3 Temmuz 2022

Halk tabâbetinin en mühim şûbesi, herhâlde şifâlı bitkiler hakkındaki mâlûmât olmalı. Son zamanlarda, medyatik tıbbın dilinde de, en çok dolaşan sözler, nebâtâta dâir. Bir vakitler, “kocakarı ilâcı” diye horlanan, aşağılanan bu, otlarla tedâvi usûlü, bütün Dünyâ ile birlikte bizde de manşet ihtilâli yaptı.

Bunun pek çok sebebi arasında öne çıkan bir-iki husûs, insan tabiatındaki “aslına rücû’” hasletini gösteriyor. Topraktan gelen âdemoğlu, yine topraktan beslenen nebâta “çâre” gözüyle yönelirken, ilmin ve teknolojinin desteğini inkâra yeltenmiyor. Ancak, lâboratuvar, klinik testlerinin acze düştüğü noktalarda, mûcize arayışı, nazarları botanik âlemine çeviriyor.

İşin temelinde, insanlığın derin tecrübesi olmasa, bitkide şifâ aramayı defe koyanlara belki arka çıkılabilir. Lâkin Hz. Âdem ile Hz. Havva’nın memnû meyveye meylinden bugüne uzanan hayat çizgisi, hep yaprak, kök ve dal aralarında dolaşmış. Bu yüzden, “hâzık hekim” olmanın baş şartı, “Lokman”ca davranabilmekte yatıyor. Mânevî değerler hânesinin, her geçen gün biraz daha virân olduğu zamânımızda, tesellî arayanlara, bu asla dönüş mâcerâsı, tanıdık cümleler söyleyebilir. “Mûcize”nin bir başka görünüşü, ümîde cevap verirken çektirdiği fotoğraf...

“Jenosid” sözü, gündelik konuşma sermâyemizden çıkmaz oldu. Soy esâsına dayalı toplu imhâ vebâlleri, târîhin kara sayfalarını kararta kararta günümüze uzanıyor.

“Jenosid”e mâruz kalmış soylar arasında hiçbiri, Türk soyuna revâ görülen katl-i âm canavarlığına muhâtab olmadı. Buna rağmen, değişik zaman dilimlerinde Türklerle aynı coğrafyada yaşamış bir kısım yalancı mum yakıcılar, hem Türk soyunu kırmışlar, hem de Türk’e Jenosid bühtânında bulunmuşlardır. “Eşyânın tabiatı”, hangi düşünce silsilesinin özeti ise, Türk’e Jenosid yakıştırmak da, mantıksızlığın fotokopisi. Türk’e Jenosid töhmeti sipâriş edenler, önce boy aynasında kendilerine baksınlar. Bunu yapamayanın sözüne kim inanır?

Şinâsî, Mustafa Reşid Paşa’yı övmek maksadıyla kaleme aldığı “Kasîde”de, “Tanzimat Fermânı yazıcı ve okuyucusu”na hitâben:

“Bir ıtık-nâmedir insâna senin kânunun,
Bildirir haddini Sultân’a senin kânûnun.”

diye yüksek perdeden sesleniyordu.

1839’u tâkib eden yıllar gösterdi ki, Tanzimat Fermânı ne köleleri âzâd etti, ne de - Türk Devleti ve milleti dışında kimseye haddini bildirdi. Tabiî, bu arada Sultân’la onun vezîri niçin birbirine rakîb gösterilir? Anlaşılması zor, çetrefil bir durum.

1908’de Kaanûn-ı Esâsî’nin yeniden ilânı, Makedonya şehirleri başta olmak üzere Osmanlı coğrafyasında şenliklere vesîle olur. Şuûrsuz kalabalıklar, sokaklara dökülür ve akla-hayâle gelmedik çılgınlıklar yapılır. Asya’nın tamâmına yakınını gezerek 23 Temmuz 1908 günü İstanbul’a gelen Abdü’r-Reşid İbrâhim Efendi’nin ağzından Süleymâniye Kürsüsü’nde konuşan Âkif:

“Bir de İstanbul’a geldim ki, bütün çarşı-pazar
Nârâdan çalkalanıyor, öyle ya: Hürriyet var!...
Galeyân geldi mi, mantık savuşurmuş, doğru:
Vardı aklından o gün, her kimi gördümse, zoru.”

mısrâlarıyla, bu çılgınlık manzarasını anlatıyordu. Galeyânın, Türk milletine neler kaybettirdiğini anlamak için, düne dönmek kâfi. Daha öncekiler de, oradan görünür...

