 sayılı Tekke ve Zaviyelerle Türbelerin Seddine ve Türbedarlıklar ile Birtakım Unvanların Men ve İlgasına Dair kanunun kabul edilmesiyle Türkiye Cumhuriyeti’nin laikleşmesi yolunda önemli büyük bir adım daha atılmıştır. Tekke, zaviye ve türbelerin kapatılması yanında tüm tarikatlarla şeyhlik, dervişlik, müritlik, dedelik, seyitlik, çelebilik, babalık, emirlik, nakiplik, halifelik, falcılık, büyücülük, üfürükçülük ve gayıptan haber vermek ve murada kavuşturmak maksadıyla nüshacılık gibi unvan ve sanların kullanılmasıyla bu unvan ve sanlara ait sözde uhrevî hizmetlerin ifası da yasaklanmıştır. Bu bağlamda aklın ve bilimin yolunda ilerlemeyi ilke edinen Cumhuriyetin genç yönetici kadroları, kazanılan başarıları mucizelere bağlayan mistik anlayışları şiddetle reddetmişlerdir. 

Fatih Sultan Mehmet’in İstanbul’un fethinden sonra kendisini Ayasofya önünde karşılayarak "Allah’a şükür duamız bereketiyle fetih müyesser oldu" diyen mollalara kılıcını göstererek "Hoca Efendiler, bunun hakkını da unutmayın" sözleri aynı anlayışın yansımasıdır. (4) 

Cumhuriyetin kuruluşuyla birlikte tekke ve zaviyeler kapatılmış, ancak tarikatlar faaliyetlerini durdurmuşlar fakat tarikattan cemaate dönüşmüşleri engellenememiştir. Osmanlı Devlet düzeninde tarikatlar önemli bir yere sahiptir. Tarikatlar insanı bu dünyanın geçici heveslerine bağlayıp insanın erdemlerinden uzaklaştıran üç temel kavram olan şehvet, şöhret ve servet üzerine odaklanmıştır. Bu anlamda tarikatlar insanların ahlaksız cinsel sapkınlıklarından arındırıldığı, makam ve mevki hırsının ortadan kaldırıldığı ve para ve servet hırsından azat edildiği kurumlar olarak kurulmuş ve hizmet etmişlerdir. (1) Tarikatlar, başlangıçta, kuruluşta uhrevi yaşam içerisinde yararlı olmuşlar, siyasete ve ekonomiye bulaştıklarında ise bozulmuşlardır. 

Cumhuriyet kurulduktan sonra Türkiye’nin en temel sorunu sanayileşme ve şehirleşme olarak ortaya çıkmış, bu yolda hızlı bir dönüşüm sergilenmiştir. Anımsayalım, 1923’te toplumun yüzde 90’ının üzerinde nüfusu kırsal kesimde yaşamakta iken bugün bu oran neredeyse yüzde 10’nun altına inmiştir. Ancak ne yapılmıştır? Avrupa'nın 300 yılda yaptığı kentleşme, 90 yıla sığdırılmıştır.  Ama neler pahasına? N' olmuştur? Tarikattan cemaate evrilen cemaatlerin eko-politiği öncelikle devreye girmiştir. Ancak bunun bedeli de büyük olmuştur. Bir kere her şeyden önce ifade edelim, “dengesiz ve orantısız sanayileşme ve çarpık şehirleşme”. Haliyle köy, kasabalardan kentlere, 1960’lardan sonra hızlanan iç göç dalgası ile beraber kasabanın kapalı kültürü ve muhafazakarlığı büyük şehirde korumak ve yaşatmak isteyen kitleler varoşları işgal etmişlerdir. Büyük şehrin varoşlarında, oluşan gettolarda her biri siyaset ve ekonomiden talebi olan bir cemaatin koruyucu şemsiyesi altında yaşamaya başlamışlardır. Cemaat kente göç edenlerden iki şey vaat etmiştir. Birincisi kasabadaki tarım ve ilkel ticaret toplumu yaşam tarzını korumak ve yaşatmak, ikincisi de bu insanlara belli bir kazanç ve hayat güvencesi sağlamak. Cemaatler bunun karşılığında onlardan üç şey istemiştir.  Birincisi ucuz iş gücü ve parasal bağışlar yoluyla maddî destek, ikincisi cemaatin koyduğu iç kurallara ve temsil ettiği otoriteye koşulsuz bağlılık ve itaat, üçüncüsü de cemaatin iş birliği içerisinde olduğu siyasi örgütlere destek. Bu sistem içerisinde zengin olanlar parasal destek, fakir olanlar da ucuz işgücü ile bir cemaat ekonomisi kurulmasına katkıda bulunmuşlardır. Sıradan sokaktaki eğitimsiz mürit için Şeyh ve Cemaat otoritesi her şeyin üzerinde yerini almıştır. Cemaatler bu güçlerini genelde siyasî sağ partiler ile pazarlıkta kullanmasını da bilmişlerdir. Kuşkusuz bu şekilde cemaatin yönetici eliti yüksek kârlar ve servet birikimi ile siyasî güç elde ederlerken, siyasî partiler de desteği garantilenmiş seçmen kitlelerinin verecekleri oyları garantilemiş olmuşlardır. (1) Bunun doğal bir sonucu olarak, asırların imbiklediği Kent Müslümanlığı, Varoş Müslümanlığının karşısında mevzilerini yitirmiş, varoşların baskısına yenilmiştir. Gençler ve kadınlar da kaybetmiştir. Üzerlerindeki ataerkil aile baskısı yetmezmiş gibi, bir üst oluşum olarak cemaat yönetici elitinin kurallarının baskısına ve sömürüsüne maruz kalmışlardır. Birçoğu da bu durumun içerisinde kendilerini bulmuşlardır. Üzülerek ifade etmek gerekir ki, her şeyden acısı ilahi gerçeğin tecellisi hakikat yerine hasılata bırakmıştır. Daha doğru bir deyişle yalan dünya daha bir cazip hale gelmiş ve getirilmiştir.   

Bütün bunlardan sonra söylemem odur ki, pedofili, çocuk istismarı vakasıyla çalkalanılan günümüz ortamının arka planında cemaat yönetici elitine secde edildiği, siyaset, sermaye ve cemaat üçlemesini el ele kol kola yürüdüğü bir zemini görmezden gelinemeyeceği gerçeği yatmaktadır. Malum bu tür olaylar küçük bir olay olarak nitelenemez, nitelenmemelidir. Nitelenirse, işte o zaman gittikçe büyüyen büyük bir çığa dönüşür ve de kaybeden millet olur, çünkü cemaatlere bölünmüş bir toplumla millet olunamayacağı aşikardır, sevgili okurlar.

Dipnotlar:

(1) Dündar Murat Demiröz, “Cemaatlerin Ekonomi Politiği”, Yeni Birlik gazetesi, 12 Aralık 2022, s.7 

(2) Sufinin Yoluhttps://www.facebook.com/373226729373572/posts/1945150778847818/ Erişim Tarihi 18.12.2022/

(3)  Kastamonu’da İkinci Konuşma 30 Ağustos 1925, Mustafa Kemal Atatürk’ün Kastamonu Nutku: Cumhuriyet Halk Partisi binasında partililerle yapılmıştır.            Hâkimiyet-i Milliye Gazetesi, 01.09.1925; https://isteataturk.com/g/icerik/Mustafa-Kemal-Ataturkun-Kastamonu-Nutku-30081925-/1609/ Erişim Tarihi 18.12.2022/

(4) Esat Arslan, “Lâiklikten Sekülerliğe”, Kırmızılar, 05 Haziran 2017;https://www.kirmizilar.com/tr/index.php/tartisma/item/546-laiklikten-sekulerlige/ Erişim Tarihi 18.12.2022/

Yazar Hakkında:

Esat ARSLAN

Esat Arslan, İstanbul’da 15 Nisan 1947 tarihinde doğdu. İlk ve orta öğrenimini İstanbul’da; yükseköğrenimini Ankara’da tamamlayan Esat Arslan, Savunma Bilimleri, Kamu Yönetimi dallarında yüksek lisans; Türkiye Cumhuriyeti Tarihi dalında doktorasını ise Ankara Üniversitesinde yaptı. Şam Büyükelçiliği nezdinde askerî ataşelik görevinde de bulunan Esat Arslan, Türkiye’ye döndükten sonra doçent oldu.

1997-2005 yılları arasında Bilkent Üniversitesinde, Türkiye Cumhuriyet Tarihi Koordinatörlüğü görevini yürüten Prof. Dr. Esat Arslan; 29 Mart 2000 tarihinde “Türkiye Cumhuriyeti Devlet Övünç Madalyası” ile ödüllendirildi. Ayrıca kendisine, Türkiye–Ermenistan ilişkilerine yapmış olduğu katkılardan dolayı, Avrasya Araştırmalar Merkezi (ASAM) nin bünyesindeki Ermeni Araştırmalar Enstitüsü tarafından «2002 Yılı Özel Ödülü» verildi. 2005 yılında Çağ Üniversitesi Uluslararası İlişkiler Bölümünde göreve başlayan Esat Arslan, 2012 yılına kadar Bölüm Başkanlığı yaptı. 2010-2015 yılları arasında BM nezdinde Uluslararası Askeri Tarih Komisyonu Yürütme Kurulu üyeliği de yapan Esat Arslan, halen Türk Askeri Tarih Komisyonu Genel Kurulu Üyeliğini yapmaktadır. Bu komisyonun üyesi olarak ülkemizi, Güney Afrika, Brezilya, İspanya, İtalya, Portekiz, Bulgaristan ve Çin’de temsil etmiştir. Sekiz kitabı bulunan Esat Arslan 2002-2012 yılları arasında, TBMM Tarih Araştırma Grubu üyeliği sırasında yazmış olduğu 1852 sayfalık üç cilt halindeki «XVI. Dönem Parlamento Tarihi» adlı eseri 2013 Aralık ayında TBMM Meclis Başkanlığı tarafından yayınlanmıştır.

Suriye Devlet Arşivleri, İran Dışişleri Bakanlığı Belgeler Arşivi, Washington Ulusal Arşiv Dairesi ve Amerikan Kongre Kütüphanesinde araştırmalar yapan, Prof. Dr. Esat Arslan, SKYTURK televizyonunda dış politika yorumculuğu ATA Tv. de, ART televizyonlarında her hafta yayınlanan “Bakış Açısı” ve “Vizyoner” programlarının yapımcılığını ve sunuculuğunu üstlenmiştir.

Prof. Dr. Esat Arslan iyi derecede İngilizce, Arapça, orta derecede Farsça, İspanyolca, Makedonca ve uzmanlık seviyesinde Osmanlıca bilmektedir.”

 

Yazarın diğer makalelerinden: