1 Aralık 2021

TÜRKİYE’NİN JEOPOLİTİĞİ

Türkiye’nin jeopolitik konumu Kuzey Akdeniz (Avrupa), Güney Akdeniz (Ortadoğu), Kuzey Karadeniz (Avrasya), Kuzey Hindistan ( Hint- İran) ve Hazar (Turan) jeopolitik kıtalarının ve alt kıtalarının kesişim ve genişleme alanlarındadır. Türkiye’nin sahip olduğu bu jeopolitik konum, bu kıtasal ve alt-kıtasal jeopolitik alanların genişleme ve daralma hareketliliklerinin siyasal, kültürel, ekonomik, ideolojik ve etnik etkilerini çok güçlü hissetmesine neden olmaktadır. Türkiye bu jeopolitik alanların etkisini hissetmekten daha fazla olarak bu jeopolitik alanların kendi içine nüfuz etmiş varlığını yaşamaktadır.

Ülkemizin geçtiğimiz iki yüz yıllık siyasal tarihine baktığımızda ülkemizde cereyan eden bütün siyasal hareketler aynı zamanda jeopolitik hareket olma özelliğini taşımaktadır. Mesela, bir siyasal hareket olarak Osmanlıcılık Akdeniz Jeopolitiği’nden, Osmanlı’nın Kuzey Akdeniz’deki topraklarının kaybıyla gelişen İslamcılık Ortadoğu (Güney Akdeniz ) Jeopolitiği’nden başka nedir ki? Batıcılığı Avrupa Jeopolitiği’nden, Türkçülüğü ise Turan Jeopolitiği’nden ayrı ele alabilir miyiz? Yine Cumhuriyet sonrası gelişen siyasal hareketlerden İslamcılığı Ortadoğu’daki İslamcı yönelimlerin, Sol hareketleri de Avrasya Jeopolitiği’nde Sovyet yükselişiyle meydana gelen genişleme hareketinin, Neo-Liberalizmi ise Kuzey Akdeniz(Avrupa)’deki kıtasallaşma çalışmalarının ve Amerika’nın küresel hegemonya arayışlarının ülkemize sızma biçimi olarak görürsek hiç de abartmış olmayız.  Yine Kürtçülük faaliyetlerini, Tarikat-Tasavvuf etkinliklerini ve Selefiliği Ortadoğu, Avrupa ve Hint-İran jeopolitiklerinden bağımsız ele aldığımızda ne içerik olarak anlayabilir, ne de siyasal olarak konumlandırabiliriz. Bazen kimi siyasal hareketler birden fazla jeopolitik etkinin sentezi olarak da karşımıza çıkabilmektedir. Mesela Kemalizm Avrupa ve Turan jeopolitiklerinin, Liberal İslamcılık ise Ortadoğu ve Avrupa(ve daha geniş biçimiyle Batı) jeopolitiklerinin birlikte etkisiyle gelişmiştir.

ULUSAL İMPARATORLUKLARIN YÜKSELİŞİ

Kapitalizmin yeni biçimiyle birlikte üretim güçlerinin ve üretim ilişkilerinin büyüklüğü ve örgütlenme alanı ulusal sınırları aşmıştır. Bu ise Neo-Liberal propagandanın aksine ulus devletleri yıkmamış, tam tersine büyüklük olarak imparatorluk büyüklüğüne sahip ama yapı ve örgütlenme olarak tipik ulus-devletler olan ulusal-imparatorlukları ortaya çıkarmıştır.

Amerika, Çin ve Rusya gibi tipik Ulusal-İmparatorluklar, kapitalizmin yeni biçimine siyasal olarak uyumlu yapılar oldukları için dünyadaki güç alanları olarak belirirken, Avrupa Birliği gibi oluşumlar ise büyüklük olarak bir İmparatorluk büyüklüğüne sahipken, yapı ve örgütlenme olarak Ulus-Devlet halini alamadıklarından büyüklükleri ölçüsünde etkinlik kazanamamaktadır. Dünyadaki siyasal yapıda ortaya çıkan alt-kıtalardaki Ulusal-İmparatorluklaşma eğilimine bağlı olarak, bu alt kıtalarda kısmen de olsa Ulusal-İmparatorluk yapısına sahip olan devletlerin var olduğu yerlerde ciddi bir güç ve yapı boşluğu hissedilmemekte, Ulusal-İmparatorluk büyüklüğünde devletlerin olmadığı alt-kıtalarda ise ağır bir güç ve yapı boşluğu hissedilmekte, buna bağlı olarak bu bölgelerde trajik istikrarsızlık alanları oluşmaktadır. Mesela, Hindistan Devleti Hint alt-kıtasını, yine Brezilya Latin Amerika alt-kıtasını yapı ve güç olarak kısmen doldurmakta, benzer şekilde Endonezya’nın Uzak Asya’daki Adalar alt-kıtasını yakın gelecekte güç ve yapı olarak istikrara kavuşturacağı gözükmektedir. 

TÜRKİYE’Yİ ÇEVRELEYEN JEOPOLİTİK KARADELİKLER

Kara Afrika, Güney Akdeniz, Turan ve Hint-İran alt-kıtalarında bu bölgeleri yapı ve güç olarak istikrara kavuşturacak büyüklükte ulus-devletler mevcut değildir ve bu durum bu bölgeleri inanılmaz derecede istikrarsızlaştırmakta, Dünya’daki Ulusal-İmparatorlukların bu bölgelerdeki güç ve yapı boşluğundan faydalanarak gösterdikleri emperyal etkinlik, bu alt-kıtalardaki orta ölçekli güçleri de istikrarsızlaştırmaktadır.

Hint-İran alt-kıtasında merkezi bir güç olabilecek Pakistan, Amerikan’ın Afganistan müdahalesinin ardından ciddi bir istikrarsızlığa sürüklenmiş; Amerika’nın Irak müdahalesi ve ardından gelişen ve bölgeye emperyal bir sızma olduğu anlaşılan Arap Baharı denilen süreçle de Güney Akdeniz’in orta ölçekli güçlerinden olan Irak, Suriye ve Mısır ya dağılmanın eşiğine ya da ağır bir istikrarsızlığın beşiğine itilmiştir. Yine Amerika tarafından Ayn’el Arap meselesiyle bir terör örgütü dünya kamuoyuna göstere göstere silahlandırılmaya başlanmıştır.  Bu süreç çok açık bir şekilde Turan Jeopolitiği’nin merkezi devleti olma potansiyeli taşıyan Türkiye’yi çok yakın bir gelecekte ciddi bir istikrarsızlığa sürükleme riski taşımaktadır. Şu unutulmamalıdır ki adı geçen bölgelerdeki istikrarsızlığın temel nedeni bu bölgelerdeki parçalanmış yapılar ve istikrarı sağlayacak yeterince güçlü ulus-devletlerin olmayışıdır. Dolayısıyla, emperyal müdahalelerin bölgedeki yapıları daha da fazla ufaltmaya ve parçalamaya çalışmaları, bölgedeki güç ve yapı boşluğunu daha da artıracak, bu ise mevcut istikrarsızlık ve çatışma alanlarını daha da artırarak bölgeyi on yıllarca sürecek bir istikrarsızlık, etnik savaş, mezhepsel savaş, büyük göç dalgaları ve çok ağır iktisadi ve sosyal yıkımların yaşandığı bir cehennem sarmalına itecektir. Dünyadaki emperyal odakların ise ne bu düzeyde istikrarsızlaşmış bölgeleri yönetebilme ve kontrol edebilme kabiliyetleri, ne de kendilerini böyle geniş bir istikrarsızlık kuşağının dışında tutabilme imkanları mevcuttur.  Dünyanın yaklaşık olarak üçte birini, yakın gelecekte dünya tarihinin birkaç yüzyıl gerisine itecek böyle bir gelecek ihtimali; aklını, vicdanını ve irfanını emperyalist siyasi kararlara ve uluslar arası şirket karlarına kiraya vermemiş hiç kimsenin kabul edeceği bir gelecek hayali değildir.

TÜRKİYE’NİN JEOPOLİTİĞİ ÇERÇEVESİNDE TÜRK DÜNYASININ ÖNEMİ

Yakın geçmişte ve yakın gelecekte Türkiye’nin en büyük milli güvenlik riski, sahip olduğu jeopolitik konumudur. Türkiye, Kuzey Akdeniz(Avrupa) ve Avrasya(Rusya)’daki iki önemli ulusal-imparatorluk yapısının güç genişletme alanının ve Hint-İran, Güney Akdeniz ve Turan alt-kıtasal alanlarındaki güç ve yapı boşluğunun ortaya çıkardığı siyasal kara deliklerin ters-çekim alanlarının ve Amerika’nın küresel hegemonya mücadelesinin kesişme ve çakışma alanın ortasındadır. Bu ise Türkiye’yi sürekli olarak emperyal müdahalelerin ve istikrarsızlıkların ters-çekiminin göbeğinde tutmaktadır.

Türkiye’nin içinde bulunduğu jeopolitik koşullarda Türk Dünyası gibi sosyolojik bir gerçekliğin varlığı,  jeopolitik konumu nedeniyle Türkiye’nin karşı karşıya olduğu emperyal müdahale ve sızmaları ve güç boşluklarının ortaya çıkardığı kara deliklerin ters-çekimini ortadan kaldırabilecek muazzam bir güç toplama alanı olarak daha da önemli hale gelmektedir. Şurası açıktır ki, Türk Dünyasının sosyolojik varlığı Türkiye Türklüğü’nün sosyolojik varlığının; Türk Dünyasının gelecekte politik bir gerçeklik kazanması ise Türkiye’nin politik olarak gelecekte var olmasının en büyük güvencesidir.

TÜRK DÜNYASININ POLİTİK BİR GERÇEKLİK KAZANMASININ ÖNEMİ

Yirminci yüzyılın ilk yarısında,  İran’da Pehlevilerin iktidara gelmesi, ardından da Sovyetler’deki Stalinist politikalarla birlikte Türkiye ile Türk Dünyası arasına İran ve Sovyetlerden oluşan anti-Türk bir siyasal settin çekilmesiyle Türk Dünyası fikri 1939’dan 1990’a kadar Türkiye’deki devlet aygıtı nezdinde sönümlenmiş, Ortadoğu’da güçlenen Arap Sosyalizmi üstündeki Sovyetler’in etkinliğiyle de Türkiye’deki devlet aygıtı tamamen Batı Jeopolitiğine angaje olmuştur.Bu dönemde Türk milleti nezdinde canlı olan Türk Dünyası fikri, devlet aygıtı tarafından Türkiye’nin başını derde sokabilecek tehlikeli bir yaklaşım olarak değerlendirilmiştir.

Sovyetler’in dağılmasının ardından1990larla birlikte devlet nezdinde konjonktürel bir ilgi ortaya çıkmış; fakat Türkiye’nin Karabağ işgalini sadece seyretmesiyle de sadece söylemsel düzeyde olan ve rasyonel bir dış politik yapılanmayı içermeyen bir olgu olarak kalmıştır. Bu süreçte Türkiye’deki devlet aygıtındaki söylemsel ilgi, Türk milletinde var olan duygusal ilgiyi buharlaştırmaktan öte bir fonksiyon ifa etmemiştir. Bu ilginin söylemsel kısmı Türk milletindeki duygusal ilgiyi de kontrol altına almış, devletin Türk Dünyası meselesiyle yakından ilgilendiği gibi bir yanılsamaya yol açmış, Türk Dünyası fikri Türk Devletleri arasındaki bir ilişki meselesine indirgenmiştir. Bunun neticesinde ve ardından Türkiye’deki devlet aygıtının 2000li yıllarla birlikte aniden Avrupa jeopolitiğine, son yıllarda da Ortadoğu jeopolitiğine angaje olmasıyla birlikte, Türk Dünyası fikri Türk Devleti nezdinde olduğu gibi Türk milleti nezdinde de sönümlenmiştir. 

Türk Dünyası fikrini devlet aygıtlarının tekeli olmaktan çıkararak milli bir mesele haline getirmek ve böylece dünya Türklüğü’nün odağına taşımak hayati bir önem taşımaktadır. 21. yüzyılda Türkiye’nin jeopolitik kaderini, Türk Dünyası’nın politik bir gerçeklik kazanıp kazanamaması belirleyecektir.

Bu kategorideki Makalelerden