 

 

Yazar Hakkında:

Turgut GÜLER

Turgut GÜLER

1951 yılında Afyonkarahisâr’ın Sultandağı ilçe­sine bağlı Dort (bugünkü Doğancık) köyünde doğdu. Âilesi, 1959 Ocağında Aydın’ın Horsunlu kasabasına yerleşti. İlkokulu orada, Ortaokulu Kuyucak’da okudu. İki hafta kadar Nazilli Li­sesi’ne devâm ettikten sonra, Nazilli Öğretmen Okulu’na girdi. Bu okulun ikinci sınıfını bitirdiği 1968 yılında, İstanbul Yüksek Öğretmen Okulu Hazırlık Lisesi’ne kaydoldu. 1969-1973 yılları arasında, Yüksek Öğretmen Okulu hesâbına, İstanbul Üniversite­si Edebiyât Fakültesi Târîh Bölümü’nde tahsîl gördü.

İstanbul Çapa’daki Yüksek Öğretmen Okulu’nun Kompozis­yon ve Diksiyon Hocası olan Ahmet Kabaklı’nın başkanlığında kurulan Türkiye Edebiyât Cemiyeti’nde, bilâhare bu cemiyetin yayınladığı Türk Edebiyâtı Dergisi’nde vazîfe aldı. Bir tarafdan üniversite tahsîline devâm etti, bir yandan da bahsi geçen der­ginin “mutfak” tâbir edilen hazırlık işlerinde çalıştı. Metin Nuri Samancı’dan sonra da ikinci yazı işleri müdürü oldu (Mart 1973, 15. Sayı). Bu dergide yazı ve şiirleri yayımlandı.

1973 Haziranında üniversiteyi bitirdiğinde, Malatya Mustafa Kemâl Kız Öğretmen Lisesi târîh öğretmenliğine tâyin edildi. Ah­met Kabaklı’nın arzûsu ile bu görevine başlamadı ve İstanbul’da kaldı, Türk Edebiyâtı Dergisi’ndeki mesâîyi sürdürdü. 1975 yı­lında hem Edebiyât Cemiyeti (Bakanlar Kurulu karârıyla Türkiye kelimesi kaldırılmıştı), hem de Türk Edebiyâtı Dergisi, maddî sı­kıntılar yaşadı, dergi yayınına ara verdi. Bunun üzeri­ne, resmî vazîfe isteği ile Millî Eğitim Bakanlığı’na mürâcaat etti.

Van Alparslan Öğretmen Lisesi’nde başlayan târîh öğretmen­liği, Mardin, Kütahya ve Aydın’ın muhtelif okullarında devâm etti. 1984 yılında açılan Aydın Anadolu Lisesi’nin müdürlüğüne getirildi. 1992’de, okulun yeni binâsıyla berâber adı da değişti ve Adnan Menderes Anadolu Lisesi oldu. Bu vazîfede iken, 1999 Ağustosunda emekliye ayrıldı. 2000-2012 yılları arasında, İstan­bul’da, Altan Deliorman’a âit Bayrak Basım-Yayım-Tanıtım’da, yazı ve yayın çalışmalarına katıldı. Yine Altan Deliorman’ın çıkardığı Orkun Dergisi’nde, kendi adı ve müsteâr isimlerle (Yahyâ Bâlî, Husrev Budin, Ertuğrul Söğütlü) yazılar yazdı. İki kızı var.

Yayımlanmış Eserleri: Orhun’dan Tuna’ya Uluğ Türkler, Ötüken Neşriyat, İstanbul, 2014; Takı Taluy Takı Müren (Daha Deniz Daha Irmak), Boğaziçi Yayınları, İstanbul, 2014; Cihângîr Tûğlar-Selîmnâme, Ötüken Neşriyat, İstanbul, 2014; Ejderlerin Beklediği Hazîne, Ötüken Neşriyat, İstanbul, 2015, Şehsüvâr-ı Cihângîr-Fâtihnâme, Ötüken Neşriyat, İstanbul, 2015.

 

Yazarın diğer makalelerinden: