12 Ağustos 2022

Mukaddeslerini ucuz bahâya mezâda çıkarmış cemiyetler, her ne kadar yolda yürüyor gibi davransalar da, ayak uçlarıyla kendi kuyularını kazarlar. Türk milletinin en mühim mukaddesleri arasında “vatan” mefhûmu başı çekerdi. Maalesef, bugün vatanımızın bütünlüğü pazarlık masasına yatırılmak istenmektedir. Bunu idrâk edemeyenlerin, sonradan nedâmet besteleri yapmaları, sadra cefâ verir...Yatıp kalkıp demokrasinin fazîletinden bahsedenler, “vatan toprağı” üzerinde dolaştırılan kara bulutlara hiç aldırış etmiyorlar.

“İnsan hakları, hürriyet, demokrasi” tarzındaki tâbirleri, “vatan”ın önüne çıkarmak, koca Cihân İmparatorluğu’ndan vazgeçmemize mâl oldu. Görünen o ki, bu târîhî trajediden kâfî miktarda ders, ibret alınmamış.

Nâmık Kemâl’in:

“Ne efsunkâr imişsin âh ey dîdâr-ı hürriyet!
Esîr-i aşkın olduk, gerçi kurtulduk esâretden.”

mısrâlarına sığdırdığı bu “vatansız hürriyet” psikolojisi, yeni ve milenyum boyalı ilâvelerle bizi sarmaya devâm ediyor.

Ayaklanma provalarının alenî hâle getirildiği 1908’de, İkinci Meşrûtiyet’i ilân edip vatanı küçülten bir yakın geçmişimiz var. Kendi geleneğimizi, târîhimizi, ibret terâzisine çıkaralım. Öncelik vatandadır. Vatanın olmadığı yerde, insânî hiç bir fazîletden söz edilemez...

Cerâhat toplamış yaraların tedâvisi, çok dikkat isteyen bir iştir. Usûlüne uygun davranılmazsa, hastanın âkıbeti hayra yorulmaz. Başka milletleri bilemeyiz, ama Türk milletinin, hemen her sıkıntı ve rahatsızlıkta, geçmişinden alabileceği muhtelif tavsiye mektupları vardır. Türk târîhini, bir de reçete hassâsiyetiyle ajandaya kaydetmek lâzım. Cerrâhı yanlış adreslerde aramaktan gınâ geldi...

Hitler Almanyası’nda Nazi tâkibinden kurtulmak isteyen bir grup Yahûdî, yer altındaki kanalizasyon hatlarından birine saklanır. Alman askerlerinin ayak seslerini ve silâh şakırtılarını dinleyerek burada geçirdikleri zaman, hem bitmeyecekmiş gibi gelir, hem de umutlarını marangoz rendesine sürter. Derken, üzerlerindeki rögar kapağı zorlanmaya başlar. İşte, tam o sırada, Yahûdî topluluğu, aralarındaki târîhçi arkadaşlarının üzerine abanır. Yaklaşan ölümle, en son târîhçi Yahûdî tanışmalıdır ki, bu ânı yarınlara aktarabilsinler. Bu felâketten sağ çıkma ihtimâli olursa da, bu, târîhçi Yahûdî için en yüksek nisbete yükseltilmelidir.

Bugünkü İsrâil realitesinin pek çok dayanağı arasında, bu anekdottaki temanın payı, unutulmayacak ölçüdedir. Çünkü binlerce yıllık bekleyişin sonunda gerçekleşen İsrâil rûyâsının, târîh şuûru ile sahnelendiğini bilmeyen yok.

Aynı hassâsiyeti gösteremediğimiz ve târîhimize üvey evlâd muâmelesi yaptığımız için, bugün telâşlardayız. Bunca yıldır, hakikî yüzünü gizlediğimiz o kadar çok târîhî şahsiyetimiz var ki, hangisini söylesek, diğerleri sitem eder...

Türk milletinin vâr oluş ve geleceğe uzanış hikâyesinde, her satırı bir altın öğüt hükmünde olan târîhimiz, senaristlikten azledilmiştir. Acımızın çekirdeği, bu târîhsizlik özüyle doldurulmuştur.

Sergerdelik, kaanûnların boşluklarından ve idâre makâmındakilerin gafletinden cesâret alır. Hıyânete açılan kapının hafif aralık bırakılması, tez zamanda sonuna kadar açılmasına sebep olur. “Dün” dediğimiz vakit yekûnu, bu “açık kapı” hikâyeleriyle doludur.

Türkiye üzerinde oynanmak istenen oyunun hülâsası, aynı bölme, parçalama gayretinin yeni versiyonudur. Bundan, kimsenin şüphesi olmasın. Vaktiyle, bu çilekeş millet, benzer tuzaklara çok düşürüldü. Kiminden yara almadan çıkmayı başarmasına rağmen, bâzı desîseler, telâfisi olmayan kayıplara yol açtı.

 

Yazar Hakkında:

Turgut GÜLER

Turgut GÜLER

1951 yılında Afyonkarahisâr’ın Sultandağı ilçe­sine bağlı Dort (bugünkü Doğancık) köyünde doğdu. Âilesi, 1959 Ocağında Aydın’ın Horsunlu kasabasına yerleşti. İlkokulu orada, Ortaokulu Kuyucak’da okudu. İki hafta kadar Nazilli Li­sesi’ne devâm ettikten sonra, Nazilli Öğretmen Okulu’na girdi. Bu okulun ikinci sınıfını bitirdiği 1968 yılında, İstanbul Yüksek Öğretmen Okulu Hazırlık Lisesi’ne kaydoldu. 1969-1973 yılları arasında, Yüksek Öğretmen Okulu hesâbına, İstanbul Üniversite­si Edebiyât Fakültesi Târîh Bölümü’nde tahsîl gördü.

İstanbul Çapa’daki Yüksek Öğretmen Okulu’nun Kompozis­yon ve Diksiyon Hocası olan Ahmet Kabaklı’nın başkanlığında kurulan Türkiye Edebiyât Cemiyeti’nde, bilâhare bu cemiyetin yayınladığı Türk Edebiyâtı Dergisi’nde vazîfe aldı. Bir tarafdan üniversite tahsîline devâm etti, bir yandan da bahsi geçen der­ginin “mutfak” tâbir edilen hazırlık işlerinde çalıştı. Metin Nuri Samancı’dan sonra da ikinci yazı işleri müdürü oldu (Mart 1973, 15. Sayı). Bu dergide yazı ve şiirleri yayımlandı.

1973 Haziranında üniversiteyi bitirdiğinde, Malatya Mustafa Kemâl Kız Öğretmen Lisesi târîh öğretmenliğine tâyin edildi. Ah­met Kabaklı’nın arzûsu ile bu görevine başlamadı ve İstanbul’da kaldı, Türk Edebiyâtı Dergisi’ndeki mesâîyi sürdürdü. 1975 yı­lında hem Edebiyât Cemiyeti (Bakanlar Kurulu karârıyla Türkiye kelimesi kaldırılmıştı), hem de Türk Edebiyâtı Dergisi, maddî sı­kıntılar yaşadı, dergi yayınına ara verdi. Bunun üzeri­ne, resmî vazîfe isteği ile Millî Eğitim Bakanlığı’na mürâcaat etti.

Van Alparslan Öğretmen Lisesi’nde başlayan târîh öğretmen­liği, Mardin, Kütahya ve Aydın’ın muhtelif okullarında devâm etti. 1984 yılında açılan Aydın Anadolu Lisesi’nin müdürlüğüne getirildi. 1992’de, okulun yeni binâsıyla berâber adı da değişti ve Adnan Menderes Anadolu Lisesi oldu. Bu vazîfede iken, 1999 Ağustosunda emekliye ayrıldı. 2000-2012 yılları arasında, İstan­bul’da, Altan Deliorman’a âit Bayrak Basım-Yayım-Tanıtım’da, yazı ve yayın çalışmalarına katıldı. Yine Altan Deliorman’ın çıkardığı Orkun Dergisi’nde, kendi adı ve müsteâr isimlerle (Yahyâ Bâlî, Husrev Budin, Ertuğrul Söğütlü) yazılar yazdı. İki kızı var.

Yayımlanmış Eserleri: Orhun’dan Tuna’ya Uluğ Türkler, Ötüken Neşriyat, İstanbul, 2014; Takı Taluy Takı Müren (Daha Deniz Daha Irmak), Boğaziçi Yayınları, İstanbul, 2014; Cihângîr Tûğlar-Selîmnâme, Ötüken Neşriyat, İstanbul, 2014; Ejderlerin Beklediği Hazîne, Ötüken Neşriyat, İstanbul, 2015, Şehsüvâr-ı Cihângîr-Fâtihnâme, Ötüken Neşriyat, İstanbul, 2015.

 

Yazarın diğer makalelerinden: