Sefer Âdâbı

 

Seyahate çıkan birinin uyması gereken bazı kurallar ve kaideler vardır. Bunlar uzun yolculuklara çıkan kimseler için dikkate değer bazı uyarılar ve bilgiler içerirler. Bunların en başında Hz. Peygamber’in emir ve tavsiyeleri gelir. Sonraki devirlerde “sefer âdâbı” başlığı altında değerlendirilebilecek bu kaidelerin anlatıldığı eserler de yazılmıştır. Mesela 992 yılında ölen Sicistânî’nin kayıp bir eseri seyahatin âdâb-ı muaşareti hakkında kaleme alınmıştır. Bu eser, seyahatle ilgili edep kaidelerinin erken dönemlerde oluştuğunu göstermektedir.[1]

Sefer âdâbıyla ilgili Peygamberimizin uyguladığı kaidelerin bir kısmı şöyledir: Hz. Peygamber öncelikle seferde yol arkadaşlarıyla sıkıntılı halleri istişare ederdi. Onlarla iyi geçinir, yanındakilere tebessüm ederdi. Yolla ilgili herhangi bir tereddüt yaşanırsa bir kişiye sormakla yetinmezdi. Sefer esnasında hayvanından inince önce onu yedirir, içirir, sonra kendileri yer içerdi. Konaklamak için toprağı yumuşak, otu bol olan yerleri seçerdi. Yorgunluğunu üzerinden atmak için oturmadan önce iki rekât namaz kılardı. Dinlendikten sonra konaklanan yerden kalkıldığı esnada yine iki rekât namaz kılar ve bulunduğu yere selam verirdi. Yolculuğunu gece yapmazdı. Geceleri dinlenir, gece yarısından sonra tekrar yola koyulurdu. Yolculuk sırasında etraftaki yabani hayvanların ve hırsızların dikkatini çekmemek için yüksek sesle konuşmazdı. Yüksek yerlerde sık sık tekbir getirmek, alçak yerlerde tesbihi çokça getirmek yine onun sünnetiydi.[2]

Yolculuğa çıkmadan önce ayna, tarak, misvak, iğne, sürme gibi birtakım eşyayı yanına alması da Peygamberimizin sünnetleri arasındadır. Yine yolculuğa çıkmadan önce sadaka vermek kişiyi Allah’ın gazabından ve kötü ölümden kurtaracağı için tavsiye edilmiştir.[3]

Peygamberimiz bir gün Cübeyr b. Mut’im’e şöyle bir soru sordu: “Ey Cübeyr! Bir yolculuğa çıktığın zaman arkadaşların içinde hali en güzel, yol azığı en bereketli kimse olmak ister misin?” Cübeyr b. Mut’im, “Anam babam sana feda olsun, tabii isterim” dedi. Peygamberimiz şöyle buyurdu: “Öyleyse şu beş sûreyi oku. Bunlar, Kul yâ eyyühe’l-kâfirûn, İzâ câe nasrullah, İhlas, Felak ve Nâs sûreleridir. Her sûreye besmele ile başla, besmele ile bitir.” Hz. Cübeyr, Peygamberimizin bu duasından sonra yolculuklarda arkadaşları arasında hâli en güzel ve azığı en bereketli kişinin kendisi olduğunu ifade eder.[4]

Peygamberimizin hayatından hareketle ve İslâm’ın doğuşundan sonra yolculukla ilgili birçok edep kâidesinin ortaya çıktığını söyleyebiliriz. Bu kaidelere göre yolculuktan önce kişi, istihareye yatmalıdır ve niyetini temiz tutmalıdır. Niyetin temiz olması seferden fayda temin edilebilmesi için çok önemlidir. Eğer sefere çıkmak gerekli değilse yolculuğa çıkmamalıdır. Kişi, yolculuktan önce anne-babasından, hocasından veya mürşidinden izin almalıdır. Ailesinin nafakasını temin etmelidir. Kişi yolculukta olduğu süre boyunca ailesi, çoluk çocuğu ve anne babası bu nafakayla rahat bir şekilde geçinebilmelidir. Bu durum seferin bereketi için gereklidir.[5]

Bu arada güvenilir, tecrübe sahibi insanlara danışmayı ihmal etmemelidir. Seyahate karar verdikten sonra kişi tanıdıklarından helallik istemeli ve günahlarına tövbe etmelidir. İnsanlarla muamelesine dikkat etmeli, borçlarını ödemeli ve yazılı bir vasiyet bırakmalıdır.[6]

Yolculuğa çıkacak kişinin kalbini ve zihnini gereksiz düşüncelerden arındırması beklenir. Özellikle şeyhini veya hocasını ziyarete giden kişiler, dünyevî endişelerden kendini arındırmalıdır.

Bazı mutasavvıflar yazdıkları eserlere seferle ilgili müstakil bölümler koymuşlardır. Buralarda sefer âdâbıyla ilgili bölümler dikkat çekicidir. Kuşeyrî ve Sühreverdî bu sûfîlerdendir. Kuşeyrî, Risalesinde “Sûfîlerin çoğu sefere çıkmayı tercih ettiklerinden, bu konuyu kitabımızda özel bir bölüm olarak işledik. Çünkü sefer sûfîlerin hayatında çok büyük bir yere ve öneme sahiptir”[7] demektedir.

Kuşyerî, Ebû Yakub-i Sûsî adlı bir sûfî’nin konuyla ilgili şu sözlerini nakleder: “Yola çıkan kimsenin, yolculuğu esnasında şu dört şeye ihtiyacı vardır: Yaptıklarını kontrol edecek ilme. Kendisini haramlardan koruyacak bir vera’ (takvâ) haline. Kendisini yaşadığı mânevî hali üzere taşıyacak bir vecde. Kendisini kötü davranışlardan ve nefsânî hallerden koruyacak güzel bir ahlâka.”[8]

Sühreverdî ise sûfîlerin sefer öncesinde yapması gerekenleri Avârifü’l-Maârif isimli eserinde şöyle sıralamaktadır: “Sûfînin sefere çıkmadan önce kendisine dinî meselelerde yoldaş ve seferinde arkadaş olacak birisini araştırması müstehabdır. Sefere niyetlenen sûfî, ihvanına vedâ ile kardeşlerine Rasûlullah (s.a.)ın duâsı ile duâ etmelidir.”[9]Sühreverdî yolculuk sırasında yapılması gerekenleri ise şöyle sıralar:

“Uğranılan; mola verilen yerden en az iki rekât namaz kılmadan ayrılmamak. Binek vâsıtasına bindiği zaman şöyle duâ etmek: Lâyık olmadığımız halde bunu bize müsahhâr kılan Allah’ı tesbih ederim. Allah’a tevekkül ederim. Kuvvet ve kudret, azamet ve yücelik Allah’ındır. Allahım binekte taşıyan sensin her işte yardımcımız da sen! Yolculuğa sabah erkenden ve özellikle perşembe günü çıkmak. Bir eve veya konak yerine yaklaştığı zaman şöyle dua etmek: Ey yerlerin ve göklerin, şeytanların ve onların saptırdıklarının Rabbi! Ey rüzgârların ve uçurduğu şeylerin ilâhı! Ey denizlerin ve onların akıttığı şeylerin tanrısı! Senden bu evin ve ehlinin hayrını dilerim. Bu menzilin ve ehlinin şerrinde(n) sana sığınırım. Yolcunun uyması gereken âdâbdan biri temizliktir. Yolculuk esnasında asâlarını yanlarından ayırmamak. Bele kemer (ya da kuşak) bağlamak da sûfîyyenin güzel âdetlerinden biri olduğu gibi, sünnettir.”[10]

İmam Gazâlî ise Kimyâ-yı Saâdet adlı eserinde sûfîlerin sefer âdâbı ve halleriyle ilgili şunları söyler:

“Büyüklerin türbelerini ziyaret eder, şeyhlerin huzuruna varır ve her birinden istifade eder. Hiçbir şehirde on günden fazla ikamet etmez, ancak kendisi için gittiği şeyh işarette bulunmuş ise daha fazla kalabilir. Bir pîrin yanına vardığında bir günden fazla orada kalmaz. Çünkü maksadı ziyaretten fazla bir şey değildir.”[11]

Seferin başında yapılacak şeylerden biri de duadır. Hz. Peygamber bir hadisinde “Sizden biriniz bir yolculuğa çıkacağı zaman kardeşlerine vedâ etsin. Çünkü Allah Teâlâ onların duâsı sâyesinde ona bereket ihsân eder”[12] der. Buradan da anlaşıldığı gibi kişinin yolculuk öncesinde din kardeşleriyle ısmarlaşması sünnettir. Yola çıkan kişi evden çıkarken evdekilere “Sizi, emanetleri zayi etmeyen Allah’a ısmarlıyorum” der. Yolcuyla ısmarlaşanlar ise ona şöyle der: “Dinini ve aileni, mallarını ve amelinin neticelerini Allâhü Teâlâ’ya ısmarla. Allâhü Teâlâ, azığını takva eylesin ve nereye yönelirsen seni hayra yöneltsin.”[13]

Sefere çıkan sûfîler genelde şu duayı yapar: “Allah’ım! Senin ilminden hayırlı olanı istiyorum. Senin kudretinden yardım diliyorum.  Yüce fazl-u kereminden istiyorum.  Allah’ım!  Eğer şu içine girmek istediğim iş benim dinim, dünyam, âhiretim için hayırlı ise onu bana nasip et. Eğer şerli ise, onu benden uzaklaştır.” Bineğe binerken ise şu dua yapılır: “Bunu bizim emrimize veren Allah’ı tesbih ederim. Yoksa biz ona sahip olamazdık. Her işimde ona tevekkül edip teslim oldum.  Kuvvet ve kudret Allah’a aittir.  Allah’ım!  Beni bu vasıtada taşıyan sensin.” Bir yere veya konaklama yerlerine yaklaşırken şöyle dua edilir: “Ey yerlerin,  göklerin ve içindekilerinin Rabbi olan Allah’ım!  Senden bu menzilin ve içindekilerin hayrını isterim. Bu menzildeki şerden sana sığınırım.” Seferden dönen bir kişi beldesini gördüğünde şöyle dua eder: “Allah’ım!  Bize orada istikrar ve güzel bir rızık ver.” Kişi beldesine girdiğinde ise şu duayı eder: “”Allah’ım! Seferin sıkıntılarından, dönüşün hüzün verecek hallerinden, ehlim, çoluk çocuğum ve malım hakkında kötü durumlar görmekten sana sığınırım.”[14]

Sefer âdâbından birisi de konaklamayla ilgilidir. İnsanlar yolun ortasında konaklamamalıdır. Çünkü burası maddî ve mânevî varlıkların hem gecelediği hem de geçtiği yerlerdir. Yolcular konakladıkları yerlerde birbirlerine sokulmalıdır. Ayrıca gece görülen şeylerden de korkmamak gerekir. Sefer ânında dikkat edilmesi gereken şeylerden birisi de boynunda çıngırak bulunan hayvanla yolculuk etmemektir. Yolda bulunan bir şeyi, insan kendine mâl etmemelidir. Ayrıca şairlerle, büyücü ve kâhinlerle, fal bakanlarla, müneccimlerle ve dışkı yiyen hayvanlarla yolculuk edilmemesi tavsiye edilmiştir.[15]

Seyahat esnasında yolcuların dikkat etmesi gereken şeylerden bir diğeri sultanı veya idarecesi olmayan yerlere, beldelere girmemektir. Veba, azap, fitne olan yerlere de girilmemelidir. Yolcunun bulunduğu yerde veba varsa kişi oradan çıkmamalıdır.[16] Sefer sırasında sûfîye biri “Nereye gidiyorsun?” diye sorduğunda “Şüphesiz Rabbime gidiyorum” demelidir. Bu bilinçle yürümeli, bu bilinçle sefer etmelidir. Eğer bundan başka bir endişe taşıyorsa, sefer o insan için bir vebal olur.[17]

Seferin mümkünse yaya olarak yapılmasını söyleyen mutasavvıflar vardır. Çünkü yaya olarak yolculuğa çıkmak tevazuya daha yakın, mücahedeye uygun ve alakalardan daha uzaktır.[18]

Sefere çıkan insanın yapması gereken diğer şeyler şunlardır: Özellikle mürşidini ziyaret etmek isteyen kişinin kalp huzurunu sağlamaya çalışması lazımdır. Fikrinden borç, para kazanma hırsı, korku gibi endişeleri temizlemelidir. Yolculuk esnasında bir müminin koruması gereken en önemli iki emanetin, yani sıhhat ve ibadetin korunmasına azami dikkat edilmelidir. Ayrıca yolculuk öncesinde sünnet olan sadakanın verilmesi kişiyi belalardan, musibetlerden koruyacağı için buna dikkat edilmelidir.[19]

Kişi yolculuk esnasında mümkünse, sırlarını kimseye açmamalıdır. Bu anlamda onun en kıymetli şeylerinden biri parası, düşüncesi ve dini olmaktadır. Evliya Çelebi Seyahatnâme’de bu anlamda yolculuk esnasında gizlenmesi gereken şeyleri ifade sadedinde “Üstür zehebeke, zihâbeke, mezhebik” sözünü nakleder. Mevlânâ da bu söze şöyle işaret eder: “Şu güzel söz evvelkilerindir: -Paranı, mezhebini ve gittiğin yolu gizlemek lazım.”[20]

Yolculuk edeplerinden biri de bineğe dikkat etmek ve ona eziyette bulunmamaktır. Necmeddin-i Kübra seferle ilgili bir dizi edep kaidesini sayarken hayvanın yükünü hafifletmeyi ve bazen hayvandan inmeyi de tavsiye eder.

Yolculuk esnasında liderin seçimi de oldukça önemlidir. Eğer üç kişi veya daha fazla kişi yola çıkıyorsa onlar içlerinden birini kendilerini emir tayin etmelidir. Ayrıca yol esnasında insanlar birbiriyle iyi geçinmelidir. Özellikle salih arkadaşlar birbirinden uzaklaşmamalıdır. Yolcu kalbini gereksiz şeylerle meşgul etmemelidir. Rabbini zikretmeli ve ona hamd etmelidir. İnsan yolculuk esnasında başkalarından kendisi için bir şey talep etmemelidir. Fakat bir başkası için bunu yapabilir. Yolcu, yolculuk esnasında iğnesini ve su kabını yanından ayırmamalıdır. İğne elbise dikmek, su kabı taharet içindir. Bir beldeye vardığında kişi, o yerde bir şeyh varsa on günden, yoksa üç günden fazla ikamet etmemelidir. Çünkü meşâyıh bunu bu şekilde tayin etmişlerdir.[21]

İmam Gazalî, yolculuk esnasında kişinin şu hususlar hakkında bilgi sahibi olması gerektiğini söyler: “Mest üzerine mesh etmek,  teyemmüm,  seferi namazı,  namazları cem’  etmek,  sünnetleri binek hayvanı üzerinde kılmanın caizliği, yürürken sünnet namazları kılmanın caizliği ve oruç açmanın caizliği.”[22]

Seferin gayesi insanın mânevî bir arınma yaşamasıdır. Fakat bazıları tamamen nefsî zevkler için sefere çıkarlar. İnsan nefsi dağları, ovaları, şehirleri gezmekten memnun olur. O, bu esnada hiç kimsenin kontrolü altında değildir. Kendi heveslerine ve arzusuna göre seyahat eder. Hâlbuki dervişin bu seyahatte edindiği zevk şeytan aldatmacasından başka bir şey değildir.[23] Mal ve para kazanmak için sefer süresini uzatmak da uygun bulunmamış ve mekruh görülmüştür.

Seferde kadınların durumuyla ilgili ise bazı görüşler vardır. Buna göre kadın yanında eşi olmadan ve tek başına üç gün veya daha fazla süren sefere çıkamaz. Bazı hadislerde ise bu süre bir gün, bir gece olarak kaydedilmiştir.[24]

Bir yere misafir olan sûfî, daima sünnete göre hareket etmelidir. Ev sahibinin yanına geldiğinde selam vermeli ve ona saygı göstermelidir. Ayakkabılarını yine sünnete göre çıkarmalıdır.  Bu arada tahiyye namazı kılmalı ve hukuka riayet hususunda dikkat etmelidir. Konuşurken seferinden bahsetmemeli, ev sahibine itiraz etmemelidir. Sûfî, ister mukim olsun ister misafir Allah’ın rızasına uygun yaşamalı, iyi niyet ve kanaat sahibi olmalıdır. Kötü söz söylemekten ve gıybetten kaçınmalıdır.[25]

Seyahate çıkmanın âdâplarından biri de gidilen yerlerdeki meşayıhı örnek almak ve onların sohbetinde bulunup tavsiyelerine uymaktır:

“Bir grup, meşâyıhtan edep öğrenme, onları örnek alma, emirlerine ve tavsiyelerine uyma ve onlara saygı gösterme maksadıyla seyahat ederler. Seferden kazançlı çıkan gerçek yolcular bunlardır. Teveccüh ve ikram beklentisiyle şeyhi ziyaret için yola çıkanlar ilimden cehâlete gitmek için yola çıkmış olurlar. Şartlarına uymadan sefer ve seyahate çıkanlar korkunç bir yanılgı içindedirler.”[26]

Seyahatin âdâbıyla ilgili Osmanlı döneminde yaşayan mutasavvıfların da bazı tavsiyeleri çeşitli kaynaklarda zikredilmiştir. Bunlardan Karabaş-ı Veli’ye göre bir derviş, seyahata çıkmadan önce şeyhinden izin almalıdır. Gittiği yerlerde mescitlere ve hankâhlara uğrayarak oralarda kalmalı ve seyahatinden şeyhine bir hediye ile dönmelidir. Dervişin, kaldığı yerlerde misafirliği üç günden fazla olmamalıdır:

“Dervişân seyâhate gitmek murâd eder olursa ki, meşâyıh-ı kibâr sohbetinde yetişmek iktiza ederse, birkaç fukarâ bir yere cem’ olup içlerinden birin ihtiyâr edip ve azizden safâ-yı hâtır ile icâzet alalar. Azm-i seyâhat edeler. Kaçan bir diyara varsalar ol diyârda meşâyıhdan kim var ise doğru hankâhlarına varalar ve pîş-kadem ile buluşup onun didarıyla azîz ile tekellüm edeler, sâirleri başların alıp dinleyeler. Ve çok oturmayalar. Ve tehi-dest varmayalar, mehmâ emkem hediye ile varalar. Ve onların usulü üzere olalar. Üç gün onda sâkin olalar, dördüncü gün icâzet taleb edip sefer edeler. Her diyara kim varalar, hankâhlara varalar veyahut mescide varalar. Mangırları var ise harç edeler, yoksa tevekkül edeler. Hiç kimseye suâl edip ihtiyaç arz etmeyeler. Tâ ki Hak Tebâreke ve Taâlâ feth edince. Ve birbirine muhalefetten sakınalar. Ve seyahatleri tamâm olup meskenlerine geldikde cüz’î ve küllî vilâyetlerin tuhfesinden şeyhlerine ve hankâhta olan fukaraya bergüzâr ile geleler; ama filân gördük ve işitdik demeyeler. Ve o vilâyetleri zemmetmeyeler, medh edeler.”[27]

Yukarıdaki satırlarda geçen dervişin mürşidinden izin alma bahsi oldukça önemlidir. Bu hususta Aziz Mahmud Hüdâyî bir beytinde şöyle der:

Efendiden olursa lutf ü ihsân

Sefer etmek cihandan olur âsân[28]

Seyahatte dikkat edilmesi gereken konulardan birisi de seferden dönen kişilerle ilgilidir. Bir hadiste, uzun uzadıya sefer ve seyahatte bulunan bir adamın, ansızın evine ve ailesine kavuşması nehyedilmiştir.[29] Seferden ne zaman dönülüceği de oldukça önemlidir. Yolcu işini ve ihtiyacını gördükten sonra ailesinin yanına dönmeye bakmalıdır. Yolculuk neticede içinde birçok sıkıntıyı barındırdığı için mihnet olarak görülmüştür. Kişi, yolculuktan dönünce ailesine taş bile olsa bir hediyeyle dönmelidir. Yolcu, evine gece değil gündüz gelmelidir. Bu yüzden yolcunun sabahleyin veya akşamdan önce evine gelmesi müstehabdır. En iyisi ise eve kuşluk vaktinde girmektir. Kişi ailesinin yanına döndüğünde bol bol tekbir getirmelidir. Kişinin yolculuktan dönünce kurban kesmesi de müstehab olarak görülmüştür.[30]

[1] Houarı Touatı, Ortaçağda İslam ve Seyahat Bir Âlim Uğraşının Tarihi ve Antropolojisi, Çeviren: Ali Berktay, YKY Yayınları, İstanbul 2004, s. 222.

[2] İmamzâde Muhammed b. Ebû Bekir el-Buhârî, İslâm Ahlâkı ve Âdâbı (Şir‘atü’l-İslâm), Fazilet Neşriyat, 2. Baskı, İstanbul 2012, s. 145.

[3] Dilaver Selvi, Ziyaret Edepleri ve Yolculuk Hükümleri, Hâcegân Yayınları, İstanbul 2015, s. 85.

[4] Ebû Ya’lâ, el-Müsned, nr. 7419; Heysemî, Mecmau’z-Zevâid, 10/133-134’ten nakleden; Dilaver Selvi, Ziyaret Edepleri ve Yolculuk Hükümleri, Hâcegân Yayınları, İstanbul 2015, s. 81.

[5] Hayri Karaca, Tasavvufta Sefer Kavramı, Dokuz Eylül Üniversitesi, Sosyal Bilimler Enstitüsü, Temel İslâm Bilimleri Ana Bilim Dalı, Yüksek Lisans Tezi, İzmir 2006, s. 22; Dilaver Selvi, Ziyaret Edepleri ve Yolculuk Hükümleri, Hâcegân Yayınları, İstanbul 2015, s. 68 vd.

[6] Houarı Touatı, a. g. e., s. 225.

[7] Abdülkerim Kuşeyrî, a. g. e., s. 317.

[8] Abdülkerim Kuşeyrî, a. g. e., s. 319-320.

[9] Sühreverdî bu duayla ilgili şöyle söylemektedir: “Tabiînden birisi şöyle demiştir. Abdullah b. Ömer’le Mekke’den Medine’ye kadar arkadaşlık ettim. Ondan ayrılacağım zaman beni uğurladı ve şöyle dedi: Rasûlullah (s. a.)’ın şöyle buyurduğunu işittim. Lokman oğluna şöyle söylemişti: Ey oğulcağızım! Allah Teâlâ kendisine emanet olunan şeyi korur. Ben de senin dinini, emanetini ve amelinin akıbetini Allah’a emânet ediyorum.” Ebû Hafs Şihâbüddin Ömer es-Sühreverdî, a. g. e., s. 174.

[10] Ebû Hafs Şihâbüddin Ömer es-Sühreverdî, a. g. e., s. 172 vd. (Buradaki bilgiler tarafımızdan tek bir paragraf halinde verilmiştir.).

[11] Muhsin Keyanî, a. g. e., s. 474.

[12] Ebû Hafs Şihâbüddin Ömer es-Sühreverdî, a. g. e., s. 174.

[13] İmamzâde Muhammed b. Ebû Bekir el-Buhârî, a. g. e., s. 143.

[14] Hayri Karaca, a. g. t., s. 27-28.

[15] İmamzâde Muhammed b. Ebû Bekir el-Buhârî, a. g. e., s. 146.

[16] İmamzâde Muhammed b. Ebû Bekir el-Buhârî, a. g. e., s. 148.

[17] Hayri Karaca, a. g. t., s. 24.

[18] Necmeddîn Kübrâ, a. g. e., s. 60.

[19] Hayri Karaca, a. g. t.,, s. 19.

[20] Mevlânâ, Mesnevî-i Şerîf, Mütercim: Süleyman Nahîfî, Sadeleştiren: Âmil Çelebioğlu, Timaş Yayınları, İstanbul 2008, s. 72.

[21] Necmeddîn Kübrâ, a. g. e., s. 59-63.

[22] Gazali, Kimya-ı Saadet, s.284’den nakleden; Hayri Karaca, a. g. t., s. 19-20.

[23] Şeyh Rüsûhüddin İsmail Bin Ahmed El-Ankaravî, a. g. e., s. 83.

[24] İmamzâde Muhammed b. Ebû Bekir el-Buhârî, a. g. e., s. 147. Osmanlılar devrinde kadınların kervansaraylarda kalamadıklarına dair bir bilgiye Hans Dernschwam’ın seyahat notlarında ratlıyoruz. Buna göre kadınlar kendileri için yapılan özel misafirhanelerde kalabilirdi. Bkz.: Hans Dernschwam, İstanbul ve Anadolu’ya Seyahat Günlüğü, Çev.: Yaşar Önen, Kültür Bakanlığı Yayınları, Ankara 1992, s. 59.

[25] Hayri Karaca, a. g. e., s. 24-25.

[26] Süleyman Uludağ, Tasavvuf ve Tenkit, Dergâh Yayınları, İstanbul 2014, s. 99.

[27] Mustafa Tatçı-Cemâl Kurnaz, Tasavvufî Gelenekte Miyârlar ve Karabaş-ı Velî’nin Miyâr’ı, Bizim Büro Yayınları, Ankara 2001, s. 142.

[28] Mustafa Tatcı-Musa Yıldız, Azîz Mahmûd Hüdâyî, Dîvân-ı İlâhiyât, Ankara Büyükşehir Belediyesi Yayınları, Ankara 2015, s. 271.

[29] Mehmet Arif, 1001 Hadis 2. Cilt, Baskıya Haz.: Ahmet Kahraman, Tercüman 1001 Temel Eser, (Yer ve tarih yok), s. 444.

[30] İmamzâde Muhammed b. Ebû Bekir el-Buhârî, a. g. e., s. 148.

Yazar
Yasin ŞEN

Bu websitesinde farkı kaynaklardan derlenen içerikler yayınlanmakta olup tüm hakları sahiplerinindir. Sitedeki içerikler atıf gösterilerek kaynak olarak kullanlabilir. Yazıların yasal sorumluluğu yazara aittir. Tüm Hakları Saklıdır. Kırmızlar® 2010 - 2024

medyagen