28 Kasım 2021
Pazartesi, 30 Kasım 2020 14:20

Türkiye’nin Afrika ve Libya Politikası

Haziran 2020 de önce, Türkiye’nin desteği ile El Vatiyya hava üssü Ulusal Mutabakat Hükumetine (UMH) geçti. Ardından Tobruk yönetimine Birleşik Arap Emirlikleri (BAE) tarafından sağlanan üç adet Rus yapımı savunma sistemi (Pantsir) imha edildi. Akabinde de, stratejik olarak kabul edilen Tarhuna’nın UMH güçleri tarafından kuşatılması elbette önemli bir kazanım olarak kabul edilmekte. Bu Libya’da oyunu ve oyunun kurallarını değiştirecek bir aşama mı?  Şu anda hem bu ilerleme, hem de arkasındaki güç olarak Türkiye’nin rolü alkışlanıyor ve farklı farklı merkezlerden benzer açıklamalar yapılıyor. Benim için önemli önemli olan, ulaşılan aşamanın tarafları uzlaşma noktalarına, ara ve nihai barışa ne kadar yaklaştıracağı veya bunlardan ne kadar uzaklaştıracağı ile ilgili. Eğer, Libya’da bulunan taraflar da iki rakip yönetimi uzlaşmaya teşvik eder, sonra da bu ülkeden efendi efendi ayrılırlarsa ne ala! Yoksa bu savaş sürer. Çünkü bu sadece UMH ve Haftar güçlerinin değil, orada postalları ile bu güçlere destek olmak için bulunan ülkelerin de güç ve daha da önemlisi çıkar mücadelesi.

*****

Prof. Dr. Sema KALAYCIOĞLU

Türkiye’nin Afrika politikasını, daha çok Sahra Altı ülkeler ile ilişkiler açısından, Kuzey Afrika’yı ise, Orta Doğu ve Kuzey Afrika (MENA) politikası olarak değerlendirmek bazı açılardan daha isabetli olabilir.

Her ne kadar, hem Afrika, hem de MENA politikasının özellikle 1990 lı yıllardaki şekillenmesinde de Türkiye AB ilişkilerinin önemli rolü olsa bile, bu etki MENA bölgesinde daha fazladır.  Ayrıca MENA politikasında Türkiye’nin yakın tarihinden kaynaklanan gelişmeler kadar, Doğu Akdeniz politikasının ve son yıllarda politikanın önemli bir kısmını oluşturan enerji ve doğal kaynak rekabetinin rol oynaması da, Afrika ve MENA politikalarının ayrı ayrı değerlendirilmesini gerektirmektedir. Yine daha dikkatli bir bakış açısı geliştirmek için Türkiye’nin fiilen askeri olarak müdahil olması nedeniyle, Suriye politikası gibi, Libya politikasını da MENA politikası içinde de farklı bir konumda değerlendirmek daha iyi olur. Ancak, uzun bir zamandan beri, bölgesel güç olma iddiasıyla Türkiye’nin temel kuruluş ilkelerinden uzaklaşan bir “esnek” bir dış politika izlemekte olduğunu söylemek yanlış olmaz. On sekiz yıllık uzun bir iktidar süresince bazı konularda gösterilen ihmaller, bırakılan boşluklar, bilgi, deneyim ve liyakat eksikliği Türkiye’yi, proaktif olma iddiası ile günlük, tepkisel ve iç politika malzemesi amaçlı bir dış politika çizgisi izlemeye yöneltmiştir. Ayrıca benimsenen ideolojik ve tarihi iddialar, kişisel hayal ve ihtiraslar Türk dış politikasını teslim almış, bu iddialarla çoğu kez rasyonel olmaktan uzak tercihlerle benimsenen taraf ve tavırlar, ülkeye yarardan çok zarar getirmiş, ülkemiz karşısında oluşturulan dışlayıcı ittifaklar, ülke çıkarları için ciddi riskler yaratmıştır.

Türkiye’nin Afrika Politikası

Türkiye'nin Afrika politikasının 1998'de başlatılan "Afrika'ya Açılım Politikası" ile daha aktif bir boyut kazandığını söylemek yanlış olmaz. 1996[1] yılında Türkiye’nin AB Gümrük Birliği içinde yer alması bence bu politikanın biçimlenmesinde rol oynamıştır. Bu bağlamda, Sahra altı ülkelerin, bir şekilde eski sömürgecilerinin üye olarak içinde yer aldığı AB ile olan ikili ve çoklu ilişkileri, Türkiye’nin de 1996 sonrasında, AB üyeleri ile çeşitli konvansiyonlar altında tercihli ilişkileri bulunan bu ülkelerle ilişkilerini değerlendirmesini gerekli kılmıştır. Bu akılcı bir yaklaşım olmuş ve o tarihten sonra Türkiye-sahra altı Afrika ilişkileri siyaset, ticaret ve yatırım başta olmak üzere birçok alanda ivme kazanmıştır[2].

Bundan sonraki politika dönüşümü için ilk tarih 2005 yılı olup, Türkiye AB üyelik müzakerelerinin başladığı bu yılı, Afrika yılı ilan etmiş,  "Afrika'ya Açılım Politikası" biraz da Fransa’nın ittirmesi ile Türkiye-Afrika ilişkilerini daha aktif bir platforma taşımıştır. Öyle ki 2010'da Afrika Strateji Belgesi'nin kabul edilmesinin ardından bu politika da yerini ilişkilerin her alanda derinleşmeye ve çeşitlenmeye başladığı "Türkiye-Afrika Ortaklığı" dönemine bırakmıştır.

2010’ dan itibaren Sahra altı Afrika ile yapılan ticarette[3], Senegal’den yaptığımız su ürünleri, Sudan, Etiyopya Nijerya ve Uganda’dan yaptığımız susam, Güney Afrika’dan altın, kömür ve kıymetli maden ithalatına karşılık bu ülkelere neler ihraç ettiğimiz önem kazanmıştır.

Batı Afrika’da Gana, Gambia, Mali ile ilişkilerin gelişme seyri, Doğu Afrika’da Sudan, Tanzanya ve Kenya, Güney’de Güney Afrika ve Lesoto’daki yatırım ve inşaat hizmetleri, Sudan ve Somali’ye verilen dış yardım, Afrika’dan kabul edilen öğrencilere verilen burslar, askeri ve sivil eğitim ve sağlık alanlarında ilişkiler dikkate değer bir seyir izlemiştir

Gambia’da askeri eğitime Türkiye’nin önemli bir katkısı olmuş, Sudan’da, Sevakin adasındaki üs girişimi ve ilgili gelişmeler[4], Somali’de Türkiye’nin askeri varlığının[5]amacı dikkate değer girişimler haline gelmiştir. Bunların muhtemel etkileri zaman içinde daha belirgin hale gelecektir.

Gana’daki köklü sağlık reformu ve Türkiye’nin bu ülkede bu sektörlere yaklaşımı ve katkısı kadar, Mali’de perakende ticarette artan rolü ve ama Suudi Arabistan ile bir süre yürüttüğü faaliyetler, Nijerya’daki petrol sektörleri yanı sıra, Havza Müslümanları ile ilişkisi olup olmadığı, önemli konular olarak tebarüz etmiştir.

Türkiye’nin Sahra altında geliştirdiği ilişkiler açısından aldığı farklı farklı tepkileri, karşılaştığı rekabeti ve üstlendiği riski ayırt etmek mümkün.  Bunlar,

Artan yatırım faaliyetinde özellikle Çin rekabeti(OBOR raylı sistemleri ve kara yolları inşaatlarında),

Artan askeri varlığında özellikle Rus ve Çin rekabeti ve bölge ülkelerinin itirazları,

Artan ticarette verilmesi muhtemel dış ticaret açıkları,

Artan görünürlükte, Afrika misyonunun ancak eski sömürgecilerin nasırına basıncaya kadar bir sürdürülebilirlik şansı olduğu,

Artan ideolojik ihtiraslar ve yürütülen Sünni İslami misyonun Türkiye’ye zaman içinde yarar değil zarar getirebileceği, bu konuda Suudi Arabistan ve Katar ile yakın ama İran ile rekabet içinde bulunduğu,

Artan Türkiye resmi yardımlarında(kendi kurumsal ve uluslararası kurumlar aracılığı ile olan) siyasi ve ideolojik yaklaşımların değil, yöneldiği ülkenin insani ihtiyaçlarının giderilip giderilmemesi ve o ülkede siyasi istikrarın tesis edilip edilmemesine olumlu katkısı olup olmadığının açık olması önemli hususlardır. Aksi tercihler Türkiye için ilave risk kabul edilmelidir.

Türkiye’nin MENA ve Özellikle Doğu Akdeniz Politikası

Türkiye’nin MENA ya yönelik politikaların seyri ve bunların doğru okunup okunmadığı benim için 1980 li yılların ortasından itibaren dikkate değer konular oldu. Bu açıdan 1980 li yıllarda özellikle Maşrık Arapları ve İsrail ile ilişkilerin dengeli, ticari ve ekonomik ilişkileri geliştiremeye odaklı olarak yumuşatılmaya gayret edildiğini gördüm. Bununla birlikte, o yıllarda da hep bir ideolojik yön bu ilişkilerde vardı. O yıllarda hep Türk-Arap ilişkilerindeki ön yargıların arındırılarak, rasyonel köprülerin kurulması gayreti içinde olundu. İran-Irak savaşına mesafe ile yaklaşıldı. Suriye Türkiye için ciddi bir güvenlik tehdidiydi. Ama Magrip’de Mısır, Tunus, Fas ve Cezayir ile ilişkilerde yolalınma gayreti içine girildi.

1990 lı yılların ikinci yarısından itibaren MENA ve özellikle Akdeniz’in AB üyesi olmayan kıyıdaş ülkeleri(MNMC) ile ilişkilerine, Barcelona sürecinin ve MNMC ile “Yeni Komşuluk İlişkileri Politikasının (New Neigborhood Policies)” damga vurduğunu söylemek gerekir. Bu açıdan yönlendirmenin biçimsel yönünün 1996 Gümrük Birliği Ortaklığı ile gelen bir mükellefiyetten kaynaklandığını tekrar hatırlatmak isterim.

1996’ dan itibaren MNMC ile imzalamaya özen gösterilen ikili anlaşmaları ve ticari tarifeleri indirerek ilişkileri geliştirme girişimini Türkiye 1996 Gümrük Birliği ortaklığına borçludur. 1996 ve sonrasında, ikili anlaşmaların kimi kolay imzalanıp amacına uygun bir şekilde ilişkileri geliştirdi, kimini ise imzalamak bile bir hayli güç oldu. Örneğin İsrail ile yapılan anlaşma hemen ticari, teknik ve ekonomik çıkarlar yaratırken, aynı etki Tunus ile yapılan anlaşmada kendini gösterdi. Mısır ile anlaşma yapılması, hem Mısır’ın konuya siyasi yaklaşımı, hem de Türkiye’nin tarife indirimlerinde Mısır’ın tekstil sektörlerini tarife indirimi dışında tutmak istemesi nedeni ile zorlaştırdı. Tabii ticari tarife ve gümrük politikaları ile ilgili ayrıntıların AB Ortak Ticaret politikasına da atfının olması bu ülkelerin kendi aralarında ve Türkiye ile ek ulaştırma, hava taşımacılığı ve sigortacılık, bankacılık ve finans anlaşmaları imzalamalarını sonuçlandırdı.

Konunun siyasi yönü 1990 lı yılların daha başından itibaren, Türkiye’ye özellikle Almanya tarafından yapılan bir telkin ile dikkate değer sonuçlar yarattı. O tarihlerde AB gündemine giren Güney-Güney ortaklığı önerileri arasında, Türkiye’ye Akdeniz’in Güneyini çevreleyen ülkelerle daha yakın ilişkiler içine girmesi telkin edildi.

Bu arada hatırlanacak olursa 1999 Helsinki anlaşmasından sonra AB tam üyelik süreci başlayan Türkiye bir dize siyasi, idari ve iktisadi reformu, AB Maastricht ve Kopenhag kriterlerine uyum amacı ile yürürlüğe daha koalisyon dönemlerinden itibaren sokmuştur.  2000 li yılların AB ve IMF çifte denetim ve dönüşümlü reformları ile ekonomisi güçlenen Türkiye’nin MENA bölgesindeki etkinliği de artmıştır. Bu bağlamda:

Yeni ikili anlaşmalar imzalanmış ve hatta 1998 sonrasında ikili ilişkilerin yumuşadığı tarım sektörlerini de kapsayan Suriye ile 2007 debir serbest ticaret bölgesi anlaşması bile imzalanmıştır. Mısır ile ilişkiler düzelme rayına girmiş, Türkiye’nin MENA kapsamındaki körfez ilişkileri de güçlenmiştir. Bu dönemde bölgesel elektrifikasyon projesi gibi çeşitli ortak sektörel işbirliği projelerinden söz edilmeye başlanmıştır.

Türkiye’nin yükselen performansını atmış olduğu siyasi adımlarla aşındırmaya başladığını 2005 sonrasında önce tedricen sonra ise hızlanan bir eğilim ile görmek mümkün. 2005 yılında Batı Sahra anlaşmazlığına taraf olduğu iddiaları Fas ile ilişkilere gölge düşürmüş olup, hala sorun olmaya devam etmektedir.  Özellikle Türkiye’nin Batı Sahra konusunda Polisario ayrılıkçı hareketini desteklediği iddiaları, Cezayir ve Fas ile ilişkilerde bir fay hattı oluşturmaktadır. Cezayir, bu yıl itibarı ile bir taraftan Laayoune’daki Türkiye faaliyetlerini izlediğini açıklamış, diğer taraftan da Fas ile birlikte Türk mallarına gayri resmi ticari boykot uygulamaya başlamaktan çekinmemiştir.

Mısır 2005 den itibaren TPAO ya vermiş olduğu Batı Çölünde petrol arama lisanslarını iptal etmiştir.

Türkiye’nin büyük bir iddia ile arabulucu olma rolü üstlendiği Orta Doğu Barış süreci, tarafsızlığını yitirmesi nedeniyle başarısızlıkla sonuçlanmış ve nihayet 2010 yılında Mavi Marmara flotilla girişimi İsrail ile ilişkileri onarılması zor bir şekilde germiştir.

2011 Arap baharı Türkiye’nin MENA’ daki yumuşak gücünün ve kapsayıcı rolünün petrol ticareti ve Katar ile ilişkiler dışında erozyona uğramaya başladığı bir yıl olarak tebarüz etmiş, özellikle Mısır ile ilişkiler zaman içinde daha da bozulmuştur. Ayrıca Türkiye yumuşak gücünün azaldığı MENA bölgesinde Suriye cephesinden müdahil olunca ilişkilerin sarpa sarmasından öte Türkiye için de birçok alanda kayıp kaçınılmaz hale gelmiştir.

2018 yılında Ürdün’ün Türkiye ile olan ticaret anlaşmasını iptal etmesinden sonra, yakın tarihlerde daha da gerilen ilişkiler nedeni ile genişleyen Arap boykotu, hem Maşrık hem de Magrib’te yayılmaya başlamıştır. Bu gelişmenin net sonucunu Türkiye’nin bu ülkelere olan ihracatının yavaşlaması ve Türkiye’ye karşı oluşan olumsuz tavırlarda görmek mümkündür.

Doğu Akdeniz sorunsalı bilinen, temkin ile izlenen bir konu olsa da 2000’ li yıllar boyunca Akdeniz’i çevreleyen ülkeler arasında imzalanan deniz yetki alanı sınırları ve Münhasır Ekonomik Alan Anlaşmaları (EEZ), Türkiye’de fazla bir tepki yaratmamış, Türkiye 2003 yılından itibaren bunları izlemekten öte önemli sayılabilecek adımlar atmamıştır. Bölgenin doğal gaz ve enerji odaklı ortaklıkları genişleyerek ve bölge dışı aktörleri de kendine çekmiş, bu gelişmeler Türkiye’nin bölgede dışlanmasına ve yalnızlaşmasına neden olmuştur. Önce Güney Kıbrıs, Yunanistan, İtalya, İsrail ve Mısır ile oluşan ittifak 27 Kasım 2020 tarihi itibarı ile Birleşik Arap Emirlikleri (BAE) önderliğinde, Doğu Akdeniz’de Türkiye’ye karşı güçlenmiştir. Güney Kıbrıs da bir AB üyesi olsa bile adanın bölünmüş durumu, coğrafi konumu ve taraf olduğu deniz yeki alanları anlaşmaları itibarı ile aynı zamanda MENA ilişkileri içinde, Türkiye için sorun zincirinin bir başka halkası olarak tebarüz etmektedir.

Türkiye’nin Libya Politikası ve Libya’ya karşı Artan İlgisi

Türkiye-Libya ilişkilerinin birkaç veçhesi olduğu kanaatindeyim. İmparatorluğu kaybetmemek için beyhude mücadele verdiği son topraklarından biri, belki İtalyan sömürgesi olduğu dönemde (1912-1947), kendini Roma imparatorluğu dönemindeki haline rücu etti gibi farz etmiştir. Çünkü bu dönemde mesafe yakınlığının etkisi ile de İtalya ve Libya arasında ilişkiler tamamlayıcı bir görünüme kavuşmuştur.

1969’ da Libya’nın bağımsızlığını izleyen yıllarda, Türkiye olmasa bile Türk varlığı ve esintisi Libya’da hissedildiğinden eminim. Buna rağmen Türkiye’ye karşı takındığı dost tavrıyla, hiçbir yardımdan kaçınmayarak, 1970’ li yılların zorluklarını aşmaya yardımcı olan Kaddafi bile kendince gerekli gördüğü zaman Türkiye’yi siyasi platformlarda kınamaktan geri kalmamıştır. Bunun da ötesinde 1980’ li yıllarda, ödenmeyen müteahhitlik hizmeti bedelleri iki ülke arasında sorun olmuştur. Özellikle özerk Kürdistan konusundaki çıkışları, artık Batı’nın da sabrını taşıran Kaddafi’nin Libya-Türkiye ilişkilerini de germesini sonuçlandırmıştır. İşte Türkiye-Libya ilişkilerinin 2011’ de Arap baharı Libya baharına dönüşürken ulaştığı evre, gerginliğin zirvesi olmuştur denebilir. Açıkçası 2011 yılına kadar Türkiye’nin Libya ile ilgili bir özel politikası olmadığı ve tavrının Kaddafi’nin inişli çıkışlı tavrına indeksli bir görünüm arz ettiğini söyleyebilirim. Gelelim 2011 ve sonrasındaki gelişmelere.

Başlangıçta Türkiye Fransa tarafından başlatılan Libya harekâtını kınamış, hatta NATO’nun orada ne işi olduğunu sorgulamıştır. Ama sonra hemen Kaddafi ile bağlantıları koparıp ve Kaddafi karşıtı gruba destek vermeye (El Meclis el Vatani el İntikal: EMEVİ) ve Tobruk güçlerine karşı düşmanca tavır almakla kalmayıp, Trablus hükumetine silah mühimmat, askeri destek sağlamaya başlamıştır. Tobruk yönetimi bundan sonra Türk gemilerini durdurmaya başlamış ve Türkiye’yi düşman ilan etmiştir. Şahsen Türkiye’nin Libya politikasında yine temkinsiz, hesapsız ve bir çıkış(exit) planından bile yoksun yönler görmekle birlikte hep bir rasyonalite olup olmadığının sorgulanmasının önemli olduğunu düşündüm. Türkiye, menfur, istenmeyen ve dışlanan bir ülke olma pahasına acaba hangi nedenlerle Libya’da bu denli etkili ve aktif olma yolunu seçmiştir?

Petrol ve Petrol Arama Lisansları Faktörü mü?

Libya dünyanın dokuzuncu en büyük petrol rezervine sahip. 1959 yılında Sirte’nin batısında faaliyete geçen yabancı şirketler, 1973’e kadar karadan çıkan tatlı petrolü (Libya Sweet) kaymakla yedi. Bu tarihten sonra Kaddafi bir gecede şirketlerin yüzde 51 hissesini Ulusal Petrol Şirketine (NOC) aktardı. Ancak teknoloji fakiri olduğu için özellikle off shore petrol arama ve çıkarmalarında yine yabancı şirketlere bağlı kaldı. Karadaki petrol ile yetinmeyen şirketler ise, 1977 yılında, önce ülkenin batısında, Trablusgarp’ın 100 deniz mili açıklarında Bouri ve El Curf Petrol Yataklarını üretime açtı. Sonra ülkenin doğusunda-batısında kara ve denizde yeni petrol yatakları bulundu.

2011 yılında iç savaş patladığında, Libya’nın kişi başına geliri 11.200 dolardı. Oysa 2018 itibarı ile 6300 dolar. Ülke üç parçaya bölündü. Petrol yatakları ve rafineriler büyük ölçüde doğuda, Bingazi etrafında. Dolum tesisleri ise Sirte çevresindeki DAİŞ bölgesinde. Yabancı şirketler Libya baharından sonra, bir süre faaliyetlerini askıya aldı. BP ve ENI, 2014 yılında geri dönse bile, projeler büyük ölçüde batıda, Birleşmiş Milletler’in meşru kabul ettiği bölgedeki, Ghadames kuyularına yoğunlaşmış durumda. Doğu Libya ise çeşitli ülkelerin verdiği desteğe ve Sirte çevresindeki petrol yataklarının üçte ikisinin sahipliğine rağmen, BM tarafından tanınmayan Tobruk yönetimi nedeniyle, uzun süre yeni aramalardan mahrum kaldı. Trablusgarp’daki Ulusal Mutabakat Hükümeti (UMH) yönetimi, petrol gelirlerinin üçte birini ve ücret ödemeleri için gerekli meblağı her ay muntazaman Tobruk’a göndermekte kusur etmiyor. Ama bu Tobruk’da Halife Haftar’ın hak iddia ettiği üçte iki payı almak için Trablus yönetimine karşı savaşmasının nedenlerinden biri oldu.

BM’nin tanıdığı Trablus yönetimi, AB ülkelerinin Halife Haftar ile mücadelesinde kendisine yeterince destek vermediği gerekçesi ile 2019 Mayısında, başta Total olmak üzere 39 şirketin arama ve çıkarma izinlerini iptal etti. Şimdi denizden-karadan petrol ile çevrili Libya, hem savaşla, hem de üretime devam eden yabancı şirketler olsa bile, yeterli sermayeden yoksun. Bu işte belki kabına sığamayan Ankara için bir parsa koparma umudu oldu.

Yüce bir Amaç ve Birbirine Değen Kıta Sahanlığı Köşesi mi?

Girit’in güneyi kimi zaman uçurum gibi bir göçük, kimi zaman mutedil bir eğim. Vadilerle parçalanmış doğada, kızıl kayalar arasından ulaşılan kumsalın kavuştuğu çırpıntılı denizin adı ise Libya Denizi. Denizin ötesi, geçmişin Tripolitania, Cyrenaica ve Marmarica’sı, bugünün Libya’sı. Libya ile Girit arasındaki mesafe 250 deniz mili kadar. Her ikisinin doğusunda, Ege Denizinin Levant Havzası var.

 İşte Libya Denizi ile Anadolu Yarımadasının güneybatı ucu burada temas halinde. Doğu Akdeniz’in beşli ittifakı işte bunu ve Libya’nın haklarını görmezden gelerek önemli bir hata yaptı. Doymak bilmez doğal gaz bulma iştihası, Yunanistan’ın da teşviki ile Girit açıklarında şirketlerin arama yapmasını projelendirmeye başladı. Bunun ise akla hemen getirdiği iki soru vardı.

Girit açıklarında doğal gaz aranması girişimi, Libya’nın deniz yetki alanı ve haklarını ve Türkiye’nin Ege kıta sahanlığı ve deniz sınırlarını ihlal etmez mi? İşte bu iki sorunun, Türkiye’nin Libya politikasında 2019 dan itibaren ciddi ama gecikmiş bir değişme yarattığı kanısındayım. Nitekim Kasım 2019 da Türkiye Trablus’taki UMH ile iki anlaşma imzaladı[6]. Bunlardan biri güvenlik ve askeri işbirliği anlaşması, diğeri ise deniz sınırı ve yetki alanları (delimitation and martitime jurisdiction area). Ama daha da önemlisi, 2019 dan itibaren Türkiye’nin UMH desteği, lojistik takviye düzeyinden doğrudan askeri müdahale haline geldi.Ancak Türkiye yaptığı bu çıkışla, sadece Levant denizinde kendi deniz sınırlarının kendine bahşettiği hakkı değil, aynı zamanda, Libya’nın, Libya Denizi çevresindeki hakkını savunmuş oldu. Bu aslında yıllardır sergilediği uzlaşmaz tutum yerine, Doğu Akdeniz’de atması daha iyi olabilecek bir ilk adımdı.

Gecikmenin Affedilir bir Yönü Olabilir mi?

Türkiye’nin Deniz Yetki Alanı konusunu neden Kasım 2019 dan itibaren gecikerek irdelediğine gelince, Libya’dan olan beklentilerinden öte, bence Türkiye, önce TAP (Transanatolian Pipeline) devreye girmesini ve İpsala’dan geçip, bir başka TAP ile (Trans Adriatic Pipeline) eklenmesinin hazır olmasını beklemiş olabilir mi? İşte yine bir rasyonel açıklama arayışı.  Çünkü bu durumda, belki Yunanistan ve Güney Kıbrıs ne yaparsa yapsın, Fransa ve AB de istediği yaptırım tehdidini savursun, Libya-Türkiye anlaşmasının geçerliliğini gölgelemeye kalkarsa, o zaman TAP/TAP boruları arıza yapabilir. Öyle olunca Şah Denizi gazından mahrum AB, Rus gazına daha fazla muhtaç kalır. Tabii tehdit ve şantaj ile Akdeniz’de Türkiye ne kadar daha gemilerini yürütebilir sorusu da cevaplanmak zorunda. Ama AB komisyonunun yeni dış temsilcisi, Josep Borrell, “Şimdi Türkiye’ye yaptırım zamanı değil, uzlaşma zamanı” dedi. Yine de Türkiye’nin fevri ve çok da iyi hesaplı olmayan Libya politikasında bir takat var diye düşünmekten kendimi alamıyorsam da Türkiye’nin, Libya ile yaptığı anlaşmanın,  zamanlaması gecikmiş olsa bile, deniz yetki alanı belirlemek için iyi bir adım olduğu kanaatindeyim. Amacının Libya’nın petrol servetinin yoğun olarak bulunduğu Tobruk yönetimine iyi anlatılması ise belki Halife Haftar’ın konusu anlamasına ve Türkiye’nin Libya menfaatleri lehine hareket ettiğini anlamasına yardımcı olur.

Libya’daki İç Savaş Kimin Lehine?

Evet, Haziran 2020 de önce, Türkiye’nin desteği ile El Vatiyya hava üssü Ulusal Mutabakat Hükumetine (UMH) geçti. Ardından Tobruk yönetimine Birleşik Arap Emirlikleri (BAE) tarafından sağlanan üç adet Rus yapımı savunma sistemi (Pantsir) imha edildi. Akabinde de, stratejik olarak kabul edilen Tarhuna’nın UMH güçleri tarafından kuşatılması elbette önemli bir kazanım olarak kabul edilmekte. Bu Libya’da oyunu ve oyunun kurallarını değiştirecek bir aşama mı?  Şu anda hem bu ilerleme, hem de arkasındaki güç olarak Türkiye’nin rolü alkışlanıyor ve farklı farklı merkezlerden benzer açıklamalar yapılıyor. Benim için önemli önemli olan, ulaşılan aşamanın tarafları uzlaşma noktalarına, ara ve nihai barışa ne kadar yaklaştıracağı veya bunlardan ne kadar uzaklaştıracağı ile ilgili. Eğer, Libya’da bulunan taraflar da iki rakip yönetimi uzlaşmaya teşvik eder, sonra da bu ülkeden efendi efendi ayrılırlarsa ne ala! Yoksa bu savaş sürer. Çünkü bu sadece UMH ve Haftar güçlerinin değil, orada postalları ile bu güçlere destek olmak için bulunan ülkelerin de güç ve daha da önemlisi çıkar mücadelesi.

Başkent Trablus ve Tarhuna’nin kontrolünün ele geçirilmesi birbirinden kazanılan her toprak parçası, mutlaka her iki taraf için de yeni bir teşvik ve başarı gururu oldu. Ama paramparça olan Libya’daki yabancı asker veya milis postalları bir kenara bırakılacak olursa, anlık veya günlük başarılarla heyecanlanan taraflar, aslında ülke olarak neler kaybettiklerinin farkına varmak için yine Birleşmiş Milletlerin yardımına muhtaç. Binlerce insan öldü. Libya’da doğru dürüst ne ev, ne fabrika, ne okul, ne hastane kalmış durumda. Libya kaybederken, kimler ne kazandı? ABD Rusya’ya karşı yeni bir güç gösterisinde mi?

BAE nin Haftar tarafında, Türkiye’nin UMH tarafında bulunmak dolayısı ile kazancı ne? Bir de tabii konut ve altyapı inşaatları için Libya’ya gelen Çin var. Bununla beraber, hem El Vatiyya, hem de Tarhuna Haftar güçleri için, iç savaşın başlamasından bu yana, iki hayati tedarik ve ikmal merkeziydi. Bingazi’den gelen milisler için bu iki merkeze yapılan yığınak önemliydi. Şimdilik bunu kaybetmiş gözüküyor Haftar güçleri.

Libya’dan Beklentiler ve Gelecek İle İlgili Planlar

BM güvenlik konseyi daimi üyesi olan Rusya Haftar güçlerine milis güçleri ile destek vermekte. Bu fiili destek, Afrika’nın birçok yerinde eskiden beri faal olan Wagner tarafından sağlanmakta. Wagner geçmişte, Mozambik ve Ruanda gibi Afrika ülkelerinde, hem Rusya’nın (öncesinde SSCB nin), hem de Batılı ülkelerin ticari çıkarlarına güvence sağladığı için, bu kıtada rüştünü kanıtlayıp, kendini kabul ettirmiş bir örgüt. Bu nedenle, Libya’da da bulunmasına hayret edilmemeli. Wagner, nasıl geçen yıl, yani 2019 da yaptığı hizmetlere karşı, Mozambik’te Afrika’nın en zengin doğal gaz enerji projelerine girmek için bir sözleşme ile ödüllendirildiyse, Libya’da da Haftar güçlerini destekleyerek, bunun karşılığında, ülkenin doğusunda bulunan başta petrol olmak üzere zengin enerji kaynakları üzerinde bazı ayrıcalıklar elde etmeyi beklemekte. Geçmişte Kaddafi ile de yakınlığı dolayısı ile bu ülkede ayrıcalıkları olan Rusya’ya da çok doğal bir beklenti olarak geliyor olmalı.

Rusya’nın şu anda Libya’nın doğusunda faal 800- 1200 aktif Wagner elemanı ve gerektiği takdirde bu sayıyı arttırabileceği dayanağı da var. 26 Mayıs’ta Amerika’nın Afrika Askeri Komutanlığı, Rusya’nın Libya’ya modern savaş uçakları gönderdiğini duyurmuştu. Şimdi buna rağmen Wagner ve Rusya nasıl başarı gösteremiyor ve geri çekilmek zorunda kalıyor sorusu, belki bize biraz daha derinlemesine düşünme dürtüsü verir. Eğer Rusya’nın Libya’dan beklentisi, siyasi ve askeri etkinlik yanı sıra ekonomik çıkarlarının devamı ise, UMH i ülkenin batısındaki stratejik El Vatiyye Askeri Hava Üssü’nü ve Tarhuna’yı Haftar güçlerinden geri almasına direnmeyip, BM öncülüğündeki ateşkese uyulmasına katkı sağlaması, barış dönemindeki paylaşımda kayba uğramaması için bir taktik olabilir.

 BAE nin Libya’nın geleceği ile ilgili somut bir planı yok. Bu küçük körfez ülkesine Akdeniz’e Libya üzerinden de çıkmak ve İsrail ile ittifakını pekiştirmek şimdilik yetecektir. Fransa ve İtalya her halde iptal edilen lisanslarını geri alma hevesindedirler. Öte yandan Çin Libya’da taraflar arasındaki çatışmalar bitmeden ucuz işgücü, mühendislik hizmetleri ve sermaye ile yeniden yapılanma faaliyetlerine başladı bile.

Mısır ve Yunanistan’ın Libya planları var mı? Eğer somut bir planı olsaydı ne yapar eder, her ülkeden önce bu sınır komşusu ile deniz yetki alanları belirleme anlaşması imzalardı. Mısır, bilindiği gibi bir çağrıda bulunarak, Türkiye’nin Doğu Akdeniz’in batı ucunda ve Libya’daki emellerine karşı bir ittifak çağrısında bulundu. Akabinde, Yunanistan ile bir deniz yetki alanı anlaşması imzaladığını ilan etti.  Ama Mısır gibi Yunanistan’ın da,  bu yanmış yıkılmış ülkenin öz menfaati için bir planı yok. Olsaydı Yunanistan da Mısır gibi, bu tür anlaşmaları Libya ile imzalamanın yollarını daha önce arardı. Hem de Girit’in güneyindeki denizin adı Libya Denizi iken, Girit açıklarında doğal gaz aramanın bir bedeli olacağını idrak ederdi. Nasır’ın Kaddafi’ye karşı olan dostane tavrının, Sisi’nin gelecek yıl somutlaşacak Yeni Libya yönetimine karşı benimseyeceği tavır olup olmayacağı için spekülasyon yapmak anlamsız olur. Ama Mısır’ın açıklanan amacı, Libya’dan gelecek bir İhvan tehlikesini engellemek. Bunu da UMH ile bağdaştırıp, Haftar’a destek veriyor.

Türkiye’nin Libya’nın Geleceği ile İlgili bir “Ertesi Gün” Planı Var mı?

Libya da bir başka vesayet savaşı yaşanmakta. Ateşkes de UMH ve Haftar arasında olduğu kadar bunlar arasında olarak düşünülmeli. Petrol zengini olan ülke, kaynaklarını bugüne kadar birbiri ile savaşarak ziyan etti ve bölünmüş ülkenin rakip taraflarında yer alan ülkeler, kanlı bir savaşın çeşitli muharebelerinde geçici başarı veya yenilgilerde sahne aldı. Evet, Türkiye ile işbirliği son durumda, UMH ne yeni bir saha avantajı sağlamış gibi gözüküyor. Bu iç savaşın ve daha da önemlisi Libya halkının mukadderatının değiştiği anlamına mı geliyor? Bunu söylemek için 23 Ekim 2020 de taraflar arasında BM gözetiminde imzalanan ateşkesten öte nihai anlaşmaya varmalarını ve genel seçimlere kadar rahat durmalarını beklemeliyiz. İlahlar henüz kana ve petrole doymuş olmayabilir. Cumhurbaşkanı Erdoğan ve Fayez Sarraj arasında yapılan tele konferansta da başarı değerlendirildi. Ama bu konu boyutu ele alındı mı bilmiyorum. Türkiye’nin bu El Vatiyya ‘daki üste barınması, gelecekteki gelişmelere ve/veya uzlaşma çabası içindeki tarafların uzlaşmasına yardımcı olup olmamasına ve Libya konusundaki gerçek amacına bağlı olacaktır.

Başlangıçta Cumhurbaşkanı’nın ağzından Türkiye’nin “Libya’da koordinasyon amacı” ile bulunduğunu duyduk. Neyi koordine ettiğimiz konusunda bir fikrim yok. Askeri eğitim, danışmanlık, varsa çoğunun Suriye’den aktarıldığını duyduğumuz takviye milis güçleri dışında, Türkiye, Libya ve kendisi için faydalı olabilecek Deniz Yetki Alanı Sınırlama anlaşmasının meşruiyetinin giderek daha fazla tartışılacağı bir döneme girmekte[7]. Bilindiği gibi mezkûr alan, Haftar kontrolünde bulunan bölgede ve zaten başından beri Haftar hem bu anlaşmayı, hem de UMH ini uluslararası anlaşmalar imzalamaya yetkili kılan 2015 tarihli Shikarat anlaşmasını[8] reddediyor.

Birçok Muharebeyi Kazandıktan Sonra, Harbi Kaybetmemek için

Libya’da 2020 yaz aylarında yaşanan gelişmelerle birlikte elde edilen 2 yeni kontrol noktasının ardından Rusya ile ihtilaf yaşanmadı gibi. Ama ateşkese kadar Libya’ya silah, insansız savaş aracı ve milis sevk eden Türkiye’nin ateşkes sonrasında Libya ile ilgili bir planlarında silah ve askeri mühimmat ikmali planları varsa bu tür planlar, ateşkesin tasarımını yapıp, tarafları masaya oturtan BM kadar, Rusya’yı da rahatsız edecektir. Tabii Mısır’ı, Yunanistan’ı, Fransa’yı da.

Nitekim eğer ateşkes, zaman içinde bir nihai barışa dönüşür, Brega’da petrol tesislerini birlikte korumaya başlayan taraflar, ortak ulusal servetlerin ihracatının artması ile elde edecekleri geliri adil paylaşmayı öğrenirlerse[9], barış güvence altına alınmış demektir. Böyle bir ulusal bilinçle ve barış içinde Aralık 2021 de Libya seçimlere gidebilirse, Türkiye’nin planlarında değişiklik yapması ve yine yumuşak gücünü kazanması asıl Libya’daki rolünü belirleyecek olan adımlar olabilir. Zaten “çıkış” planı da herhalde stratejik hamlelerin böyle nedenlerle en önemli aşamalarından biridir. Türkiye’nin artık Libya’dan bir çıkış planı olmalıdır. Bunu bu ülke için barışın ön koşulu olmasından öte, Libya’nın egemenlik haklarına saygı ve ulusal bütünlüğü için yapmalıdır. Doğal olarak Türkiye’nin imzaladığı deniz yetki alanları anlaşmasının kaderi de Libya’da barışı tesis edecek gelişmelere, yeniden yapılanmada rol alacak tarafların (BM özel temsilcisi Stephanie Williams’ın misyon önderliğinde), Türkiye’ye karşı tutumuna ve daha önce görevden ayrılacağını açıklayıp, sonra erteleyen Sarraj’ın görevde daha ne kadar kalacağına bağlı olacaktır. Türkiye’nin kazandığı birçok muharebeye karşı, harbi kaybetmesi için bundan sonraki adımlarında iyi bir planlama yapması gerekmektedir.

Şimdi hem Tobruk’daki yönetime, hem de Libya’nın tümüne uygulanmakta olan Birleşmiş Milletler silah ambargosu var. Türkiye bunu ihlal etmemeli, kuşku gölgesi bile düşürmemeli. Uluslararası hukuka uygun ihtar ve aramalara itiraz etmeyerek üzerindeki kuşku bulutlarını dağıtmalı. Libya’nın ulusal egemenlik haklarını savunup, toprak bütünlüğüne saygılı olduğunu göstermeli. Israrla, UMH ile imzaladığı anlaşmanın Libya lehine olduğunu açıklamalı ve Tobruk yönetimi ile de uzlaşmanın yolunu aramalı. Akdeniz’de izlediği Gumbot diplomasisinin sadece Libya ile ilgili olmayıp, daha çok kendi güney ve batı kıyıları ile Kuzey Kıbrıs’ın güvenliği ile ilgili olarak duyduğu endişeyi yansıttığını açıklamalı. Hem kendisinin, hem de Kuzey Kıbrıs’ın Akdeniz’in her türlü deniz altı nimetlerinden yararlanma hakkının doğal olduğunu ve hem kendisi, hem Kuzey Kıbrıs, hem de şimdi Libya için adil, eşit ve orantılı kaynak paylaşımı için her türlü işbirliğine hazır olduğunu bildirmeli, Doğu Akdeniz Gaz Forumu üyeliği için çağrı beklediğini tekrarlamalı.

Kendisine yönelik ideolojik iddiaları ortadan kaldıracak, kuşkuları dağıtacak önlemler almalı ve bu iddiaları reddederken hep şu soruyu sormayı ihmal etmemeli: Eğer Trablus hükumeti İhvan eğilimli ve İhvan destekli idiyse neden BM bu hükumeti meşru kabul etti?

Kaynaklar:

[1] 1993 yılında Türkiye’nin UNOSOM da yeralması bu açılımile ilgili değildir.

[2] Lomé Konvansiyonu AET ile 71 Afrika, Karayıp ve Pasifik  (ACP) ülkesi arasında ilk defa 1975 yılında Lomé, Togo da imzalanmış bir ticaret anlaşmasıdır. Yaoundé Konvansiyonu Yaoundé, Kamerun da AET ve AASM (Associated African States and Madagascar) arasında 1963 (ASMM (African States, Madagascar and Mauritius) ve 1969 da imzalanmıştır.  Arusha Anlaşması is 24 Eylül 1969 da Arusha, Tanzanya’da AET ve Kenya, Uganda ve Tanzanya arasında imzalanmış ve 1 Ocak 1971, de 2. Yaoundé ile yürürlüğe girmiştir. Amacı AET ile ACP arasında daha iyi ekonomik ilişkiler geliştirmek olarak açıklanmıştır. Daha sonra Lomé Konvansiyonun önceki anlaşmaların hepsini ve genişletilerek 46 ACP ülkesini kapsamıştır]

[3] Ticaret hacmi 22 milyar dolara, Türkiye'den Afrika'ya yatırımlar ise 46 milyar dolara ulaşmış. 400 milyon dolar da yardım verilmiştir. Bugüne kadar Afrika’da üstlenilen 1152 projenin toplam değeri 64 milyar dolara yaklaştığı görülmektedir. Türk işadamları kendileri için Afrika’da 140 milyar dolarlık bir iş imkânı olduğunu düşünmeye, hatta çeşitli alanlarda, başta Çin firmaları olmak üzere başka ülke firmaları ile ortak iş yapmaya hazır olduklarını açıklamışlardır.

[4] Eş Beşir’in iktidarından sonra Mısır, bölgede Türkiye’nin 3. Üssü olacak Sevakin üssü için 2017 de yapılan anlaşmanın Sudan tarafından iptalini istemiştir.

[5] TURKSOM Mogadişu’daki askeri üs ve Ulusal Savunma Üniversitesi olarak Türkiye’nin en büyük deniz aşırı askeri varlığını temsil etmekte. Türkiye’nin, 2017den itibaren açtığı üs ve Ağustos 2020 den itibaren Somali askeri güçlerinin üçte birinin askeri eğitimini üstleneceği açıklanması önemli.

[6] Türkiye BM nezdinde meşru Trablusgarp hükumeti ile bir Deniz Sınırı Belirleme Mutabakat Muhtırası, bir de Askeri İşbirliği Anlaşması imzaladı. Trablus hükumeti hemen anlaşmalara bağlı olduğunu bildirdi. TBMM muhtırayı ve anlaşmayı onadı. Yunanistan, Sarraj hükumetinin büyükelçisini istenmeyen adam ilan etti. Türkiye’yi de Uluslararası Adalet Mahkemesine şikâyet etti.

[7] Türkiye 1982 UNCLOS Konvansiyonu’nu( Ege Denizi) imzalamadı. Ege Denizi haklarını koruma endişesi taraf olmaması en önemli nedendir. Türkiye açık ve yarı açık denizlerdeki en uzun kıyı sahibi ülkedir. Bununla birlikte konvansiyonun 3, 33 ve 121inci maddeleri Türkiye için özellikle sorunlu olarak kabul edilmektedir. Türkiye Ege denizinde 12 mil kıta sahanlığına sürekli itiraz etmektedir. Uluslararası hukuk çekinceye imkân vermemekte ve bir kabul et veya git yaklaşımı içinde Türkiye için bir şans bırakmamaktadır.

[8] 17 Aralık 2015 de Fas’ta imzalanan anlaşma ile BM gözetiminde UMH kuruluşu ve yetkileri tanımlanmıştı.

[9] Bilindiği gibi Kasım ayı başından beri Libya’nın petrol üretimi günde 1 milyon varile ulaşmıştır. Bknz “Libya passes 1 million barrel per day oil production milestone”(9 November, 2020)https://www.worldoil.com/news/2020/11/9/

---------------------------------------------------

Kaynak:

https://21yyte.org/tr/merkezler/bolgesel-arastirma-merkezleri/orta-dogu-ve-afrika-arastirmalari-merkezi/turkiye-nin-afrika-ve-libya-politikasi

 

11 Yorum

Yorum Ekle

Gerekli olan (*) işaretli alanlara gerekli bilgileri girdiğinizden emin olun.

Haber-Yorum

Diğer Yazılar