Hikaye

Mustafa Helvacıoğlu altmışdokuz yaşındaydı. Hiç evlenmemişti. Akrabası yoktu. Babası, kendisi doğmadan evvel ölmüştü. Annesini kaybettiğinde ondokuz yaşındaydı. Yirmibir yıl önce nüfus müdürlüğünden emekli olmuştu.

Emeklilik ikramiyesinin üzerine daha önceki yıllardan kalan tasarrufunu ekleyip ev sahibi olmuştu. Aldığı ev şehirden uzaktaydı. İki oda bir salondan ibaretti. Arkasında orta büyüklükte bir de bahçesi vardı.

Yeni evinde odalardan birisini yatak odası olarak düzenledi. Diğerini ise çiçek laboratuvarı yaptı. Laboratuvarın bir duvarına kitaplığını dayadı. Çiçekçilikle ilgili bütün kitaplarını bunun raflarına yerleştirdi.

Kitapları birbiri peşi sıra okuduktan sonra, öğrendikleriyle laboratuvar çalışmalarına başladı. Yaptığı deneyler bilgi ve görgüsünü pekiştiriyordu. Çiçek hastalıklarını iyileştirme yollarının bulunması ve yeni çiçek türlerinin üretilmesi konularında gün geçtikçe tecrübe sahibi oldu. evin arkasındaki bahçeyi çiçek yetiştirmek için kullanıyordu. Güzelce düzenleyip çeşit çeşit çiçek dikmişti. Duvarın yakınına açtırdığı tulumba su ihtiyacını karşılamaktaydı.

Bu evde geçen yıllarını çiçeklerle uğraşarak doldurdu. Nice zamandır hayalini kurduğu bahçesine kavuşmuştu.

Sabahın erken saatinden güneşin batışına dek çiçekleriyle uğraşıyordu. Öyle ki kimi zaman hafifçe solmuş bir çiçeği yeniden canlandırabilmek için koca bir gün boyunca çabaladığı oluyordu. Yorulduğunda  evin bahçeye açılan kapısının önündeki şezlonga uzanıyordu.

Bu durum onsekiz yıl sürdü.

Büyük bir mıknatısı andırırcasına çekim merkezi olan kent gün geçtikçe genişliyordu. Dört bir yanından gelenlerle dört bir yanına yayılan şehir onsekizinci yılın sonunda Mustafa Helvacıoğlu’nun evinin bulunduğu bölgeye kadar genişlemişti.

Mustafa Helvacıoğlu çiçekleriyle meşgul olduğu günlerden birinde bahçesinin etrafında dolaşan bir insan kalabalığı gördü. Kalabalıktakiler ellerindeki dürbüne benzer aletlerle çevreyi gözleyip ölçüyorlardı. Aradan fazla zaman geçmemişti ki başka insanlar geldi. Bu defa yanlarında büyük iş makinelerini getirmişlerdi. Getirilen bu devasa makineler kısa süre sonra toprağı kazmaya başladılar.

Mustafa Helvacıoğlu’nun evi toprağa vurulan her darbe ile sarsılmaktaydı. Bu durumdan hoşnut değildi ama elinden bir şey gelmiyordu. Birilerinin bu toprakları satın aldıklarını ve satın aldıktan sonra da istediklerini yapabileceklerini bilmek, elini kolunu bağlıyordu.

Kısa süre sonra, kazılan geniş çukurlara temel atıldı. Apartmanların bloklar halinde yükselmeleri içinse fazla zaman geçmesine gerek kalmadı. Handiyse her gün bir kat çıkıldı. Göğe doğru bu tırmanış kimi binada onuncu katta bitti. Kimi onbeşinci, hızlarını alamayan kimileriyse yirminci katta durabildiler.

Çıkan her katla birlikte Mustafa Helvacıoğlu’nun bahçesine bir küme gölge ekleniyordu. Öyle ki sabahları uyanıp bahçesine baktığında, çiçeklerinin üzerindeki güneş aydınlığının bir lokma daha koparılmış olduğunu görüyordu.

İnşaatların kaba kısımları bittiğinde dört bir yanı devasa binalarla çevrilmiş bulunan Mustafa Helvacıoğlu’nun evi güneş görmez duruma gelmişti.

Kent genişlemekten vazgeçmiyordu. Bu yüzden, Mustafa Helvacıoğlu’nun evinin bulunduğu bölgeyle yetinmiyor daha da ilerideki yerlere ulaşmaya çabalıyordu.

Çok kısa sürede biten dev apartmanların aralarına bir çırpıda yollar yapıldı. Okul ve  alışveriş merkezi de inşa edildi.

Nihayetinde, dairelerin sakinleri dörder beşer taşınıp, yeni evlerine yerleşti.

Mustafa Helvacıoğlu’nun evinin bahçe duvarı ile bu binalar arasında iki metre mesafe vardı. Evinin giriş kapısının önünden ise asfalt yol geçiyordu. Yolun öte tarafı yine apartmandı.

Bahçeye güneş ışığı nicedir gelmemekteydi. Bu yüzden Mustafa Helvacıoğlu’nun çiçekleri yavaş yavaş renklerini yitirmeye başladı. Narin olan kimileri çok erken pes edip boyunlarını eğdi.

Mustafa Helvacıoğlu panik içindeydi. Gündüzleri bahçede çiçeklerle uğraşıyordu. Geceleriyse laboratuvarına kapanıyor, sağa sola saçmış olduğu kitaplar arasında yeni deneyler yapıp bilinmemiş ilaçlar üretiyordu.

Apartman sakinleri başlangıçta Mustafa Helvacıoğlu’nun bahçesini belediyenin yaptırdığı park, Mustafa Helvacıoğlu’nu da parkın bahçıvanı zannettiler. Onu, balkonlarından seyrediyorlardı.

Adeta çırpınan Mustafa Helvacıoğlu ise sorununa çare bulamıyordu. Sabahları uyanıp bahçesine çıktığında yeni bir çiçeğin soluksuz halde yere uzanmış bedeniyle karşılaşmak artık sıradan olay olmuştu. Mustafa Helvacıoğlu, hayata veda eden her çiçeği gözyaşlarıyla avuçlarına alıyor, sonra ilaçlayıp kitaplığın yanındaki dolaba koyuyordu.

Günlerden bir gün Mustafa Helvacıoğlu evinin yakınına yeni açılmış olan alışveriş merkezine gidip ucuzundan bir fotoğraf makinesi aldı. Aldığı bu makineyle, son günlerini yaşayan çiçeklerinin fotoğraflarını çekmeye başladı.

Günler günleri kovaladı. Mustafa Helvacıoğlu’nun bahçesinde bir tane bile çiçek kalmadı. Bahçe yeniden onsekiz yıl önceki boz rengine büründü. Hatta gölge altında olduğundan bu boz rengin öncekinden daha koyu olduğu söylenebilirdi.

Mustafa Helvacıoğlu son çiçeğinin kökünü çıkardıktan sonra üç gün boyunca bahçeye adım atmadı.

Evin içinde geçen o üç gün süresince yaptığı tek iş düşünmek oldu.

Üçüncü günün sonunda çiçeklerinin intikamını almaya karar verdi.

Apartman sakinleri, çiçeklerinin ölümüne sebep olmakla kendisini en zayıf yerinden vurmuş oluyorlardı. Onlara misillemede bulunacaktı.

İlk iş olarak bahçesinin ortasına dikdörtgen bir çukur kazdı. Bu çukurun ucuna üzerinde ‘Adem Gülçiçek’ yazılı mermer taş dikti. Sonra salondan kablo uzattı ve çukurun başına dört tane  ampul yerleştirdi. Evinin cümle kapısına da ışıklı bir tabela astı. Bu tabelada siyah zemin üzerindeki beyaz harflerle üç kelime yazılıydı: ‘Ücretsiz Aile Mezarlığı’

Mustafa Helvacıoğlu elinde kazma ve kürekle uğraşırken apartman sakinleri balkon ve pencerelere çıkıp kendisini meraklı bakışlarla izlemişlerdi. Ortaya boş bir mezar çıkınca  hepsi şaşırdı. Kimse buna bir anlam veremedi.

Boş mezar kısa süre sonra apartman sakinleri arasında konuşma konusu oldu. Dairelerde, balkonlarda, asansörlerde, apartman girişlerinde ve garajlardaki diyalogların birincil mevzusu buydu.

Aradan üç gün geçtikten sonra Mustafa Helvacıoğlu’nun  bunadığına ve boş mezarı da bu bunama sonrasında kazmış olduğuna hükmettiler. Çoğunluk bu durumu hoşgörüyle karşıladı.

Fakat Mustafa Helvacıoğlu’nun bunamış olmasına gösterilen hoşgörünün ömrü uzun olmadı. Apartman sakinleri boş mezarın kazılmasının üzerinden iki hafta geçtikten sonra işi yapana ve özellikle de yapılan işe karşı huylanmaya başladı. Gün sonunda yorgun halde evlerine gelen sakinler, balkonda yemek yiyip dinlenmek istedikleri her defasında aynı manzarayla karşılaşıyorlardı.

Mustafa Helvacıoğlu mezarı geceleri de aydınlatmaya başlayınca apartman sakinlerinin kızgınlıkları ortaya çıktı. Artık Mustafa Helvacıoğlu’nu hiç  bir şekilde hoş  görmüyorlardı. Bu vaziyete kendileri bir noktaya kadar tahammül edebilirlerdi. Ama çocuklarının psikolojik olarak etkilenmelerinin önüne geçemiyorlardı.

Bu yüzden gecenin karanlığı içinde boş bir bahçenin ortasındaki ampullerle ışıklandırılmış mezardan ve mezarın sahibi adamdan nefret etmeye başladılar. Mustafa Helvacıoğlu’nun evinin önünden geçip de ışıklı tabelayı okuyanlarsa açıktan açığa homurdanıyorlardı.

Bütün bunlar olup biterken Mustafa Helvacıoğlu evinin dört bir yanına astığı ölü çiçek fotoğraflarını seyrediyordu. Bazı geceler perdeyi aralayıp apartmanlara göz atıyor, pencere ve balkonlara çıktıktan sonra boş mezarı görerek gerisin geri içeri dönenleri seyrediyordu.

İleriki günlerden birinde Mustafa Helvacıoğlu’nun evinin kapısı çalındı. Gelenler belediye görevlileriydi. Görevliler Mustafa Helvacıoğlu’na ruhsatsız mezar kazamayacağını, özel mezarlık açması için belediyeden izin almasının şart olduğunu, bu işlem sonuçlanana kadar da halihazırda açılmış bulunan çukurun doldurulmasının ve evin girişindeki tabelanın sökülmesinin gerektiğini  söylediler. Mustafa Helvacıoğlu onları içeriye buyur etti. Bir hafta önce  kefen bezleri, mezarın içine döşenmek üzere ince uzun tahtalar ve gülsuyu şişelerinden oluşan cenaze malzemeleri almıştı. Bunları belediye görevlilerine gösterdi. Emekli devlet memuru  olduğunu, kendilerinin de çok iyi bildiği üzere maaşının yetmediğini, bu sebeple cenaze işleriyle uğraşıp ek gelir kazanmak istediğini, bahçedeki çukuru örnek mezar olarak kazdığını, evinin girişindeki tabelanınsa reklam amacıyla asıldığını söyledi ve  apartmanların ortasında mezarlık kuracak kadar deli olmadığını ekledi. Belediye görevlileri Mustafa Helvacıoğlu’na hak verdiler.

İhbarda bulundukları belediyenin herhangi bir yaptırımda bulunmaması apartman sakinlerinin beklediği sonuç değildi. Bununla beraber Mustafa Helvacıoğlu da hamle yaptı. Belediyeye şikayet edilmesine çok kızmıştı. El ilanları bastırdı. Üzerlerinde ‘Nasıl olsa bir gün öleceksiniz. Gelin size yardımcı olayım. Hepinize bedava mezarlık veriyorum. Mustafa Helvacıoğlu, emekli memur’ yazıyordu. Ertesi gün bu ilan kağıtlarını bahçesine gölge veren apartmanların posta kutularına attı.

İlanları akşam vakti farkeden apartman sakinleri kağıttakileri okuyunca çileden çıktılar. İçlerinden biri balkona fırlayıp avazı çıktığı kadar bağırarak Mustafa Helvacıoğlu’nun uğursuz bir ihtiyar olduğunu, kendisinin ölmeyi hiç düşünmediğini, oysa Mustafa Helvacıoğlu’nun çok yakın zamanda hem de pek fena şekilde öleceğini söyledi. Bunları söylemesinin ardından posta kutusundan alıp okuduktan sonra buruşturduğu ilan kağıdını mezara doğru fırlattı. Bağıran adamın sesiyle balkonlarına çıkmış bulunan diğer apartman  sakinleri de ilk adama uyup el ilanlarını aşağıya attılar. Kimileri bununla yetinmeyip boş şişelerini, eski gazete ve dergileri, bekleye bekleye bozulmuş meyvelerini boşluğa savurdular.

Aradan iki gün geçtikten sonra, Mustafa Helvacıoğlu’nun bahçesine çöp atma adeta âdet haline geldi. Apartman sakinlerinin neredeyse tamamı çöplerini aşağıya döküyorlardı. İki gün önce Mustafa Helvacıoğlu’nun feci şekilde ölmesi temennisinde bulunan adam bu defa yol kenarından toplamış olduğu taşları balkonundan fırlattı ve boş mezarın ampullerini kırdı. Bu hareket büyük alkış aldı. Daire sakinleri o geceyi mezarı görmeden geçirdi.

Sabah olunca Mustafa Helvacıoğlu durumu belediyeye ve polise bildirdi. Gelen belediye görevlileri bütün apartman sakinlerine çevreyi kirlettikleri için  ceza kestiler. Polis ise ampulleri kıran adamı karakola götürüp ızrar suçundan dolayı ifadesini aldı.

Mustafa Helvacıoğlu’nun işi karakolluk yapması ve mezara yeniden ampul takması apartman sakinlerinin bir toplantı düzenlemesine sebep oldu. Sakinlerin tamamı Mustafa Helvacıoğlu’ndan ve onun ortaya çıkardığı Ücretsiz Aile Mezarlığı’ndan nefret etmekteydi. Boş mezar çoğunun rüyalarına giriyordu. Balkona zaten çıkamaz olmuşlardı. Bazıları mezarı görmemek için mesaiye kalıp evine mümkün mertebe geç dönüyordu. Kimilerinin çocukları altlarını ıslatmaya başlamıştı. Bir  kaç dairede aile içi huzursuzluk baş göstermişti. Eşlerden biri annesinin yanına taşınmıştı. Bir bloğun kapıcısı mezarın verdiği ürküntüyle işini bırakmıştı. Zaten nadiren gelen misafirler hiç uğramaz olmuştu.

Toplantı sonunda üç kişi temsilci olarak seçildi. Mustafa Helvacıoğlu’yla görüşülecek ve ikna etme yoluna gidilecekti.

Mustafa Helvacıoğlu gelenlerle evinin penceresinden konuştu. Apartman sakinlerinin temsilcileri kendi aralarında para toplayacaklarını, arsasına ve evine karşılık cari fiyatın iki misli para ödeyeceklerini veya istemesi halinde kendisine şehir merkezinden başka bir ev bulacaklarını söylediler. Mustafa Helvacıoğlu konuşulanları sessizce dinledi. Tek kelime etmeden  pencereyi kapattı.

Apartman sakinleri yeniden toplandı. Bu soruna kesin bir çözüm bulmak istiyorlardı. İçlerinden biri, devlet hastanesi psikiyatri polikliniğinde çalışan bir doktor tanıdığından bahsetti.Onunla konuşurlarsa Mustafa Helvacıoğlu hakkında deli raporu alınabilirdi. Bu  rapor alınabilirse şüphesiz ki işlerine yarayacaktı. Teklifi oybirliğiyle kabul ettiler.

Doktora gidildi. Her  şey ayrıntılarıyla anlatıldı. Apartmanların ortasına boş bir mezar kazıldığı, üstelik mezarın geceleri aydınlatıldığı, kendilerinin bu duruma çok öfkelendiği, özellikle çocuklarının çok korktukları, her gün karşılarında boş bir mezar göre göre yaşama sevinçlerinin kalmadığı söylenildi. Kimi sakinler olup biteni anlatırken gözyaşlarını tutamadı.

Doktor onları dikkatle dinledi. Sonra da sorunun nihai olarak çözülebilmesi için öncelikle adliyeye başvurmaları gerektiğini salık verdi. Mahkeme kararı olmadan kesin bir netice elde edilemezdi.

Apartman sakinleri doktorun önerisine uyup adliyeye müracaat ettiler. Şikayet dilekçelerinde Mustafa Helvacıoğlu isimli kişinin akli dengesinin bulunmadığını, kendileri ve çocuklarını rahatsız ettiğini, böyle giderse çok daha kötü olayların olabileceğini belirttiler. Şikayetçi sayısının fazlalığını  gören mahkeme Mustafa Helvacıoğlu’nun polis zoruyla psikiyatri polikliniğine götürülüp  akli melekeleri yönünden incelenmesine edilmesine karar verdi.

Mustafa Helvacıoğlu evine gelen polislere zorluk çıkartmadı. Aynı sakin tavrı hastanede de sürdürdü. Psikiyatri polikliniğindeki doktor, onu da dikkatle dinledi. Mustafa Helvacıoğlu, vaktiyle evine kontrole gelen belediye görevlilerine ne söylediyse aynısını bu defa doktora anlattı.

Fakat doktor ikna olmamıştı. Olabildiğince soğukkanlılık içinde arka arkaya sorduğu sorulara da tatmin edici cevaplar alamıyordu. Mustafa Helvacıoğlu dönüyor dolaşıyor sözü hep aynı konuya getiriyordu. Kendisi emekli maaşı yetmeyen dar gelirli bir vatandaştı ve tek amacı geçimini temin edecek, başkalarına muhtaç olmasını engelleyecek ek bir gelire sahip olmaktı.

Doktor  en sonunda Mustafa Helvacıoğlu’na teminat verdi. Şayet gerçeği söylerse bu ikisinin arasında kalacak ve kendisine herhangi bir zarar gelmeyecekti.

Sırrının açıklanmayacağının güvencesini alan Mustafa Helvacıoğlu, ‘Ücretsiz Aile Mezarlığı’ işine ölen çiçeklerinin intikamını almak için giriştiğini itiraf etti. Doktor, soğukkanlılığından zerre miskal kaybetmeden önündeki kağıda ‘deli’ yazdı ve Mustafa Helvacıoğlu’nu ruh ve sinir hastalıkları hastanesine sevk etti.

İki yanında birer polis olduğu halde evine götürüldüğünü zanneden Mustafa Helvacıoğlu uzun bir yolculuğun ardından kendisini akıl hastanesinde buldu. Yolculuğun uzun sürmesinden ve değişik güzergahtan geçmelerinden huylanmamış değildi ama bunun resmî işlemlerin bir safhası olduğunu düşündüğünden sesini çıkarmamıştı.

Mustafa Helvacıoğlu, hastane tabelasını görür görmez hayret içinde kaldı. Minibüsten indirilip hastane giriş kapısına götürülürken şoka girdi. Yatacağı koğuşa sokulduğunda ise kendini kaybetti. Önce kendisini getiren görevlilere ardından da koğuştaki yatak ve dolaplara saldırdı. Bir doktorun gözü şişti. Bir polisin montu yırtıldı.

Mustafa Helvacıoğlu tek kişilik bir odaya konuldu. İçi içini yiyordu. Bütün dengesi bozulmuştu. Hücrenin içinde bir an olsun sabit bir yerde duramıyordu. Onca hareketliliğe karşılık tek kelime konuşmamaktaydı.

Bu dengesizlik beslenme düzenini de etkiledi. Hücrede kaldığı zaman zarfında ne bir şey yedi ne de içti.

Sekiz gün sonra da öldü.

Mustafa Helvacıoğlu’nun varisi yoktu. Bu yüzden Ücretsiz Aile Mezarlığı mahkeme kararıyla kamulaştırılıp belediyeye devredildi. Evdeki eşyalar, çiçek kitapları, çiçek fotoğrafları ve ölü çiçek kutuları depoya kaldırıldı. Taşınma işlemi bittikten sonra ev yıkıldı. Boş mezar dolduruldu.

Evin yıkılmasıyla daha da genişleyen arsanın çocuk parkı haline getirilmesine karar verildi. Bu amaçla iki kaydırak, üç salıncak ve bir tahterevalli konuldu. Elektrik direkleri dikilerek geceleri aydınlık olması sağlandı. Parkın süslenmesi için de plastik çiçek siparişinde bulunuldu.

Medeniyet Tasavvuru

Necati ÖNER
Niçin Felsefe?
Mehmet BULUT
Ahlak ve İktisat

Tavsiye Edilen Bağlantılar

Bize Yazın

SAYAÇ

22131171