12 Ağustos 2022

Ne zaman, sosyal muhtevâlı bir tehlike ile karşılaşsak, Türk âile yapısının çok sağlam olduğuna dâir kanaate sığınıp tesellî arıyoruz. Hiç farkında değiliz, güvendiğimiz o dağa da kar yağmış. Her çeşit dış müdâhaleye metânetle göğüs geren ve iç disiplininden aslâ tâviz vermeyen Türk âilesi, derin yaralarla boğuşmaktadır.

Bu netîcenin elde edilmesinde, hem içimizde, hem de dışımızda az gayret sarf edilmemiştir. Kabâhati, sâdece global gelişmelere yükleyip, kendimizi kenâra çekmenin, hakkâniyetle alâkası yok.

Eskiden, âilenin yanında yer alan ve ona ters düşmeyen sokakla okul, maalesef bugün âileyi rakîb olarak görmektedirler. Daha da kötüsü, akla gelebilecek en aşağılayıcı ithamlar, sokak ve okuldan âileye yöneltilmektedir. Neredeyse, âileye mensûbiyet, suç kabûl edilme merhalesine taşınmıştır. Türk âilesi komada... Âilesini komaya sokan bir cemiyet, başka müesseselerini muhâfaza edebilir mi? Pek mümkün görünmüyor. Hani; “Bana arkadaşını söyle, sana kim olduğunu söyleyeyim.” meseli var ya, o hesap, âilesi perîşân olanın, başka neyine bakacaksın?

“Okulumuz ne durumda?” derseniz, bir başka fâciâ manzarası da orada bulut ağdırıyor. Âileyi hiç kaale almayan, bütün mânevî değerlerimizi horlayan bir zihniyete sermâye kılınan Türk maârif sistemi, hamiyetli insanlarımızı çarkında öğüte öğüte bugünlere geldi. Bâzılarının hâlâ, adını anarken bile rûhî istihâleler geçirdiği “Köy Enstitüsü” modeli dahî, bugünkü pejmürdeliğin yanında seviyeli kalıyor. Başarının değil, tembelliğin ve yerinde saymanın mükâfatlandırıldığı mevcut okul yapısı, Türk milletine sâdece oyalanma fırsatı veriyor. Anaokulundan üniversiteye kadar bütün eğitim kademelerini ilme, akla, sağduyuya ve - en önemlisi - âileye yabancı hâle getirdik. İçinde, bize âit fiske miktârı hisler kalmış insanımız; gönlünde, beyninde fırtınalar kopmadan, okulların önünden rahatlıkla geçebilir mi? Göze ve kulağa hitâb eden titreşimler, hep hayâl kırıklığı ve bedduâ şeklinde tezâhür ediyor.

Sokağına hâkim olamayan milletler, ne yaparlarsa yapsınlar, felâh kapılarını aslâ açamazlar. Çünkü hiçbir meziyet sokağa rağmen gün yüzüne çıkamaz. Hâl-i hâzırda, Türkiye’nin sokakları, âile ve okul ümitlerini çuvala koyup denizin derinliklerine göndermiş bulunuyor. Sokak, elbette yol döşemesi, kaldırım taşı gibi maddî görünüşüyle değil; millî, örfî, dinî hasletlerimizi un ufak eden değirmen heybetiyle karşımızda. Yıllardır verilen tâvizlerin, koparılan hayat ağacı dallarının ve infilâka hazır cemiyet dinamitlerinin azdırdığı sokak, içimizdekilerin doldurduğu bir yol gölgesi gibi görünse de, araştırıldığında, yâd ellerden sulandığı anlaşılır. Kökü dışarıda günâh fidanlarının ahlâksızlık, arsızlık, dinsizlik aşılarıyla beslene beslene aldığı hâl, gerçekten korkulacak, ürkülecek ebâda ulaştı. Vitrinler, afişler, tabelâlar, dışarıdaki kısmı içeridekinden fazla oturma, yeme içme mekânları, cepdeki, cüzdandaki parayı, mıknatıs misâli kendine çekiyor. Zaten, sokakdaki anarşinin nihâî maksadı, paranın şahsında maddenin mâbudlaştırılması. Bunda da sona yaklaşıldı. Artık, gün sayıyorlar. İnsanın, düşebileceği en çukur yer, sokaklarımızda tekerlek takmış dolaşıyor. Seyrinden zevk alanlara ve bundan şifâ umanlara hezâr âferîn!..

 

Yazar Hakkında:

Turgut GÜLER

Turgut GÜLER

1951 yılında Afyonkarahisâr’ın Sultandağı ilçe­sine bağlı Dort (bugünkü Doğancık) köyünde doğdu. Âilesi, 1959 Ocağında Aydın’ın Horsunlu kasabasına yerleşti. İlkokulu orada, Ortaokulu Kuyucak’da okudu. İki hafta kadar Nazilli Li­sesi’ne devâm ettikten sonra, Nazilli Öğretmen Okulu’na girdi. Bu okulun ikinci sınıfını bitirdiği 1968 yılında, İstanbul Yüksek Öğretmen Okulu Hazırlık Lisesi’ne kaydoldu. 1969-1973 yılları arasında, Yüksek Öğretmen Okulu hesâbına, İstanbul Üniversite­si Edebiyât Fakültesi Târîh Bölümü’nde tahsîl gördü.

İstanbul Çapa’daki Yüksek Öğretmen Okulu’nun Kompozis­yon ve Diksiyon Hocası olan Ahmet Kabaklı’nın başkanlığında kurulan Türkiye Edebiyât Cemiyeti’nde, bilâhare bu cemiyetin yayınladığı Türk Edebiyâtı Dergisi’nde vazîfe aldı. Bir tarafdan üniversite tahsîline devâm etti, bir yandan da bahsi geçen der­ginin “mutfak” tâbir edilen hazırlık işlerinde çalıştı. Metin Nuri Samancı’dan sonra da ikinci yazı işleri müdürü oldu (Mart 1973, 15. Sayı). Bu dergide yazı ve şiirleri yayımlandı.

1973 Haziranında üniversiteyi bitirdiğinde, Malatya Mustafa Kemâl Kız Öğretmen Lisesi târîh öğretmenliğine tâyin edildi. Ah­met Kabaklı’nın arzûsu ile bu görevine başlamadı ve İstanbul’da kaldı, Türk Edebiyâtı Dergisi’ndeki mesâîyi sürdürdü. 1975 yı­lında hem Edebiyât Cemiyeti (Bakanlar Kurulu karârıyla Türkiye kelimesi kaldırılmıştı), hem de Türk Edebiyâtı Dergisi, maddî sı­kıntılar yaşadı, dergi yayınına ara verdi. Bunun üzeri­ne, resmî vazîfe isteği ile Millî Eğitim Bakanlığı’na mürâcaat etti.

Van Alparslan Öğretmen Lisesi’nde başlayan târîh öğretmen­liği, Mardin, Kütahya ve Aydın’ın muhtelif okullarında devâm etti. 1984 yılında açılan Aydın Anadolu Lisesi’nin müdürlüğüne getirildi. 1992’de, okulun yeni binâsıyla berâber adı da değişti ve Adnan Menderes Anadolu Lisesi oldu. Bu vazîfede iken, 1999 Ağustosunda emekliye ayrıldı. 2000-2012 yılları arasında, İstan­bul’da, Altan Deliorman’a âit Bayrak Basım-Yayım-Tanıtım’da, yazı ve yayın çalışmalarına katıldı. Yine Altan Deliorman’ın çıkardığı Orkun Dergisi’nde, kendi adı ve müsteâr isimlerle (Yahyâ Bâlî, Husrev Budin, Ertuğrul Söğütlü) yazılar yazdı. İki kızı var.

Yayımlanmış Eserleri: Orhun’dan Tuna’ya Uluğ Türkler, Ötüken Neşriyat, İstanbul, 2014; Takı Taluy Takı Müren (Daha Deniz Daha Irmak), Boğaziçi Yayınları, İstanbul, 2014; Cihângîr Tûğlar-Selîmnâme, Ötüken Neşriyat, İstanbul, 2014; Ejderlerin Beklediği Hazîne, Ötüken Neşriyat, İstanbul, 2015, Şehsüvâr-ı Cihângîr-Fâtihnâme, Ötüken Neşriyat, İstanbul, 2015.

 

Yazarın diğer makalelerinden: