12 Ağustos 2022

“93 Harbi” diye bilinen 1877-1878 Osmanlı-Rus vuruşmasından geriye, kolu kanadı kırılmış bir Türk Devleti kalmıştı. Aynı savaşın öncesinde, Rus tahrîkiyle azdırılan Sırp, Bulgar, Yunan vs. çeteleri, kendi inisiyatifimizle ber-tarâf edilebilseydi, Yeşilköy’de Rus’dan aman dilemeyecektik. Şu ânda, Türk yurdunu kana bulamak isteyen dış güçlerin adresleriyle, 93 Harbi arefesinde Balkan coğrafyamızı karıştıran kepçeyi tutan eller, ortak özellikler taşıyor.

Milletden birlik-berâberlik bekleme nutukları, netîce îtibâriyle nazârîdir. Esas yapılması gereken şey, devletin azmini, gücünü ve de haşmetini, densizlik erbâbına göstermektir. Aksi takdîrde, zaafımız kuvvet bulur...

Gâileleri azaltmanın imkânı kalmadıysa, durum endîşe edilecek hâle gelmiş demektir. Bu işin, elbette sihirli formülü falan yok. Dirâyet, azîm, metânet ve - en fazla - istikbâle bakış açısında isâbet lâzım. Sonuncusuna “hiss-i kable’l-vukû” da diyorlar.

29 Mayıs 1453’de İstanbul’u fethettiğinde, Fâtih Sultan Mehmed Hân’ın hükümdâr başına üşüşen gâile miktârını tahmîn edebilir misiniz? Bâzıları, Fâtih’e diş bileyen memleket ve devlet taburunu sâdece Avrupa kıt’asına sığdırıyor. Hâlbuki bir o kadar hasım ve rakîb de Doğu cihetinde vardı. Üstelik bunların tamâmına yakını soydaş ve dindaş kategorideydi.

Düzineler sayısınca Sultan Mehmed-i Sanî’nin karşısına dizilen bu devlet ve devletimsilerin hepsi, 1481 yılına gelindiğinde Osmanlı tesbîhine geçirilmiş bulunuyorlardı. 1453-1481 arasındaki zaman nehri, Türk târîhinin en hoş temâşâ zevki veren şelâlesini akıtmıştı. Arada, Belgrad ve Rodos gibi hafif diş ağrıları bulunsa da, bu 28 yıllık saâdet devri, Türk nizâmına iltihâk eyleyen diyâr, devlet, beylik, prenslik sayısını Rekorlar Kitabı’na kaydettirmiştir.

Fâtih’i, İstanbul’un Fethi dışındaki mâcerâsında tâkib etmek, öyle her babayiğidin harcı değil. Fethettiği İstanbul’da, ömrünün kesintisiz bir yılını geçiremeyecek derecede meşgûl olan büyük Türk, son nefesini bile bu şehirde verememiştir.

Hiçbir muvaffakiyetin tesâdüfî kazanılmadığını anlamak isteyenler, Fâtih’in hayat şiirini ezberlesinler...

İnsanın kendisiyle barışık olması, hemen bütün fiillerine müsbet mesajlar gönderen bir güzel duruştur. Aksi hâlde, sâdece san’at eserlerine yapışan rûh burkuntuları alkış toplar. Ahmed Hâşim’in, “baş”ından şikâyet eden ve onu vücûduyla bir arada görmekten cinnet raddesine yürüdüğü hafakanlı dakîkalar, Türk şiirine fevkalâde renk ve ses ilâveleri sunmuştur. Ferdî sâhanın olduğu kadar, mâşerî hayâtın huzûru da, bu memnûniyet derecesine bağlı.

“Vatan”, nasıl kazanılır? “Millet”, nasıl teşekkül eder? Bu sorulara verilecek cevapların, târîh ve ahlâkiyât başta olmak üzere, bilumûm “millî tereke”yi sırtlamış olması gerekiyor. Yoksa “kem-küm” makâmının basit dâiresi içine hapsolur kalırız... Böyle zamanlarda, geçmişin parlak sahîfelerinde fazla oyalanmadan, hezîmet ve felâket getiren ânlarını iyice idrâk etmek lâzım. “Vatan” ve “millet” mefhûmlarının kudsiyet ve ciddîyeti, ancak bu şekilde hakikî yerine konur.

Türk milletinin Anadolu topraklarına nereden ve hangi istikaametden geldiğini, bilmeyenlere öğretmenin, unutanlara hatırlatmanın tam vaktidir. Malazgird’den Dumlupınar’a giden yol, pek çok belirsizliği ortadan kaldıracak trafik ve akl-ı selîm hacmine sâhiptir...

 

 

Yazar Hakkında:

Turgut GÜLER

Turgut GÜLER

1951 yılında Afyonkarahisâr’ın Sultandağı ilçe­sine bağlı Dort (bugünkü Doğancık) köyünde doğdu. Âilesi, 1959 Ocağında Aydın’ın Horsunlu kasabasına yerleşti. İlkokulu orada, Ortaokulu Kuyucak’da okudu. İki hafta kadar Nazilli Li­sesi’ne devâm ettikten sonra, Nazilli Öğretmen Okulu’na girdi. Bu okulun ikinci sınıfını bitirdiği 1968 yılında, İstanbul Yüksek Öğretmen Okulu Hazırlık Lisesi’ne kaydoldu. 1969-1973 yılları arasında, Yüksek Öğretmen Okulu hesâbına, İstanbul Üniversite­si Edebiyât Fakültesi Târîh Bölümü’nde tahsîl gördü.

İstanbul Çapa’daki Yüksek Öğretmen Okulu’nun Kompozis­yon ve Diksiyon Hocası olan Ahmet Kabaklı’nın başkanlığında kurulan Türkiye Edebiyât Cemiyeti’nde, bilâhare bu cemiyetin yayınladığı Türk Edebiyâtı Dergisi’nde vazîfe aldı. Bir tarafdan üniversite tahsîline devâm etti, bir yandan da bahsi geçen der­ginin “mutfak” tâbir edilen hazırlık işlerinde çalıştı. Metin Nuri Samancı’dan sonra da ikinci yazı işleri müdürü oldu (Mart 1973, 15. Sayı). Bu dergide yazı ve şiirleri yayımlandı.

1973 Haziranında üniversiteyi bitirdiğinde, Malatya Mustafa Kemâl Kız Öğretmen Lisesi târîh öğretmenliğine tâyin edildi. Ah­met Kabaklı’nın arzûsu ile bu görevine başlamadı ve İstanbul’da kaldı, Türk Edebiyâtı Dergisi’ndeki mesâîyi sürdürdü. 1975 yı­lında hem Edebiyât Cemiyeti (Bakanlar Kurulu karârıyla Türkiye kelimesi kaldırılmıştı), hem de Türk Edebiyâtı Dergisi, maddî sı­kıntılar yaşadı, dergi yayınına ara verdi. Bunun üzeri­ne, resmî vazîfe isteği ile Millî Eğitim Bakanlığı’na mürâcaat etti.

Van Alparslan Öğretmen Lisesi’nde başlayan târîh öğretmen­liği, Mardin, Kütahya ve Aydın’ın muhtelif okullarında devâm etti. 1984 yılında açılan Aydın Anadolu Lisesi’nin müdürlüğüne getirildi. 1992’de, okulun yeni binâsıyla berâber adı da değişti ve Adnan Menderes Anadolu Lisesi oldu. Bu vazîfede iken, 1999 Ağustosunda emekliye ayrıldı. 2000-2012 yılları arasında, İstan­bul’da, Altan Deliorman’a âit Bayrak Basım-Yayım-Tanıtım’da, yazı ve yayın çalışmalarına katıldı. Yine Altan Deliorman’ın çıkardığı Orkun Dergisi’nde, kendi adı ve müsteâr isimlerle (Yahyâ Bâlî, Husrev Budin, Ertuğrul Söğütlü) yazılar yazdı. İki kızı var.

Yayımlanmış Eserleri: Orhun’dan Tuna’ya Uluğ Türkler, Ötüken Neşriyat, İstanbul, 2014; Takı Taluy Takı Müren (Daha Deniz Daha Irmak), Boğaziçi Yayınları, İstanbul, 2014; Cihângîr Tûğlar-Selîmnâme, Ötüken Neşriyat, İstanbul, 2014; Ejderlerin Beklediği Hazîne, Ötüken Neşriyat, İstanbul, 2015, Şehsüvâr-ı Cihângîr-Fâtihnâme, Ötüken Neşriyat, İstanbul, 2015.

 

Yazarın diğer makalelerinden: