1 Şubat 2023

 

Üç kıtaya hükmeden ve Türkiye Cumhuriyeti ilanına kadar 600 yılı aşkın süre, devlet yapısını sürdüren Osmanlı Devleti, Adriyatik’teki İyonya Denizinden mülhem “Yunan” ve “Yunanistan” deyişini kullanagelmiştir. Kuşkusuz, Osmanlı Devleti’nin devamı olan Türkiye Cumhuriyeti de Batının yapay ulus devleti şeklinde yeniden yapılandırdığı ve bir “Roma” deyişiyle Grekya (Greece) biçiminde ortalık yere sürdüğü bu uydu devletçiğe “Yunanistan” demeye devam etmiştir. Yanlış olmasına karşın batılılar marifetiyle ortaya konulan Megali İdea (Büyük Fikir) çerçevesinde genişleyen ‘Grekya’yı “Yunanistan” olarak adlandırmaya sürdürmüş, halen de sürdürmektedir. Oysa bu durum tamamen bir galat-ı sahihtir, doğru bilinen bir yanlıştır. Malum “halk benimsemişse yaygın yanlışlar doğru dilden daha iyidir” anlamındaki “Galat-ı meşhur lügat-ı fasihten evladır.” özdeyişi de tam da “Yunanistan” için söylenmiştir. Öyle bir duruma gelinmiştir ki, “Yunan, Helen” sözcükleri birbiri yerine kullanılarak, anlam farklılaşması ile samimî bir biçimde ifade edelim, “Megali İdea” lehine bu sözcükler, bilinçli bir biçimde karıştırılmaktadır. Tekraren ifade edelim, “Yunan ve Yunanistan” sözcükleri, “İyonya”’nın bozulmuş biçimidir. Adriyatik güneyinde Akdeniz'in uzantısı niteliğindeki denizin ismi “İyonya Denizi ya da İyon Denizi veya Yanya Denizi “ dir. Osmanlı daha çok bu denizin kuzeyinde yaşayan halkı ifade edebilmek için “Yunan ve Yunanistan” sözcüklerini kullanmıştır. Öte yandan “İyonya”, Batı Anadolu'da bugünkü İzmir ve Aydın illerinin sahil şeridine Antik Çağ'da verilen addır. Balkan Yarımadası’nın güneyindeki topraklarından kaçarak gelen “İyon” kabileleri bu bölgede “Efes ve Milet” gibi şehirler kurmuşlardır. Bu kavram “Helenleri ve Grekleri” içermemektedir. Oysa Yunanistan büyük bir uyanıklıkla 30 Temmuz 1922 günü İzmir'de törenle Batı Anadolu'da "İyonya Devleti" kurulduğu ilan edilmiştir. Başkenti İzmir olan bu devlet yaklaşık on sekiz bin kilometre karelik bir alanı kapsayacak ve bir buçuk milyonluk bir nüfusa sahip olacaktı. Devlet henüz kuruluş aşamasını tamamlamadan, Mustafa Kemal Paşa 26 Ağustos 1922 tarihinde büyük taarruzu başlatmış, tam bir ay sonra 30 Ağustos günü Yunan ordusu büyük hezimete uğrayarak ve İzmir'e doğru kaçmaya başlamıştır. İzmir ve çevresinden gemilere binerek Anadolu'yu terk eden Yunan ordusu artıklarıyla birlikte yeni kurulan ‘İyonya Devleti'nin yöneticileri de gemilere doluşup kaçmışlardır. (1) 

Bizim ısrarla “Yunan” dediğimiz halk ise, kendilerini “Helen, Elen ya da Elias” olarak tanımlamaktadır. Ancak bu sözcük de bugün sadece kendileri tarafından kullanılmaktadır.  “Helen, Elen ya da Elias” kısaca “Helen”, Balkan Yarımadasının en güneyinde yaşayan kavimler ve onların kurduğu eski devlet ve uygarlıktır. Örneğin, Bizans döneminde “Selanik ile Atina arasında kalan bölge” için kullanılmıştır. Anımsayalım, 7. yüzyılda bu bölgede oluşturulan eyaletin adı da “Hellas” idi. (2) 

“Grek” kelimesi ise aynen “Slav” (Slave)sözcüğü gibi “Köle” anlamındadır. Yalnız bir farkla, “Slav” köleliğin genel bir ifadesiyken “Grek” sözcüğü ondan kapsam olarak farklıdır. Örneğin, Romalılar, “Grek” sözcüğünü “Latinlerin hizmetkârı, Latinlerin kölesi” anlamında kullanmışlardır. Diğer bir deyişle “Grek” sözcüğüne “nitelikli köle”“Slav” sözcüğüne de “niteliksiz köle” diyebiliriz.  Tarımda toprağa bağlı köle anlamında kullanılan “Serf”sözcüğü de günümüzde “Servis” olarak “hizmet” anlamında kullanılmaktadır. Bu nedenle bizim büyük bir yanlışla ifade ettiğimiz, “Yunanistan”ın Batı’daki adları “Grecia, Grèce, Greece” şeklindedir. Bizde de “Grek” olarak kullananlar var mıdır? Vardır. Bana sorarsanız, Türkçede de kullanılması gereken sözcük, “Yunan” yerine “Grek”, “Yunanistan” yerine “Grekya” olmalıdır. (2) 

Bir diğer konu ise Batı uygarlığının kültürel temeli olarak şişkin ego haline getirilen yapay Yunan halkı ve uydu devletçik statüdeki Yunanistan’ın savaş alanında Batı tarafından arka çıkılacağı beklentisi ya da tam tersi Yunanistan’ın ‘Grek’ sözcüğünden mülhem batının hizmetkarı olma meselesidir. Bence ikincisi yürürlüktedir. 15 Mayıs 1919 tarihinde İzmir’e ‘İtilaf Devletlerinin Kılıcı’ olarak çıkan Yunanistan, Sevr Antlaşmasıyla ‘İngiltere’nin Kılıcı’ haline getirilmiştir. 10 Ağustos 1920 tarihinde Osmanlı Devleti’ne dayatılan Sevr Antlaşmasıyla İzmir ve çevresi ile Manisa, Akhisar ve Ayvalık'a dek uzanan 16 bin kilometre karelik ve 1 milyon nüfuslu bir kesim Yunanistan'ın ait olması kararlaştırılmıştır. Neyin karşılığında suyun öte yakasında yaşayan halkın kanı sayesinde. Ancak, Anadolu Türkleri buna razı olmamış, silahlı direnişe kalkışmış, sonunda zararlı çıkan Yunanistan olmuştur. Bunun daha da ötesi Yunanistan toprağa doymayan bir konumda olduğunu her vesileyle göstermiştir. Bunun bir göstergesi olarak, Yunan ordusu ilerleyerek zamanla Afyon, Kütahya, Eskişehir ve Bursa'yı içeren yüz bin kilometre karelik 3 milyon nüfuslu geniş bir alanı ele geçirmiştir. Yabancı işgallerden arta kalan topraklarda yaşayan Anadolu Türkleri ise, Sevr antlaşmasının uygulanmasını önlemek amacıyla Mustafa Kemal Paşa'nın önderliğinde bir Kurtuluş Savaşı başlatmış, İzmir Körfezinde demirlemiş İtilaf Donanmalarının gözleri önünde Adalar Denizine dökmesini bilmiştir. Her şey bu kadar açık olmasına karşın, Yunanistan’ın bir türlü anlayamadığı mesele -günümüzdeki temsilcileri ile söyleyelim- ABD ve Fransa’nın savaş alanında Yunanistan’ın himaye edileceği beklentisidir. ÇHC Lideri Mao’nun betimlemesiyle “Kâğıttan Kaplan”ABD’nin, RF'nin karşısına çıkamayacağı gibi, Yunanistan’ın Hamisi ABD ve Fransa’nın aynen geçmişte olduğu gibi Türkiye’yi karşısına alamayacağı gerçeğidir. Konjonktürel durum bu savı doğrulamaktadır. Yunanistan ile Türkiye arasında imzalanmış olan karasularını 3 deniz mili (bir deniz mili 1.852 metredir.) kabul eden tek antlaşma Lozan Barış Antlaşmasıdır.

Batı Anadolu’da Türkiye ve Yunanistan arasında muharebeyi sonlandıran Mudanya Ateşkes Antlaşması altında Yunanistan’ın imzası yoktur. Balkan Antantı ve Atatürk-Venizelos yakınlaşması gölgesinde Karasularının 6 deniz miline çıkarılması Türkiye’nin sabrını zorladığı de fakto bir durum olmuştur. Yunanistan’ın uluslararası hukuka aykırı olarak ulusal hava sahasını 10 deniz mili genişliğinde olduğunu iddia etmesi ve Uçuş Bilgi Bölgesi (FIR) sorumluluğunu istismar etmesi, Kıta Sahanlığı meselesidir.   Ege’deki deniz yetki alanları ile ilgili bir başka temel sorun Türkiye ve Yunanistan arasındaki kıta sahanlığı sınırının belirlenmesi konusudur. Ege’de Türkiye ve Yunanistan’a ait kıta sahanlığının sınırları henüz belirlenmemiştir. Şu anda ne Türkiye ne de Yunanistan Ege’de 6 deniz mili mesafesindeki karasularının ötesinde, sınırlandırılmış bir deniz yetki alanına sahip değildir. Anlaşmazlığının esas konusu, “Ege Denizi kıta sahanlığının Türkiye ve Yunanistan arasında, iki kıyı devletinin 6 deniz mili olan karasularının ötesindeki alanların da sınırlandırılmasıdır”. Ege sorunlarının bir başkası 1923 Lozan Antlaşması, 1947 Paris Antlaşması ve konuya ilişkin diğer uluslararası belgeler çerçevesinde Doğu Ege Adaları’nın askersizleştirilmiş statüsünün Türkiye aleyhine bozulması ve "Egemenliği Antlaşmalarla Yunanistan'a Devredilmemiş Ada, Adacık ve Kayalıklar"(EGEAYDAAK) ‘dır. Diğer bir deyişle antlaşmalarla Yunanistan'a verilmemiş, dolayısıyla Osmanlı'dan Türkiye'ye ardıllık (halefiyet) ilkesi gereğince geçmesine karşın, Yunan egemenliğine zorla alınan yerlerdir. Bir diğeri ise “Arama Kurtarma (SAR) Faaliyetleriyle ilgilidir.  

Yunanistan ile Türkiye arasında arama kurtarma bölgeleri hakkındaki uyuşmazlık temel olarak Yunanistan’ın konuya egemenlik meselesi olarak yaklaşmasından kaynaklanmaktadır. (3)  Sorun yaratmakta açık ara üstün olan Yunanistan, insan hayatını kurtarmaya yönelik olarak belirlenen arama kurtarma bölgelerini egemenlik alanları olarak tanıma eğilimindedir. Oysaki tamamen insani çerçevede olması gereken bu alanlar egemenlik alanı değil, hizmet sahalarıdır. ABD ve Fransa rüzgarını arkasına alan “Taciz, Tahrik, Tehdit ve Tahkir”, “4 T” ile bütünleşen uluslararası hukuku, milletlerarası antlaşmaları yok sayan “Fütursuzluklar ve Densizlikler Gösterileri”nin mimarı Yunanistan seçim arifesindegüç gösterisine geçmiştir. Aslına yapılmaya çalışılan, Türkiye’yi tüm imkanları kullanarak “Mütecaviz”, “Saldırgan” ya da “Haydut Devlet” (Rogue State) konumuna sokmaya çalışmak. Şu gerçeği büyük harflerle ifade edelim. Türkiye ve Yunanistan eğer NATO müttefiki olmasalardı, inanınız  birçok kez savaşa tutuşabilirlerdi. Son iki yıl içinde Yunanistan yaklaşık 15 milyar Euroluk silah, araç, gereç, mühimmat ve donanım anlaşması yapmış, seçimlere giderken Yunan seçmenini torunlarına kadar borçlandırmıştır. Lozan Antlaşması hilafına askerleştirdiği ve silahlandırdığı adalarda bırakın geri adım atmayı yeni yeni tatbikatlar düzenleyip Türkiye'yi provoke etmek için elinden geleni yapmaktadır. 

Yunanistan, İyonya Denizinden sonra, Türkiye-Libya arasında imzalanan münhasır ekonomik bölge anlaşmasını kadük duruma getirmek amacıyla 18 Ocak 2023 tarihinde Girit’in güneyinde 12 deniz mili ilan etmeye çalışmaktadır. Yunan medyası tamamen bu noktaya odaklanmıştır. Yunanistan, 1982 tarihli Birleşmiş Milletler Deniz Hukuku Sözleşmesi’ni, 31 Mayıs 1995’te kabul etmiş ve o dönem sözleşmeye dayanarak Adalar Denizi’ndeki karasularını 12 mile çıkarmak istemiştir. Karasularının 12 deniz miline çıkarılması ile Yunanistan sadece kullanım hakkı verilen ancak sahip olduğunu ileri sürdüğü birçok adalar sebebiyle, Adalar Denizi’ndeki egemenliğini % 40’tan % 70’e yükseltmeyi ummaktadır. Adalar Denizi’ndeki çıkar dengelerini Türkiye’nin aleyhine orantısız bir şekilde değiştireceği açık seçik ortada olan bu durumda açık deniz büyüklüğü de % 51’den %19’a düşerken, Türkiye’nin karasuları da Adalar Denizi’nin %10’undan daha az kalmakta Türkiye kendi karasularına hapsedilmektedir. Adalar Denizindeki açık deniz alanlarını büyük ölçüde daraltacak bu girişime derhal sert tepki göstermiş olan TBMM’nin 8 Haziran 1995 tarihli oturumunda okunan bildiriyle Yunanistan’ın Ege’deki karasularını 6 milin üzerine çıkarmasının “savaş sebebi” (casus belli) sayılacağını ilan etmiştir. 

Türkiye Cumhuriyeti “Millî Askeri Stratejik Konsept” (MASK) çerçevesinde kendi “Millî Güvenlik ve Savunma Mimarisi” (MGSM)’ni Ankara merkezli olarak inşa etmiş ve yerli ve millî üretime öncelikle eğilmiştir. MGSM kapsamında Türk Silahlı Kuvvetlerinin silah, mühimmat, araç, gereç ve donanımı muharebe alanının ihtiyaçlarına göre kavrama dayalı ihtiyaçlar sisteminde üretilmektedir. Ana muharebe tankı ALTAY, ana muharebe uçağı MMU, Ana muharebe gemisi MİLGEM, ana muharebe denizaltısı, yeni nesil savaş için SİHA, TİHA, KIZILELMA, çok maksatlı amfibi gemisi ANADOLU bu bakımdan çok önemlidir. Çünkü 20 Temmuz 1974 tarihinde Kıbrıs Barış Harekâtında birbirleriyle görüşemeyen takım ve bölük çevrimiçi AN-PRC 6 ve 10 telsizlerini yerlere çalmış, üzerinde zırhı olmayan eğitim tanklarıyla adaya çıkmıştır. Bütün bu olumsuzlukları kan, gözyaşı ve ter ile deneyimlemiştir. NATO’ya girişle birlikte Türkiye’nin bağımlılıklarını Türkiye’ye bize karşı silah olarak kullanan Almanya’nın mühimmatının bile olmadığını ifade edelim. Ancak yıllarca PeKaKa’ya desteğini sürdüren o Almanya terörle mücadelenin en yoğun olduğu yıllarda Doğu Almanya’dan edinilen lastik tekerlekli zırhlı araçları, BTR’leri Güney Doğu Anadolu’da kullanılmasına müsaade etmemiş, milletvekilleri vasıtasıyla denetlemişlerdir. 

Kıbrıs’ı ve Girit Adasını bir uçak gemisi gibi kullanan İngiltere ve ABD’ye; Suriye hava sahasını kullandırmada zorluklar çıkaran RF’na karşı Türkiye yeni silah, roket ve füze sistemleri inşa ederek yeni bir kuvvet yapılanmasına gitmiştir. Suriye ve Adalar denizindeki olası bir hava hakimiyeti savaşında Türkiye’nin artık uçak kaldırmasına bile ihtiyacı bulunmamaktadır.  

Bilinenin aksine Türkiye en büyük yığınağını Trakya’da yapmış, Meriç Nehrinin öte yakası Karaağaç Üçgeni dosta güven Yunanistan’a korku mesabesinde olmuştur. Yeni nesil Fırtına obüsleri elektrikli tam otomatik olarak tasarlanmıştır. Geliştirilmiş atış kontrol sistemi, arttırılmış atış hızı ile genişletilmiş etkili menzili bulunmaktadır. Fırtına-2 kundağı motorlu obüsün menzili 40 km. den 65 km. ye kadar yükselmiştir. Dünyada obüs ile terörist avlayan tek silahlı kuvvetler, TSK olmuş, literatüre girmiştir. Bu gelişim muharebe alanındaki deneyimler ile Fırat Kalkanı, Zeytin Dalı, Barış Pınarı ve Bahar Kalkanı harekâtlarıyla sağlanmıştır. Muharebe alanında uçak uçurmadan hava sahasına giriş için müsaade alınmadan TSK 65 km. ye kadar her tarafı ateş altına alabilme yetisine kavuşmuştur. 

Tank savaşlarına karşı kara birliklerini koruyacak sistemler yanında yeni nesil süpersonik füze sistemleri de geliştirilmiştir. Tayfun’un menzili 561 km. olarak test edilse de etkili menzili 1000 km, henüz çokça sözü edilmeyen Yıldırım füzesinin menzili 3.000km.dir. ÇHC ile bir 2018’den bu yana birlikte çalışılarak S 400’ün daha fevkinde bir sistem geliştirilmiş, Türkiye’nin artık çakar almaz Patriot’lara ihtiyacı kalmamıştır. 

Yunanistan bir oldu bitti ile 12 deniz mil ilan ettiğinde vakit geçirmeksizin Türk Deniz Kuvvetleri Türkiye’ye yakın ve Türkiye’den beslenen adalara karşı bir abluka harekâtı uygulamalıdır. Bu harekât uygulandığında seçim atmosferine giren Yunan yönetimi burada yaşayan halkın seslerine karşı kulaklarını tıkayamayacakları değerlendirilmektedir.   

Son sözümüz de ülkesini anahtar teslim ABD’ye peşkeş çeken Yunanistan’a olacaktır.  Kıbrıs Barış Harekâtında bile hareketsiz kalan kıpırdayamayan cunta ile yönetilen bir Yunanistan’ın şimdilerde yüzde seksenler seviyesinde kendi kendine yeterliliğe kavuşmuş Türkiye’ye karşı bir başına neler yapabileceği gerçekten düşünülmektedir. Bu durumda ortalık mı alev alacak yoksa Yunanistan mı yanacak bunu hep birlikte göreceğiz, sevgili okurlar.

