Güncel Yazılar

Ahd; masdar olarak,” söz vermek, emir vermek, tâlimat vermek” gibi manalara gelir. İsim olarak, “emir, tâlimat, anlaşma, ant, yemin “ anlamlara gelir. Ahid kelimesini anlamı çok geniş olduğundan terim olarak her ilimde ayrı ayrı manalarda kullanılmıştı. İslâm dininde inanç, ibâdet, ahlâk, muâmelât ve hukuk-fıkıh-da birer terim olarak kullanılmıştır. Bir şeyi her durumda koruyup gereğini yerine getirmek demek olan ahidde hem yemin, hem de kesin söz verme anlamı vardır. Yemin, ahdin dinî ve kutsî yönünü; söz verme de ahlâkî yönünü teşkil eder. Ahd kelimesi İslamî bir kavram olarak "ahd-ü mîsak" şeklinde kullanılmıştır. Ahd kelimesi, Kur'an'da 46 yerde geçer. Benzer anlama gelen mîsak kelimesi de 25 yerde kullanılır.

Ahitleşme insanda fıtrî bir duygudur. İnsan geleceğini meçhul gördüğünden her an geleceğim ne olacak duygusu ile yaşamaktadır. Bu endişesini ilâhi bir güce bağlar ki bu insanla Allah arasında ahitleşmeyi meydana getirir. Ahidin İslâm dininde önemli bir yeri olduğu gibi diğer semâvi dinlerde de önemli yeri vardır. Musevîlerin ellerinde bulunan, ilâhi Tevrat’ın yerini alan kitaplarına “Ahdi Atik”, Hıristiyanların İncilin yerine kabul ettikleri ilâhi kitaba da “Ahdi Cedit”  ismini vermişlerdir. Gerçi Ahdi Cedid Yahudi ve Hıristiyanların müştereken kabul ettiği otuz kitapta meydana gelmiştir. Yani Hıristiyanlık ve Yahudiliğin temelinde ahidleşme bulunmaktadır.

İslâm dininde; kulun Allah ile olan ahdi ve İnsanların bireyler aralarında yaptıkları ahitler olmak üzere iki kısma ayrılır. Allah tarafından insana bakıldığında insan kullukla değerlendirilir ve buna “abd” denir. Abd; Allah Teâlâ’ya kulluk vazifelerini kemâli ile yerine getirmektir ki; bu vazifeleri kul ile Allah arasında tanzim edilip, yapılan sözleşmeye” Ahdi İlâhi” denir.

İnsanların Allah ile yaptıkları ahid denilince ilk akla gelen kâlû belâdaki Cenâb-ı Hakk’a verdikleri akittir. Allah Adem'i insanlığın atası ve temsilcisi olarak yarattığı zaman, gerek onun şahsında, gerekse kıyamete kadar gelecek tüm insanlardan tek tek "Ben sizin Rabbiniz değil miyim?" diye ahid almıştır.

Bu âleme ayak basmadan önce âlem-i ervah da bulunurken Allah ile ruhlarımız arasında vâki olan bu sözleşme de bizler Yüce Mevlâ’yı tanıyıp onu hak mabud, bir tek olup, eşi ve benzeri olmadığını ikrar etmişiz. Buna “itaat-ı mutlak “ adı verilir. Ve bu beyan “elestü bezmi”’nde yapılan sözleşmenin müspet bir neticesidir. Bu ahidleşme yi Yüce Mevlâ şu ayetle de te’yid etmektedir.Onlar, Allah’ın ahdini yerine getirenler ve verdikleri sözü bozmayanlardır.”(Ra’d 13/20 ).

Bu âyet-i kerimeye en güzel örnek olarak,Firavun'un, îmân ettiler diye büyük bir zulümle kol ve bacaklarını çaprazlama keserek hurma dallarına astırdığı sihirbazların bu durum karşısında:

"Yâ Rabbî, bizi şu belâdan kurtar, rahata erdir!" şeklinde değil de:

"Allâhım! Üzerimize sabır yağdır ve bizim canımızı müslümanlar olarak al!"   diye niyâz etmeleri ne muazzam bir kulluk vefâsıdır.

Böyle vefâ ve sadâkat timsâli kullar hakkında Cenâb-ı Hakk âyet-i kerîmede buyurur:"Allâh sadâkat gösterenleri, sadâkatleri sebebiyle mükâfâtlandıracaktır..."   (el-Ahzâb 24).

Ahde vefa İslâm dininde çok önemlidir. Hz. Rasulüllah da buna son derece titiz davranmıştır. İnsanlar arasında bütün ilişkilerin tam ve sağlıklı olması için ahde vefa garanti vasıtası olarak bilinip, ahde vefayı etmeyi imanla ilgilendirip, kâmil mü’minin vasıfları olarak övülmüştür. Kur’an-ı Kerim kâmil mümini şöyle bildirir:

 “Emanetlerine ve ahitlerine riayet edenler” (Mearic.70/32). “  Onlar, Allah'ın ahdini yerine getirenler ve verdikleri sözü bozmayanlardır”(Ra’d.13/20).

Kur’ân’ı kerimde ahde vefa göstermek emir olunup, bunun kâmil bir insanın, olgun bir mü’minin vasfı sayılırken örnek insan olarak da Hz Rasulüllah Efendimizi göstermiştir. O yüce insanın hayatında verdiği sözden döndüğü hiç görülmemiş, yaptığı ahid aleyhine ve zararına bile olsa asla sözünden ferâgat etmemiş, onu seven sevmeyen herkes “El-Emin, Muhammed’ül – Emin “ diye vasıflanıştır. Kur’an-ı Kerimde, Allah Teâla Peygamberlerini ve aynı zamanda bizim Peygamberimiz Muhammed (s.a.v.) överken birçok ayette : “Gerçekten O, sözüne sadıktı”.(Meryem. 19/ 54) buyrulmaktadır.

Abdullah b. Ebu’l-Hamsa (r. a. ) anlatıyor: Rasulüllah (s.a.v.) peygamber olmazdan önce idi; kendisini bir şey vermek için falan gün bir yerde buluşmak üzere söz verdim. Fakat ben o gün ve ertesi gün bunu unuttum, ancak üçüncü gün hatırladım. Gittim baktım ki Rasulüllah (s. a. v. ) aynı yerde bekliyor. Beni görünce: “Ey delikanlı! Beni yordun, üç günden beri seni burada bekliyorum.”[1]

Hz. Peygamberimiz, dua ederken, sık sık okuduğu ve seyyidil istiğfar diye meşhur olmuş dualarında: "Allah'ım! Gücüm yettiği kadar ahdine ve vaadine sadakat gösteriyorum"[2]

Nitekim İbrâhîm -aleyhisselâm- Nemrud tarafından dağlar gibi alevlerin içine atıldığı an Cenâb-ı Hakk'ın:"Ey ateş, İbrahim'e karşı serin ve selâmet ol!"   emriyle bir gülistân hâlini almıştır. Zîrâ İbrahim -aleyhisselâm-, ateşe atılmadan önce nefs alevini vefâ sularıyla söndürmüş ve Hakk'a sadâkatini her vechile tezâhür ettirmiş bir peygamberdi. Öyle ki Allâh Teâlâ, onun vefâsını:"Çok vefâkâr olan İbrâhîm..."   (en-Necm 37) şeklinde takdîr buyurmuştur.

Rasulüllah (s.a.v.) in iman potasında eriyip, İslâm dini kabul eden Asrı saadet Müslümanlarında ahdine vefa etmeyen kişileri bulmak çok zor parmakla gösterilirdi. Allah Resulü (s.a.v ) ahde vefayı iman ile eşit görmüş vefasızları münafık saymıştır.

İmanın insana kazandırdığı hasletlerden biri de ahde vefadır.Ahde vefa veya kısaca vefa... Sözünü çiğnememek, sadık kalmak, dürüst olmak... Bu ulvi meziyetler sevginin, dostluğun ve kardeşliğin bağrında yeti­şir. Kin, nefret, haset onu her zaman boğmuş, daha doğmadan öldür­müştür. Vefa ancak sevgi, iyilik ve kardeşlik ikliminde boy atıp gelişebilir. Bu yüzden sözlükler vefa kelimesine, “sevgi ve dostlukta sebat etmek” anlamını da vermişlerdir.         Vefa, düşman bile olsa verdiği sözden dönmemektir. Vefalı insan, dost-düşman herkesin güven ve emniyet duyduğu kimsedir. Ahde vefa, kulun Allah'a, ümmetin peygamberine, müridin mürşidine, dostun dos­tuna, aile fertlerinin birbirine, milletin vatanına sevgi ve sadakatidir.

Maalesef Türkiye’mizde, yüzde doksan dokuzu müslüman olan ülkemizde ihtiyar bakım evleri, huzur evleri açılıyor… Bunlar bizim yüz karamızdır ve Allah (c.c) bunları bize soracaktır. İhtiyarların baş tâcı, gönül ilâcı olması gerekirken; öksüze, yetime el uzatmak, kanat germek gerekirken, bütün bunlar bir kenara itiliyor, bırakılıyor anne baba, öksüz-yetim… Her şeyden evvel onların görülüp gözetilmesi, anne-babaların emirlerinden kıl kadar inhiraf edilmemesi gerekiyor.

Âyet-i kerîme vardır: “Ancak seni Allâh’a şirk koşman için zorlarlarsa…” işte orada yoktur itaat… Yine, “Hâlık’a isyanda mahlûkata itaat yoktur”  buyrulmuştur. O istisnâi durum hariç, of bile demeyin. Kelâmın en hafifi nedir? Of!.. Onlara of bile demeyiniz. Ve dünyâ işlerinde onlarla güzel geçininiz, hatırlarını hoş tutunuz.

Türkiye’de bugün ihtiyarların bakım evleri, dârü’l aceze, hemen her şehirde kurulmakta… İhtiyarlar oraya alınmakta… Eskiden hısım akrabâsı olmayan ihtiyarlar, kimsesizler, evlere alınır, tertemiz bakılırdı. Tedâviye, bakıma ihtiyâcı varsa, o şekilde kol-kanat gerilirdi. Biz garplılaşma hevesi içine düştüğümüz günden beridir ki, işler tersine dönmüştür maalesef!.Bizim vefamız nerede acaba?

Hazret-i Alî -radıyallâhu anh-'ın annesi Fâtıma binti Esed -radıyallâhu anhâ-, gençlik yıllarında Hazret-i Peygamber'e gerçek annesiymiş gibi hizmet etmişti. Bu sâlihâ kadın   vefat ettiği zaman Rasûlullâh -sallâllâhü aleyhi ve sellem-, cenazesinin yanına girmiş, başucuna oturmuş ve onun vefâ ve hizmetine Hakk katında şâhidlik ederek şöyle buyurmuştur:"Ey annem! Allâh sana rahmet eylesin. Sen, benim (öz) annemden sonra annemdin. Kendin aç kalır beni doyururdun, kendin giymez beni giydirirdin, kendini güzel yiyeceklerden alıkoyarak bana yedirirdin ve bunları yaparken Allâh'ın rızâsını ve âhıret yurdunu arzu ederdin."

Mehmed Âkif merhum, kızının nikâh akdine çok sevdiği ahbâbından olan Bosnalı Ali Şevki Efendi'yi de dâvet etmişti. Yaşlı Hocaefendi bu dâvete biraz geç geldi ve gecikme sebebi olarak da, Vefâ Yokuşu'ndan çıktığını söyledi. Merhûm Âkif de, bu yerinde mazereti, yerinde bir hakîkatle mezcederek mütebessim ve mânidar bir şekilde şöyle dedi:"Hangi Vefâ Yokuşu'ndan bahsediyorsun Hoca Efendi? Nesl-i hâzır (şimdiki nesil) o yokuşu çoktan düzledi..."

Merhûmun hüzünle dile getirdiği ve âdetâ ahde   vefa dercesine ifade ettiği gerçek, insanoğlunun en çok muhtaç olduğu vazgeçilmez bir haslettir. Bu hasleti gerçekleştirmenin güçlüğünü ifade sadedinde Vefâ Yokuşu'nu çıkmanın güçlüğüne âit sözden istifâde sûretiyle telmihte bulunan Âkif merhum, bugünkü cemiyetimizi görse kimbilir nasıl feryâd ederdi... Bugün, insanlar izleri silinmiş iyilikleri hatırına bile getirmemekte ve ekseriyetle"vefâ"   kelimesi, âdetâ ve sırf İstanbul'da bir semt adı olarak kalmış bulunmaktadır.

Hâsılı o, bütün bir ömrünü kaplayan davranış ve yaşayışıyla bizlere, husûsunda Ebû Bekir -radıyallâhü anh- misâli bir aşk ve muhabbet muallimliğini yaptı. Şimdi cümle ehl-i muhabbete düşen, o aşk ve muhabbet şâhının yeşerttiği vefâ toprağında bir peygamber goncası hâline gelebilmek...

Hazret-i Mevlânâ buyurur:

"Vefâsızlık, köpekler için bile bir leke ve ayıp olduğu hâlde, sen nasıl oluyor da insan olarak vefâsızlık gösteriyorsun?"

Bu itibarla büyükler, Hak yolcularına şöyle seslenmişlerdir:

"Gâfillerin de sâlihlerin de hâllerinden ayrı ayrı lâyıkıyla ibret al ve Allâh'a vefâkâr bir kul olmaya bak!"

Evet bütün mes'ele bu: Sâdece vefâkâr bir kul olabilmek.

KAYNAKLAR

[1].Ebû Dâvud. K. Edep.40/82, H.No.4996, c.V, 268. Cd. no:4344

[2]. (Buhâri, Deavât 80/16 Cd.no.5427; Terc. H.no.20

Tirmizî, Deavât 15  H.no.3393. Cd.no. 3315,Nesai İstiaze 51/56 Cd.no.5427

Ahmed bin Hanbel Müs. Şamiyyun. 16488,16508

Tavsiye Edilen Bağlantılar

Bize Yazın

SAYAÇ

30380951