Hikaye
SC2

A.Yılmaz SOYYER

1970’li yıllar başlamıştı. Liseyi bitirmiş İstanbul Üniversitesi Edebiyat Fakültesini kazanmıştım. Tek hedefim ise kadîm edebiyatımızın pîri Ali Nihat Tarlan hocaya asistan olabilmekti. Ablalarım ve ağabeylerim evlenerek bir bir evi terk edip, babam da rahmet-i Rahmana kavuşunca, anacığımla beraber kalakalmıştık. Kasabamız bin hanelik bir yerdi ama bahçelik, bağlıktı ve güneyinden kıvrıla kıvrıla bir dere akardı. Yaşadığımız beyaz badanalı, kerpiç evin iki odasından bana âit olanının duvarında hocanın ilmî cübbesinin içerisinde başı tevâzuyla öne eğik bir fotoğrafı çerçeveletilmiş olarak asılıydı. Edebiyat merakım lise yıllarında başlamıştı; Eski Türk Edebiyatına meylim vardı ve ben lise yıllarım boyunca masamın üzerindeki kocaman Ferit Devellioğlu lugatının içerisinde yaşamıştım desem mübalağa etmiş olmam. Liseye kasabamıza yarım saat mesafede olan ilçemizde devâm etmekteydim ve sabah erkenden otobüsü kaçırmadan yola düşmem gerekliydi; bir de oturacak ve şiirlerin efsunlu dünyasına rahatça kapılacağım en arka koltuğu kapmam gerekliydi. En arka koltuğu seçmemin sebebi bir büyük tarafından başımda dikilinerek kalkmaya zorlanmama arzumdu. Dîvân şiirine müptelalığım edebiyat öğretmenim Gülrû hanımdan gelmekteydi; Gülrû Bostancı...

Ali Nihat Tarlan’ı da onun vasıtasıyla tanımıştım. O beni, küçücük bir kasabada keşfettiği yetenekli öğrencisini Ali Nihat Tarlan hoca’nın öğrencisi olmaya hazırlıyordu. Bir rüya âleminde yaşıyor gibiydim. Yalnız ben mi onun edebiyat dünyasına dalıp mest olmuştum? Kasabada bangır bangır dillenen bir efsâne o 22 yaşlarında, siyah uzun saçlı, zeytin karası gözleriyle emsâli bulunmayan âfetin 18’ine henüz adım atmış uçarı delikanlıların yüreklerini bir kor gibi dağlayarak kendisine âşık ettiğini yayıyordu. Bu yeni yetme bir öğretmenin kasabadaki haklı şöhretinden biraz da mahallemizde “Gülrû hanım, Gülrû hanım” diye adını dilime pelesenk edinip ondan övgüyle, sitâyişle bahseden ben mesuldüm. Gözlerimi ufka dikerek Nedim’in mısralarını iç geçirerek okuyuşumdan farklı mânâlar çıkarıp arkamdan “bizim Mecnun pek fena tutulmuş bu çıtır öğretmene” dedikleri çok olurdu. Adım Mecnun değildi elbette ama çevrem onlara Nedim’den anlamadıkları mısralar okuyuşumdan olsa gerek, belki de Leyla vü Mecnun’u Nedim’in eseri zannedip bu lakabı bana münasip görmüşlerdi. Hatta zavallı anacığım bile bu durumu gerek benim hallerimden gerekse komşuların ve arkadaşlarımın dedikodularından duyup kahrolduğunu hâlime çâreler aradığını hayli zaman sonra öğrenecektim.

Bu hal çâreleri içinde falcılar, cinciler ve bir üfürükçü hoca mevcutmuş. Anacığım mahalle arkadaşlarıma durumu sorduysa da onların içerisinde lisede okuyan, tabiatıyla da Gülrû hanımı tanıyan hiç kimse yoktu. En son içten içe bana sevdalı ve güzel denilebilecek bir kız olan amcakızımın “Yenge ağabeyimi bu gece düşümde gördüm bir dişi kartal pençelerine almış karşı dağlara doğru kaldırdı, kaldırdı sonra bıraktı yardan aşağı. O an Yatır Yûnus Dede peyda oldu aldı yazmamı başımdan, uçarak gitti yara doğru, serdi al yazmamı bir kayanın üstüne ağabeyim oraya öyle bir düştü ki burnu bile kanamadı” demiş. Anam öyle yavan ergen kız lakırtılarına papuç mu bırakır hiç; “iyi kızım iyi hayır olsun” deyip geçiştirmiş bizim kızın masalını.

Benim meseleyle ilgilenmeyen yok gibiydi âdeta; haberdar olmayanları da anam haberdar ediyordu sağ olsun. Kasabamızdan çıkıp Ankara’da okuyan bir Hasan ağabey vardı; o günlerde o da anacığımı ziyarete gelmiş kahveler içildikten ve hoşbeşten sonra söz öyle fazla dönüp dolaşmadan benden açılmış. Anam gözyaşları içerisinde anlatmış başıma gelenleri: Ona göre Gülrû öğretmen kırk türbeden kırk ayrı renk bez parçası toplayıp, bir usta kilimciye minder yaptırmış, sınıftaki sıramın gözüne bırakmış, ben de popom üşümesin diye alıp oturmuşum bu küçük kilime. Sonrası mâlum işte, sırılsıklam aşk... Bu kilim büyüsü kırk Horasan pirinin nefesiyle ancak bozulabilirmiş, o da bizim kasabanın çevresinde yokmuş tabii ki. Hasan ağabey çok zeki oğlan, tıp fakültesinde okuyor, öyle kırk nefesli pirlere gönül açacak bir hiç değil, müsbet bilimin peşinde. “Teyze müsaade et şu oğlanın kitaplarına bir bakayım” demiş. Bâkî Dîvânı, Ali Nihad Tarlan’ın Fuzulî Dîvânı Şerhi vesair kitapları incelemiş. Kitaplardan birinin arasında da Osmanlıca bir mektup bulmuş. Okuyamamış elbette ama incelemeleri bitince anama “Teyze bu kitapları okuyan kız çok esaslı bir kadındır emin ol. Oğluna almayacaksan ben tâlip olayım” demiş. Hasan ağabeyin dedeleri hep medreseden süregelir, her biri ilçedeki medresede dersiammışlar; bu yüzden benim kadar olmasa da o da anlardı eski şiirin ve eski şiiri bilenlerin değerini.

Anam çok sinirlenmiş ona, o ondan oğlunun derdine çare istiyor, öteki de oğluna almayacaksan bana ver diye dalgasını geçiyor kendisiyle. Zavallı anam böyle düşünmüş, ne bilsin Hasan ağabeyin bir elmas bulmuş olma ümidiyle bu sözleri samimiyetle sarf ettiğini. Çıkarken de “Teyze şehre gidip bir bakıver hoca hanıma, hem oğluna yâr olamayacağını söyle hem de bana –zahmet olacak lâkin- güzelliği, hâli tavrına dâir mâlumat veriver.

Kasabada kendince benim derdimi anlatıp bir çâre bulamayacağını gören vâlide hanım soluğu kasaba otobüsüne atlayıp şehirde almış. Liseyi sora sora bulmuş sıra Gülrû hanımı aramaya gelmiş. Hem okula doğru yürüyor hem de kafasında o oğlunu dîvâne eden güzel cadıya neler söyleyeceğini kurguluyormuş. Ellerine sarılır gözyaşlarımı sel gibi döker, ah hoca hanım siz okumuş İstanbul kızısınız şu benim oğlum alt tarafı bir şiftçi oğludur ondan size yâr olmaz. Davul dengi dengine çalar demişler. Size ne mühendisler ne doktorlar tâlip olur daha, ne olur bırakın oğlumun yakasını, çıkın gönlünden onun demeyi düşünüyormuş. Çıkmış merdivenleri ve bulmuş öğretmenler odasını. Yirmili yaşlarda güzel mi güzel kara kaşlı kara gözlü ve dahî gözlerinin güzelliğini tamamlayan zarif gözlüklü bir hanım öğretmen tek başına oturuyormuş masanın kenarında. Anam önce girip girmemekte tereddüt etse de sonra dalmış içeriye şöyle kallavi “selam aleyküm” çekip durmuş öğretmenin karşısında.

-Buyurun bir şey mi istemiştiniz?
-Ben Hakkı’nın annesiyim.
-Hakkı? Çıkaramadım, benim öğrencim olmadı zannederim.
-Sen Gülrû değil misin?
-Hayır benim adım Handan?
-Sen şiir hocası değil misin yâni?
-Hayır ben matematik öğretmeniyim.

Anam bir an için duraksamış, ne söyleyeceğin şaşırmışsa da kendisini çabuk toparlamış.
-Benim Hakkım’ın aklını başından alan kadın sen değil misin yani?

Hoca hanım çok şaşırmış bu ithama elbette.
-Teyze sen ne dediğinin farkında mısın?
-Farkındayım tabii yakışıklı oğlumu gördün şiirler okuyup girdin gönlüne.

Handan hanım ne söyleyeceğini bilememiş bu söz üzerine, donakalmış âdeta. Anam da bir cevap bekliyor, elâ gözlerini sonuna kadar açmış bir itiraf umuyormuş. İşte tam o sırada ikisinin de arkasının dönük olduğu kapı tarafından gür bir ses yankılanmış.

-Hanımefendi Gülrû benim, oğlunuzu şiirlerle baştan çıkaran Gülrû...

Anam hışımla dönmüş arkasına yumruğunu sıkarak, bütün gücüyle vuracakmış bu edepsiz kadının suratına ancak yumruğundan önce gözleri gitmiş Gülrû hanımın yüzüne. Şaşırmış anam, yaşı belki kendisinden de fazla, yüzü kırışmış, göz torbaları belirginleşmiş bir hanım bütün haşmetiyle karşısında duruyormuş.

-Buyurun hanımefendi ben Gülrû, oğlunuzu çok seven, onun da beni çok sevdiğine inanan kadın.

Anamın başı yere doğru eğilmiş gözlerini ayaklarına dikip “Affet hoca hanım” diyebilmiş sadece.

* *

Anam utandığından anlatamamıştı bunu bana, evde bir daha asla Gülrû muhabbeti de olmadı. Hayli zaman sonra ben durumu Handan hanımdan öğrendim. Duruma şahit olan Handan hanım beni bulup olan biteni kahkahalarla anlatmıştı.

O hadisenin üzerinden tam bir yıl geçmiş ve ben Gülrû hocamın da mezun olduğu bu kutsal mabette öğrenci olma hakkını kazanmıştım. Okul açılıyordu artık ve ben hocalarımı merakla bekliyordum. En fazla da Ali Nihat beyi görmeyi arzu etmekteydim. Fakültede bana ilk öğretilen yer her ne kadar bütün öğrencilerin aynı havayı teneffüs ettikleri hergele meydanı ise de ben sınıfların ulviyetinin hayâliyle yaşıyordum. Nihayet hocalarımız da dersler girip çıkmaya başlamışlardı, o gün “metinler şerhi” dersi vardı ve ben en ön sıraya oturmuş, bu sahanın ermişini, şeyh-i ekberini bekliyordum. Birazdan açık kapının önünde bir belirdi. Merhabadan sonra kürsüye yürüdü ama bu

Ali Nihat hoca değildi. Daha konuşmaya başlamadan önce el kaldırıp söz istedim.

-Hocam Ali Nihat Tarlan hocamız gelmeyecek mi derse?

tarlan

Tebessüm ederek cevapladı sorumu.

-Hayır, hoca emekli oldu.

Yıkılmıştım, duyduğunda Gülrû hoca da çok üzülecekti bu duruma. Ders bitti hiçbir şey aklımda kalmadı hocanın anlattıklarından. Ali Nihat hocanın bulunmadığı bir okulda okusam ne olurdu sanki. Koşa koşa gittim Büyük Postane’ ye ve bir telgraf çektim hocama ağlayarak:

-“Hocam eski şiirin ermişi emekli olmuş”.

Medeniyet Tasavvuru

Necati ÖNER
Niçin Felsefe?
Mehmet BULUT
Ahlak ve İktisat

Tavsiye Edilen Bağlantılar

Bize Yazın

SAYAÇ

21962164