Dipnotlar:

(1) Alptekin Müderrisoğlu, “Batı Anadolu'da Kurulan Kısa Ömürlü Bir Devlet: İonya”, 

Atatürk Araştırma Merkezi Dergisi; https://atamdergi.gov.tr/ozet/668/tur/ Erişim Tarihi 15 Ocak 2023/

(2) Esat Arslan, “Dışpolitik Tanınmada “Galatlar” Kırmızılar, 19 Nisan 2019; https://www.kirmizilar.com/tr/index.php/guncel-yazilar3/4150-dispolitik-taninmada-galatlar/ Erişim Tarihi 15 Ocak 2023/

(3) Türkiye Cumhuriyeti Dışişleri Bakanlığı, “Başlıca Ege Denizi Sorunları”; https://www.mfa.gov.tr/baslica-ege-denizi-sorunlari.tr.mfa/ Erişim Tarihi 15 Ocak 2023/

Yazar Hakkında:

Esat ARSLAN

Esat Arslan, İstanbul’da 15 Nisan 1947 tarihinde doğdu. İlk ve orta öğrenimini İstanbul’da; yükseköğrenimini Ankara’da tamamlayan Esat Arslan, Savunma Bilimleri, Kamu Yönetimi dallarında yüksek lisans; Türkiye Cumhuriyeti Tarihi dalında doktorasını ise Ankara Üniversitesinde yaptı. Şam Büyükelçiliği nezdinde askerî ataşelik görevinde de bulunan Esat Arslan, Türkiye’ye döndükten sonra doçent oldu.

1997-2005 yılları arasında Bilkent Üniversitesinde, Türkiye Cumhuriyet Tarihi Koordinatörlüğü görevini yürüten Prof. Dr. Esat Arslan; 29 Mart 2000 tarihinde “Türkiye Cumhuriyeti Devlet Övünç Madalyası” ile ödüllendirildi. Ayrıca kendisine, Türkiye–Ermenistan ilişkilerine yapmış olduğu katkılardan dolayı, Avrasya Araştırmalar Merkezi (ASAM) nin bünyesindeki Ermeni Araştırmalar Enstitüsü tarafından «2002 Yılı Özel Ödülü» verildi. 2005 yılında Çağ Üniversitesi Uluslararası İlişkiler Bölümünde göreve başlayan Esat Arslan, 2012 yılına kadar Bölüm Başkanlığı yaptı. 2010-2015 yılları arasında BM nezdinde Uluslararası Askeri Tarih Komisyonu Yürütme Kurulu üyeliği de yapan Esat Arslan, halen Türk Askeri Tarih Komisyonu Genel Kurulu Üyeliğini yapmaktadır. Bu komisyonun üyesi olarak ülkemizi, Güney Afrika, Brezilya, İspanya, İtalya, Portekiz, Bulgaristan ve Çin’de temsil etmiştir. Sekiz kitabı bulunan Esat Arslan 2002-2012 yılları arasında, TBMM Tarih Araştırma Grubu üyeliği sırasında yazmış olduğu 1852 sayfalık üç cilt halindeki «XVI. Dönem Parlamento Tarihi» adlı eseri 2013 Aralık ayında TBMM Meclis Başkanlığı tarafından yayınlanmıştır.

Suriye Devlet Arşivleri, İran Dışişleri Bakanlığı Belgeler Arşivi, Washington Ulusal Arşiv Dairesi ve Amerikan Kongre Kütüphanesinde araştırmalar yapan, Prof. Dr. Esat Arslan, SKYTURK televizyonunda dış politika yorumculuğu ATA Tv. de, ART televizyonlarında her hafta yayınlanan “Bakış Açısı” ve “Vizyoner” programlarının yapımcılığını ve sunuculuğunu üstlenmiştir.

Prof. Dr. Esat Arslan iyi derecede İngilizce, Arapça, orta derecede Farsça, İspanyolca, Makedonca ve uzmanlık seviyesinde Osmanlıca bilmektedir.”

 

Yazarın diğer makalelerinden: