Hikaye

Slayt1


Yorgunluktan ölüyordu. Bir adım atacak hali kalmamıştı. Bacakları titriyor, ara ara gözleri kararıyordu.

Güneş doğmadan yollara düşmüş, koca şehri sokak sokak gezmeye başlamıştı. Büyük caddelere girmiş çıkmış, hep iş sormuştu. Kimi elbisesinin perişanlığına bakıp dudak bükmüş, kimi azarlayıp kovalamış, kimi de acıyarak yüzüne bakmıştı. Ama hiç kimseden sabırla beklediği cevabı alamamıştı. Kırık kanatlı kuş gibi düşüvermişti bütün ümitleri.

Artık gün dönmüştü. Biraz sonra hava kararmaya başlayacaktı. Şehrin kenar mahallesindeki yoksul evine gidecek ne parası, ne de takati vardı.

Açtı, susuzdu. Bakımlı sokaktaki güzel apartmanlardan birinin bahçe duvarına sırtını verip dinlenmek istedi. Ama vücudu dinlemedi onu. Bacakları titredi. Yere yavaşça çöktü.

Dağlar kadar ağır, sıradağlar gibi peşpeşe, derin denizler gibi kederli düşüncelerle beyni uyuştu, aklı karıştı. Hüzünle başını yere eğdi. Evdeki hanıma ve üç küçük çocuğa ne diyecekti. İçi yandı, gözleri doldu. Başını ellerinin arasına aldı.

Tam üç aydır işsizdi. Köyden getirdikleri erzak dün bitmiş, gencecik hanımı son tarhanaya kuru ekmek doğramıştı.

Ölmeyi düşünmüştü. Ama geride bırakacaklarına, en çok da sekiz aylık kızının bebek yüzüne kıyamamıştı.

Kederle “köyden bin bir ümitle yola çıkarken bu yaşadıklarımızın başımıza geleceğini bilsem ortakçılığa devam ederdim. En azından karnımız doyuyordu. Emanet iki küçük göz odamız vardı,”diye düşündü. 

Farkında olmadan akan yaşlarını elinin tersi ile sildi. İstemeden iç geçirip burnunu çekti. Beş yaşındaki oğlu, üç yaşındaki ortancası gözünün önüne geldi. Hıçkıra hıçkıra ağlamamak için çok zorlandı. Kendini toparlamak için başını kaldırdı, gökyüzüne baktı. Mavi ümitlerinin rengi idi. Ama şimdi o engin sonsuzluktan korkuyordu. Derin bir nefes alıp gözlerini yumdu bir müddet.

Acaba kendisi gibi kaç çaresiz vardı, aç ve susuz? Umutsuzca, farkında olmadan etrafa baktı. Karşı bahçede duvarın üzerine dizilmiş saksılar dikkatini çekti. Yaprakları pörsümüş, boyunlarını bükmüş pembe güller beş saksıda sanki inliyor, can çekişiyordu.

“Benim gibiler,” diye düşündü. “Aynen benim gibiler. Zavallılar. Bu zengin apartmanda bir kaşık su vereni olmamış bu güzel güllerin.”

Yavaşça yerinden kalktı. Güllerin yanına gitti. Saksılarındaki toprak kaya gibi sertleşmiş, damla su kalmamıştı. Bahçeden içeri baktı. Orta yaşlı bir adam hortumla süs çiçekleri suluyordu. Onu görünce suratını astı, hortumu çeke çeke yanına geldi. Sıkılmış bir sesle sordu:

“-Birini mi aradın hemşerim?”

Önce ne diyeceğini bilemedi. Sonra kekeleyerek konuştu:

“-Ağabey bu güllere su verecek misin?”

“-Ölmüş onlar, dedi aldırmaz sesle adam. Tonlarca su döksen canlanmaz artık.”

Ardından baştan aşağı süzdü karşısındaki çaresiz gencecik adamı. Acıyarak baktı yüzüne:

“-Pek yorgun görünüyorsun. İstersen yüzünü gözünü yıka. Kendine gelirsin.”

İçi bulandı genç adamın. Ağlamamak için dudaklarını ısırdı. Kendine uzatılan hortumla yüzünü gözünü yıkadı, birkaç avuç su içti. Kurumuş güllere de avuç avuç su döktü.
O ana kadar kendini seyreden adama zorla gülümseyip teşekkür etti. Arkasını döndü. Gitmek üzere bir adım atmıştı ki arkasından seslendi orta yaşlı adam:

“-Hemşerim, dur bir dakika. Sana bir şey soracağım.”

Yorgun genç döndü. İçinde küçük bir ümit kıpırdadı sanki. Sakin olmaya, o ümidini söndürmeye çalışıp baktı ona. Adam o acınası yüz ifadesi ile konuştu:

“-Sen çiçek seviyorsun galiba. Bak istersen bu beş gülü de sana vereyim. Ne dersin, bakar mısın?”

Şaşırdı genç adam. Sonra “Çiçek sevilmez mi? Üstelik bu garipler de benim gibi. Alt tarafı biraz su vereceğim. Üstelik eve güzellik olur. Güller, üstelik pembe. Hanım hep isterdi. Belki canlanırlar.” Diye düşündü. Gülümsemeye çalıştı:

“-Bizim oralar çiçek dolu, dedi. Ama gülüm hiç olmamıştı. Severek bakarım Ağabey.”

Sonra merak etti, sordu:

“-Ağabey bu güller senin mi?”

Başını salladı adam:

“-Yok. Sahibi yeni öldü. Bir hafta oldu. Üçüncü katta oturan garip bir adamdı. Kitap mı ne yazıyormuş. Evi kitaptan geçilmiyordu. Geleni gideni yoktu. Ölünce bir mirasçısı varmış. Koşa koşa geldi. Ama eli boş döndü. İhtiyarcık evini şehitlerden birinin küçük kızına bırakmış vasiyetle. Kitaplarını da Üniversiteye bağışlamış. Bu beş gülü de çok severek bakacak, büyütecek, çoğaltacak birine verin diye yazmış vasiyetinde. Bir de yüz lira bırakmış. Ben bakarım dedim ama olmadı. Aslında çiçek sevmem ben. Bu güllere bakamayınca yüz lirayı da harcamadım.”

Elini yeleğinin cebine soktu. Yüz lirayı çıkarıp gence uzattı:

“-Al hemşerim bu parayı, şu gülleri de. Sırtımdan yük kalksın.”

Genç adam şaşkınlıkla bir adama, bir yüz liraya baktı. Kekeleyerek itiraz etti:

“-Alamam ağabey, cebinde saklamışsın. O senin hakkın olmuş. Ben gülleri alayım.”

Terslendi orta yaşlı adam:

“-Vasiyet bu hemşerim. Ben öteki dünyada hesaba çekilmekten korkarım. Uzatma, al şu parayı. Yorgunluktan ölüyorsun. Evin de uzaktır. Bin bir taksiye. Geri kalanıyla iyi bir toprak al. İyi bak şu güllere, değiştir toprağını.”

Utanarak aldı genç adam parayı. Kalbi sevinçten deli gibi atıyordu. Çocuklarına birkaç ekmek de alabilirdi belki. Gerisini güllere harcardı. “Gerisi... Allah Kerim,” dedi kendi kendine.

Orta yaşlı adam gidip bir çuval getirdi. Gülleri içine yerleştirdiler:

“-Bekle hemşerim, dedi adam. Ben bu apartmanın kapıcısıyım. Burada oturanların hali vakti iyidir. Kalan yemekleri, hanım günlerinden artan börekleri, çörekleri bize getirirler. Bu gün bolluk günümüz. Fazla yemek var. Seni gözüm tuttu. İyi bir gence benziyorsun. Akşam yemeğin benden olsun. Sakın gitme, bekle. Hemen geliyorum.”

Az sonra elinde koca iki paketle döndü. Ona sormadan bir taksi çağırdı.
Genç adam hayatında ilk defa taksiye bindi. Taksi sürücüsü bu müşteriye şaşkınlıkla baktı. Üstü başı dökülen bu adamın acaba parası var mıydı?

Sorunca gencecik adam olanı biteni saf saf anlattı. Sürücü hüzünlendi. Kendi gençlik günlerinin masumluğunu gördü onda. Koca şehrin dışındaki fakir sokağa getirdi genci ve sadece benzin parası aldı. Gülümseyen yüzüne bakıp kederle konuştu:

“-Delikanlı, bu şehir sana fenalık getirir. Sen kap çocuklarını, gelinini. Köyüne dön!”

Gencecik adam şaşkındı, hayret dağlarının tepelerinde geziniyordu. “Bu güller ne kadar da uğurlu. Gözüm gibi bakacağım. Yarın hemen topraklarını değiştireceğim. Öyle güzel olacaklar ki herkes hayran kalacak,” diye karar verdi.

Kapıyı açan hanımına heyecanla olanları anlattı:

“-Hanım, dedi bak, bize Rabbim ne güzel bir hediye verdi. Hem de senin en sevdiğin pembe güllerden.”

Mutlulukla gülümsedi gencecik kadın gencecik adama. Fısıldadı sonra:

“-Hem de çok sevdiğim pembe güller... Seni sevdiğim gibi onları da hep seveceğim.”

O akşam üç sevimli çocuk hayatlarında ilk defa çok leziz yemekler yiyip karınlarını iyice doyurdular. Yerdeki şilteden bozma yatakta gül rüyalarına daldılar.

Genç adam sabahı zor etti. Güneşin ilk ışıklarıyla birlikte fırladı yatağından. Gidip sordu, soruşturdu. Kendince en güzel gül toprağını ve daha büyük saksıları satın alıp geldi. İki küçük odadan oluşan evde kendi yattıkları odanın tabanına naylonları serip toprak döktüler ve gül saksılarını getirdiler.

En küçük saksıdan işe başladı karı koca. Zavallı gülün saksısında neredeyse toprak kalmamıştı. Hafifçe sallayınca gül kökleriyle birlikte çıkıverdi.

Ama... Ama saksının altında bir şey daha vardı. Genç adam hayretle aldı o şeyi. Küçük naylon torbaydı o ve içinde katlanmış bir kağıt duruyordu. Hanımına uzattı.

Genç kadın büyük bir dikkatle açtı torbayı. İçinden kağıdı çıkardı. Hayretle gördüler ki bu kağıt el yazısıyla yazılmış bir mektuptu ve şöyle yazıyordu:

“Sevgili Gülsever Dostum,

Bu satırları okuduğuna göre ben öldüm. Can dostlarım, her sabah sohbet ettiğim sevgili güllerim senin ellerinde ve sen gülün kıymetini gül gibi biliyorsun. Öyleyse sen sevmeyi de biliyorsun. Zira gülü seven her canlıyı sever, onu yaratanı da çoktan bulup sevmiştir.

Biliyorum ki az sonra diğer saksıların topraklarını da değiştireceksin. Sakın şaşırma. İçlerinden çıkacak küçük servet sadece senindir.

Biliyor musun, hayatım boyunca beni sevecek bir eş, beni sevecek akraba, dost aradım. Ama bulamadım. Ya sesimi çıkarmadan bu garip yalan dünyadaki hayat oyununu seyredip onlara katılacaktım ya da hepsini reddedip uzlete çekilecektim. İnsanların arasında az biraz dolandıktan sonra ikincisini tercih ettim. Kim bilir belki de bende de hata vardı. Bilemiyorum.

Bildiğim bir gerçek varsa o da sevgi ve ona ulaşmak, onu yaşamaktır. Çok arandım, yoruldum. Çok yoruldum. Sonra bu sevgili gülleri alıp onda Yüce Rabbimi ve aşkını bulunca kalemim hariç, her şeyden vazgeçmiş bir halde gördüm kendimi. Bu güller benim bir bakıma yaşama sebebim oldu, sevdam oldu, her şeyim oldu, itiraf ederim.

Söz uzatmanın manası yok. Tekrarlıyorum: Bu küçük servetin hepsi senindir. Sakın akrabalarımı arayıp vermeye kalkma. Eğer bunu yaparsan öteki dünyada iki elim iki yakandadır, bilesin. Niye mi? Ben sağken yazdıklarımdan tek bir satır okumayanlara, beni anlamayanlara kalemimle kazandığım beş kuruşumu dahi helal etmiyorum.

Bir şey daha... Güllerimi çoğalt gül Dostum ve güllerin kıymetini gül gibi bil.

Sana gönül dolusu, gül kokulu, gül sevgiler sunuyorum, gül gülüşlü hayat diliyorum.”

Gerçekten de gencecik karı koca geri kalan dört saksıdan küçük naylon torbalara beşer beşer yerleştirilmiş ağır altın bilezikler çıkardılar.

Genç adam gözyaşları içinde sarıldı sevdiceğine. Tir tir titriyor, yüreği deli gibi çarpıyordu. Sesi inledi:

“-Şimdi ne yapacağız meleğim? Bizim hiç bu kadar paramız olmadı ki?”

Gencecik kadın cevap verdi:

“-Yiğidim, büyük şehre uygun değiliz biz. Değirmen taşlarının arasındaki buğday taneleri gibi bizi öğütmeye hazır şu koca şehir. Sevgiyi arayan bu adamın vasiyetini yerine getirelim. Gidelim, dağ yamacında dağ çiçekli tarla alalım. Gül yetiştirelim. Toprak bize ihanet etmez.”

Ertesi gün şafak sökerken yola koyuldu o gencecik iki insan ve üç sevgili yavru....

Aradan yıllar geçti. Güller onları sevdi, onlar da gülleri gülce sevince gülce dostluklar kurdular. Aldıkları dağ yamacındaki toprak da onlara gül gönlüyle sevdalandı. Pembe güller çoğaldıkça çoğaldı, güzelleşti, kokuları dört bir yanı sardı. Sevgileri dört bir yana dağıldı.
Gönlü gülce güzel insanlar bu sırra vakıf olup duydular bu kokuları, bu güzelliği gördüler, gül aşkını yaşadılar...

Gönlü güzel olmayanların hali pür melali ise hiç bilinemedi!...

Hamiş: Biz Türk ellerini gülce sevdik mi? Biz Kerkük’ü, Musul’u, Halep’i, Telafer’i, Urumçi’yi, Kaşgar’ı, Bahçesaray’ı, adaları, Manastır’ı gülce sevdik mi? Mesela, “Baba bu gün dağlar yeşile boyandı’ ağıtını boynu bükük güllerin kederiyle dinledik mi? Sadece ve sadece bunu bile yapabildik mi sahiden??? Ya üstünde yaşadığımız, vatanımız dediğimiz toprakları? Ya bu topraklara “vatanım” demeyen, diyemeyenlere ne demeli???

Slayt2

Medeniyet Tasavvuru

Mehmet BULUT
Ahlak ve İktisat

Tavsiye Edilen Bağlantılar

Bize Yazın

SAYAÇ

19636870