1 Aralık 2021

Bürokrasiden halka açık tuvalet işletmesine değin içinden çıkamadığımız bir problemle karşı karşıyayız: Hemşehricilik belası… Bu bela bizleri ve özellikle devlet kadrolarında ‘liyakat’in yerini esir almış durumda. Bu esasında Yeşilçam filmlerine dahi konu olmuş bir durumdur. Taşradan bin bir heyecan ve ümitle büyük şehre gelmiş bir adamın elinden elbette ki köyden bir hemşehrisi tutacaktır. Ev bark bulmasında ona yardım edecek, yeri gelecek bir hastanede karın tokluğuna iş bulacaktır. Hatta bu hemşehriler dalga dalga mahallede de yayılacak ve en sonunda küçük gettolar halinde Erzincanlılar, Malatyalılar, Maraşlılar semtleri kurulacaktır.

İlk etapta kulağa hoş geliyor. Köydeki imece usulünü andırıyor. ‘İnsanların birbirlerine yardım etmesinden daha doğal ne var ki?’ suali bile sorulabilir haliyle. Ama meseleye bu kadar basit bakmak niyetinde değilim.

Ulus devlet kavramı ile milletleşme süreci birbirinden ayrılmaz. Türk milleti kavramının teşekkülü üzerinden bu meseleye baktığımızda sanıyorum ortaya daha somut sonuçlar koyabiliriz.

Osmanlı Devleti’nin 20. yüzyılın hemen başında artık dört bir yandan hem askeri hem politik olarak sıkıştırılması, gayrimüslimlerin süratle devleti terk etmesi, Balkanlardan ardı arkası kesilmeyen zaruri göçler, rezil Balkan Savaşı yenilgisi vs. ümmet-tebaa kavramından milletleşme sürecine geçişimizi hızlandıran en önemli nedenler arasında sayılabilir. Ardından gelen Milli Mücadele ve kurulan Türkiye Cumhuriyeti ile milletleşme süreci daha da hızlanmıştır. -Yeri gelmişken, modern kavramlar olan millet ve milliyetçiliğin eski çağlardan beri özellikle Türk devletleri içerisinde zaten var olduğu tezine katılmadığımı ifade etmem lazım. Kavramları birbirine karıştırır, bir hocamızın ifadesi ile ‘kavramların menzili’ni doğru hesaplayamazsak eğer, dünya düşünce geleneğini bir yana koyalım Türk düşüncesinin tekamülünü dahi anlamakta zorlanabiliriz. – İşte bu vaziyetten sonra bir Türk milleti şuurunu oluşturma- zaman zaman soy mefhumunu da ön plana çıkararak- faaliyetleri erken Cumhuriyet devri süresince devam etmiştir. Hatta burada Elie Kedourine’nin ‘Milletler keşfedilmekten öte icat edilirler.’ sözünü de bir parantez olarak ifade etmek gerekir.

Türk milleti kavramı, böylece vatan toprağı içerisinde yaşayan homojen bir grubu ifade ediyordu. Devrine mukayese, etnik zorlamalardan uzakta, Türk kavramının kapsayıcılığı ve üst kimlik tanımı içerisinde bir millet kavramı ortaya çıkmıştı. Dil, kültür, coğrafya ve tarih birliği esas alınmıştı. Özellikle tarih ve dil alanındaki aşırılıkları da barındıran ‘radikal’ politikalarla bu süreç bir nebze başarıya ulaşmıştı.

Türk milletinin teşekkülü meselesini çok dar bir satır aralığında bu şekilde ortaya koyabiliriz. Hiç görülmeyen ancak vatan toprağının en uzak köşesinde ikamet eden birey ile aynı dertleri paylaşma, onun derdiyle dertlenme, ortak gelecek tasavvuru ortaya koyma; millet olma ve bir milletin parçası olunduğu şuurunun en açık örneğidir.

Ancak yazımızın en başında ifade ettiğimiz hemşehricilik belası, millet olma ve milletleşme sürecinin önündeki en önemli engellerden biri olarak ortaya çıkıyor. Adaletten istihdama değin ülkenin birçok değer alanı ile ekonomik sahasını derinden etkiliyor. Kısacası modern zamanlarda mağara devri iptidai düşüncesini etkin hale getiriyor. Hele ki bunu, kendini Türk milliyetçisi olarak ifade eden zat-ı muhteremlerin bilerek/bilmeyerek pervasızca sergilemesi birçok açıdan sorgulama yapma gerekliliğini doğuruyor.

Bahis konusu olan hemşehricilik belasına aynı yolda nazire yapan bir başka iptidai yapı ise ‘günümüz’ cemaat ve tarikatları. Hemşehricilikten daha kuvvetli bir asabiye ile hareket eden cemaat yapılanmaları, klikleşme ve millet içerisinde ayrı cemaat milletleri oluşturma gayesi güdüyor. Hem iktisadi faaliyet alanlarında kapalı ve çok yüksek bir organizasyon ve disiplinle hareket edenlerinin yanında, şeyh-mürid denklemi içerisinde, giyim kuşamdan kullanılan dile değin bulunduğu toplum içerisinden kendilerini tecrite varan siyasetleri ile cemaatler, hemşehricilikten daha ağır düzeyde toplumsal parçalanma ihtimalinin kapılarını aralıyor. Bu yapılar bugün dini grup olmaktan da öte çıkar ve menfaat idealleri ile hareket eder haldedirler. Ki bunu yakın zamanda buldukları büyük müsamaha, teşvik ve boşluk ile değerlendirip, devlet içerisinde devlet kuran bir cemaat profili ile daha yakından idrak etmiş olduk.

Bu iki bela esasında Türk milletinin önündeki en büyük düşmandır. İnsanları sokak sokak, mahalle mahalle bölen, dini sömürü ile kendi aralarında dahi düşmanlıkları besleyen, büyüten, devlet dairelerinde liyakatin yerine memleket yahut cemaat ismine göre muamele ve terfileri esas alan bir beladan bahsediyoruz.

Millet olmak, olabilmek kolay değil. Özellikle Türk milleti büyük acılar çekerek, bedeller ödeyerek, kanını toprağa akıtarak bugünlere geldi. Şimdi onu üç kuruşluk şeyhlerin, iki paralık mikro milliyetçilerin insafına bırakmak Türk milletine en büyük ihaneti yapmaktır. Öncelikle bunlarla aynı iptidai telakki ve çıkar ilişkilerine sahip mürai Türk milliyetçilerini temizlemekle işe başlamak lazım. Kendi kapımızı temizlemeden sokakların pisliğinden dem vurmak olmaz.

Bu yazarın diğer makaleleri

Bu kategorideki Makalelerden